Furkan Dergisi

İslâm; çağlar üstü nizâm. Ona bağlı ortaya çıkmış bütün nizamlar, onun yürüyen hâli olduğu ve yaşatıcı muhatabı olduğu müddetçe değerli. Bu minvâl üzere: Niçin; Matudîri ve Eşarî… Nasıl; Şafiî, Hanbelî, Malikî, Hanefî… Ve bu şubeler hepsi tek çatı altında; Kur’an Ehli, Sünnet ve’l Cemaat… Özetle dört delil; Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas.

Alaaddin Kuşçu

« Anadolu, bir mekân, bir coğrafya parçası olmanın ötesinde, her coğrafya parçasının kendine mahsus bir mânâsı olmasına nisbetle, bu mânâyı da hakikatiyle gösterebilmiş bir BEDEN ismidir.»[1]

Bu BEDEN ve taşıdığı ruh, her ne kadar dört yüz yıldır dışarıdan çürütülmeye bakılıp içeriden büzülmeye terk edildi ise de, kanının tortusunda hâlâ yanan varlık hummâsiyle[2] sergilediği Millî Mücâdele hamlesinin ardından kerâmet çapında fikir örgüsünü sergilediği Büyük Doğu-İBDA’sının ardından onun murâdı olan tavır düşüncesini, 15 Temmuz Şahlanışı’nı sergileyebilmiştir. Yani mânâsını hakîkatiyle gösterebilmenin hamlesini çok yakın bir zamanda sergilemiştir. Ümmetin de gözleri önünde yaşanan bu hâdise sonrası BEDEN, küfrün açıktan taarruz hedefi olmaktadır.

Eğer bu BEDEN, 15 Temmuz’u ders bilip kendi özünü ve yemişini kıymetlendiremeyecek, dostları ile düşmanlarını tanıyamayacak olursa maddede bunca terakki adımlarına rağmen hâlâ Firavun ehramlarına taş taşıyan esirlerden farksız hayatını tamamen sonlandıramayacak. İlâhî lütuf içeriden aydınlar aristokrasyasının oluşamaması olayısıyla hâlâ gerçekleştirilemeyen bu oluşlara karşı, dışarıdan, Siyonist Batı’dan gelen hamleler ile oluşun iklimine, Anadolu’nun kendindeki kıymeti görmesine yol açıyor. Bedene ârız aşağılık ukdesini, yılgınlığı, ölgünlüğü, şuursuzluğu tedrîcen gideriyor. Elbette her nimetin olduğu gibi bunun da çile ve ıztırab bedeli ödendiği için… Büyük lütufların büyük çilekeşleri, büyük muztaribleri, büyük kahramanları olur.

«Tarih boyunca nice kavimlerin HARMAN olduğu, nihâyet bugünün moda lafı n’idüğü belirsiz bir “mozaik” lâflamasının dışında, bu İNSAN’a MUTLAK HAKİKAT kisvesini giydirerek DEVLET-İ EBED MÜDDET idealinin BİNEK TAŞI hüviyetine bürünen ANADOLU… Bahsi geçen HARMAN, ne gelip geçen keyfiyetlerin rastgele karışımı, ne bugün varlık iddiasındaki toplulukların rastgele bir “mozaik” lâflamasının karşılığıdır. Kavim veya kültür adı altında anılanların, ne öyle ne böyle oluşu, bizim 1000 senelik HARMAN kasdımızı karşılamıyor.»

ANADOLU HARMANI’nın özünü ve yemişlerini kıymetlendirici dâvâsının mihrak şahsiyeti olan bu iktibasların sâhibi Salih Mirzabeyoğlu da kaderin cilvesi ile Anadolu’nun Devlet-i Ebed Müddet’i taşıyacak tâkatinin teknesinde yoğrulmuş bir şahsiyettir. Hâlid bin Velid (radıyallâhu anh) Hazretleri’ne ulaşan yani necib Arab kavminden olan asılları, Anadolu’ya göç ederek tarihî süreç içinde Arab, Kürd ve Türk içtimâiyyâtı içinde mücerred kahramanlık ahlâkını yaşayan bir soya mensubdur. Bugün Türk dili ve tefekkürü –beylik bir laf olacak ama asırların beklenen hakîkati bu- onun varlığı ile ne kadar iftihâr etse azdır. Bu iftihar, muhâtabın şuur seviyesi arttıkça hâdisenin kerâmet çapının zuhuru ile hayrete dönüşecektir.

HARMAN, işte böyle EL’ler elinde karılmış; maya bütün saffet ve asliyetiyle İslâm olmuştur. Su, tarih, yıldız, insan ve fikirin akar oluşu hikmetine nazaran, bu akışta Anadolu öyle bir demet oluşturmuştur ki, derdiği bu demetin kokusu Saadet Asrı’nın yani bütün saffet ve asliyeti ile İslâm’ın kokusuna en yakın bir koku olmuştur. Bu koku Anadolu Ruhu’nun kendini kıymetlendirebildiği zamanlarda her damlasında bir çiçek deryası saklı, keskin renkli ilâhî bir şurup hâlinde Anadolu’nun semâlarında[3] akıp gidiyordu.

Harman, bir müşterek ahlâkı ifâde etmektedir. Bunun tedârikçileri ise EL sahibleri, kahramanlardır. Bu kahramanlardır ki, Mutlak Hakîkati’n kisvesini evvelâ el’leri ile kendi nefslerine ardından Anadolu’ya giydirmişlerdir. Anadolu’nun serveti, kahramanları ve kahramanlık ahlâkıdır:

«Anadolunun, serveti dışına vurmuş bazı memleketler gibi öyle şusu, busu, madeni, altını, elması, çetiri, filanı, fişmanı yoktur.

Fakat onda öyle bir maden var ki hiçbir yerde misli yok…

Ruhu!..

Bu ruhu anlatmaya ne lüzum var? Sonsuz hasretin, gurbetin, hüznün, saffetin, bekâretin, fedakârlığın, çilenin, tevekkülün, tek kelimeyle muhteşem bir mistikanın [tasavvuf] ruhu…»[4]

“Harman”ın ardından ele alınması gereken ibâre “BİNEK TAŞI”:

«DEVLET-İ EBED MÜDDET idealinin BİNEK TAŞI olmuş ANADOLU, tahdidi bir mekân mânâsı taşımadan…»[5] Anadolu’nun mücerred bir ahlâk, bir fikir belirten özü-muhtevâsı zirve aksiyonunu İstanbul’da idrâk etmiş ve Hilâfet’in bu câmî [cem edici-toplayıcı] şehri, bilhassa Yavuz Sultan Selim Han’ın Osmanlı’yı İslâm’ın can evi yapması ile Anadolu’yu, Anadolu’nun varoluş sevincini, ümmete “BEŞERÎ MODEL[6] sunar duruma gelmiştir.

«PEYGAMBER sözüyle işâretlenmiş belde İSTANBUL, bütün bir ANADOLU, RUMELİ yakası ile, bu bedenin yayıldığı ARAB âlemi, AFRİKA ve mahzun kalmış ASYA, “sen kimlerdensin?” dendiğinde alınan cevaba gönül rahatlığıyla “ben de!” dercesine İMAN akrabalığının, hem olunabilen, hem de olunması gereken bir mânânın toplayıcı adresini vermiştir. » Bilhassa Hind’deki Babür hilâfetinin[7] ardından asıl olmasının yanında tek hüviyeti ile de Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han devrinde idrâk edilen Hilâfet, artık bu beşerî modelin, ümmetin îman akrabalığının tek toplayıcı adresi olmuştur.

Bu devirde binlerce isimsiz Sudanlı Musa, Peşaverli Abdurrahman vardır, Millî Mücâdele yıllarında kendileri aç iken onbinlerce altını Anadolu’ya gönderecek cömertlik ötesi tavırları ve teşkilâtçılığı ile Türkistan Müslümanları, yine Anadolu’yu desteklemek için Hind Müslümanları’nın târife gelmez bir hareketlerinin remzi olarak, oğlunu Anadolu’ya kurban eden, Anadolu’ya yardım parası için satan Hindli anne… Anadolu, îman akrabalığının toplayıcı adresi… İsmail Hakkı Bursevî (kuddise sırruh) Hazretleri’nin buyurduğu gibi Allah-u Teâlâ’nın “Câmî” ism-i şerîfinin mazhârı İstanbul! Saadet Asrı kokusunun attar dükkânı… Mısırlı Osmanlı tarihçisi ve mütefekkir Prof. Muhammed Harb, Osmanlı’nın tarihteki tüm İslâmî mirâsın kemâllerini cem eden bir medeniyet inşâ ettiğini anlatır.

«Beylik kavim ismi hâlinde kendini ne hissedersen hisset, ne türden melez olursan ol, oradan mekânı ANADOLU olan İSLÂMÎ hüviyete su taşı. MUTLAKA. Demek ki, bizim sözünü ettiğimiz ANADOLUCULUK, ne kendini bir keyfiyet ve kültür ifâdesine kavuşturabilen, ne de çerçöpler gibi kendini ifâde edemeyen kavim ve kavimsizler mozaiği değil, tek başına ve âlâ olmaya niyetli bir İNSAN tipinin de tarif edenidir… Fikrimizin ulaştığı her yer, bedende uzuv, tecelli eden ruh, ANADOLUDUR[8]

Âlâ olmaya niyetli bir insan tipinin târif edenidir, zîra, İnsanlığın Gâyesi ve Peygamberliğin Ufku (sallallâhu aleyhi vesellem) Hazretleri’nin sünnetini asırlarca, bidatsiz yaşama aksiyonunun-amelinin ocağı olmuştur. Anadolu’nun kapısını ardına kadar açan Sultan Alparslan da bu hakîkate binâen «Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bidat nedir bilmeyiz. Allah bunun için bizi aziz kıldı.» demiştir.

Anadolulu, temiz Ehli Sünnet ve’l Cemaat îtikâdının sarsılmaz taşıyıcısı ve tatbikçisi olmuştur. Osmanoğulları Hânedânı da bu îtikâdın koruyucu ve yayıcıları olmuşlardır. Böylece ferd, toplum ve devlet pratiklerinin irfânı mîrâsında Anadolu, bugünün İslâm âlemine nisbetle en büyük pay sâhibidir. Bunun içindir ki, sözgelimi Vehhabi olan Körfez ülkelerinin kimi “kadı”ları, önlerine gelen yeni fıkhî meselelere kendi “kaynak”larında cevab bulamadıkları için Hanefî mezhebinin fıkıh kitablarından hükümler getirdiklerini bildirmektedirler. Zîra Hanefî mezhebi, aksiyon derinliği ve çerçevesi en geniş mezhebdir.

Anadolu irfânının şekillenmesi ve fikirde kemâlli ifâdesi Hanefî mezhebi ve Nakşibendî tarikati ile olmuştur. Hanefîlik yukarıda görüldüğü üzere Kemalpaşaoğlu, İmam Birgivî, Şeyhülİslâm Ebussuud Efendi (rahmetullâhi aleyhim ecmâin) gibi büyük âlimler ile cihan devletinin meselelerini hâllederken, Nakşibendîler, geç denebilir bir sürede yerleştikleri Anadolu topraklarında diğer tarikatlerin bilhassa 19. asırda özleri çekilir ve yemişleri tek tüke düşer iken söğütten ormancasına Anadolu’yu yeşil nûra gark eden mânâ fâtihleri olmuştur. Tanzimat ile berâber devlet nizam ve adâletinden yana öksüzlüğü iyice beliren bir çocuk gibi kimsesiz Anadolu’nun, başını okşayanı, maddede ve mânâda velîleri, Nakşibendî büyükleri idi. Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han her ne kadar devletin çökmesinin geciktiricisi olarak sahnede yer almış ise de, bu asrın Ulu Hakan’a da olmak üzere, sahici tasarruf edicileri sahne ardındaki Nakşibendîler olmuştur. Furkan’ın bir önceki sayısında bu mevzular ele alınmıştı.

Devlet-i Ebed Müddet anlayışı da Hanefî mezhebi ve Nakşibendî tarikati ile kâim ve dâimdir. Bunu kendisi Şâfiî bir Nakşibendî şeyhi olan Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (kuddise sırruh) şöyle ifâde etmektedir: «Âhir zamanda tarikatlerden Nakşibendîlik, mezheplerden de Hanefîlik kalacak.»

Şöyle bir düz mantık ile düşünülürse bugün İslâm âleminin liderliğine Türkiye değil de örneğin Harameyn’e hükmettikleri ve çokça da paraları oldu için Suud’un yâhud daha kaliteli ve çok âlimi olmasına nazaran Hind-Pakistan’ın yakıştırılmaları gerekirdi. Oysa, maalesef bu ülkelerin kendi iç muvaffâkiyetleri bile pek çok mesele barındırmaktadır. Mesele sadece mekân, ibâre ve para işi değildir. Bu iş tasavvuf rûhunun, Nakşî ruhunun “câmî-ül hikem” sırrına ilişiktir. Bilhassa Nakşibendî-Hâlidîlik ile 19. asırda derinliğine ve genişliğine madde ve mânâ tasarrufu artan Nakşîlik, tüm İslâm âlemini Câmî İstanbul’a bağlamışlardır. Böylece ümmet dîn ü devlet şuurunun ve himmetinin menbâını Anadolu bilmiştir.

Büyük müceddid[yenileyici] Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han’dan sonra Anadolu, devlet ve aydınlar tarafından gereken kıymetlendirmeyi görememiş, Millî Mücâdele gasb edilmiş ve dîn ü devlet şuuru, ruh eşkiyâsının kurduğu şekâvet rejimi tarafından gömülmeye çalışılmıştır. Tersinden olarak da, dün dîn ü devlet şuurunun yayıldığı Anadolu’dan, Kemalizm’in taklîdi şeklinde küfür ve nifak maketi modelleri İslâm âleminin kukla rejimlerine sunulur olmuştur.

Hemen hepsi, kaidesi (halkı) imân ve zirvesi (idârecisi) küfürden başka bir şey olmayan ehramlara benzer bu devletçikler içinden ülkesini İslâmî bir devlet hüviyetine ulaştırmak için gerçek mânâsı ile cehd eden tek kişi Pakistan Devlet Başkanı Ziyâ-ül Hak olmuştu. Bu hususta Hind-Pakistan’ın dünyaca meşhur İslâm âlimlerinden yardım isteyen Ziyâ-ül Hak netîcenin bir türlü alınamadığını şöyle bildirmişti: «Şu İslam Âlimleri Komisyonu’nun haline bakın: Yıllardan beri bir anayasayı hazırlayamadılar. Devamlı birbirleriyle cedelleşiyorlar. Bu yüzden de beni suçluyorsunuz. Ama şimdi, Ziya ül Hak size son defa söz veriyor: Allah’a yemin ederim ki ben, bu ülkede bir İslami anayasayı hazırlatıp uygulamaya koymadan bu hayata gözlerimi yummayacağım.»[9] Ziyâ-ül Hak bu sözlerin ardından iki ay sonra Yahudi istihbarat servisi Mossad eli ile uçağı düşürülerek şehîd edildi.

Yukarıda söylediğimiz gibi dâvâ sadece ilim meselesi, ibâre meselesi değildir. Bu dâvâ şuur meselesidir. Nitekim Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi (kuddise sırruh) Hazretleri –ki ülkemizdeki onlarca, yüzlerce medresenin kurucu şahsiyetidir- şu ifâdelerle muhtâc olunanın ne olduğu bildirmiştir: «İlim sâhibi oluyorsunuz ama şuur sâhibi olamıyorsunuz.»

Bütün mesele budur ve inanıyorum ki, ömür sürebilse idi eğer, -Allah-u âlem- sırf samîmî olduğu için Mevlâ Teâlâ, Ziyâ-ül Hak’ı, «Pakistan, Türkiye'nin doğudaki bir vilâyetidir. Ben bu vilâyetin cumhurbaşkanı emrindeki vâlisiyim diyen Ziyâ-ül Hak’ı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ile, Büyük Doğu-İBDA ile buluşturabilirdi. Zîra Ziyâ-ül Hak’ın Hind ve Pakistan âlimlerinde bulamadığı –hatta âlimlerden birinin bu çalışmalar esnâsında yani “İslâmî bir devlet nasıl olur?”un cevâbını ararken kalbî ve zihnî yorgunluktan şehîd olduğu söylenir- Büyük Doğu-İBDA’dır.

Bugün ümmetin artık âşikâr olan durumu, Büyük Doğu-İBDA’nın temel tezi olan «Bizde bozulan bir şeyin bütün İslâm dünyasında bozulmaya mahkûm olduğu ve ancak Türkiye’de düzelirse her yerde kıvâmını bulacağı hikmetini»[10] ifâdelendirmektedir. Bunu Patani’nin köyündeki anne, Malezyalı avukat, Sibiryalı geyik çobanı, annesinin İstanbul ismini verdiği Afrikalı küçük kız ve Bosnalı barmen de bilmektedir. Bu bilgi ve ümidin evvelâ Anadolu’da sonra İslâm âleminde şuurlandırılması gerekmektedir. Hâdiseler ve şartlar çağın İBDA Çağı olduğunu bestelemektedir. Bu korodan bir yüksek ses olarak görülmeli Erdoğan’ın şu sözleri: “76 milyon hep birlikte Büyük Doğu’yu kuracağız.” “Büyük Türkiye’nin mîmârı Üstad Necib Fazıl’dır.” “Yapmamız gereken tek şey, Kur’an’a, Sünnet-i Seniyye’ye, EHL-İ SÜNNET GELENEĞİ’ne, sahip olduğumuz müktesebâta ve bunların ışığında birliğimize, beraberliğimize, kardeşliğimize yeniden sarılmaktır.”

Siyonist Batı’nın murâdı bizi Kur’an’dan ve Sünnet’den ayırmak, böylece bizi çürütmek, İslâmî ruh nescinden[doku] ayırmak ve çökertmekti.[11] Fakat 1943 tarihinde Üstad Necib Fâzıl’ın üzerindeki tuğrası Nakşibendî Şeyhi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (kuddise sırruh) Hazretleri’ne ait olan Büyük Doğu İdeolocyası, evvela Anadolu ve sonra bütün İslâm dünyası adına, makus talihin dönme habercisi olması bakımından misilsiz bir eşik taşı ve başlangıç[12] olmuştur. İslâmî ruh nescinin, beşeriyete model dokumanın tezgâhı: Büyük Doğu-İBDA…

Büyük Doğu-İBDA fikriyâtı da böylece yığınların katılıp cevherleşeceği cevher[13] keyfiyetidir. Bunu söylerken insanları şu derneğe, bu vakfa, o bilmem ne’ye davet etmiyoruz. Mücerred bir fikriyâta, onun kitâbiyâtına, aksiyon ve ahlâkına dâvet ediyoruz. Şuura davet ediyoruz:

«Onu bulması için, şuna veya buna bağlanması değil, mücerret bir hasletle yanması, yeter!

Sadece şuur!

Hasret, vuslatın yarısıdır. İste ki olsun!»[14]



[1] Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi – “Tarih”, s. 407

[2] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, s. 558

[3] Necib Fazıl, Hakîm Kulundan Dinlediklerim, s. 250

[4] Necib Fazıl, Çerçeve 2, s. 174

[5] Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi – “Tarih”, s. 408

[6] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, s. 191

[7] Timur’un soyundan Babür Şah’ın kurduğu ve 1526-1858 arasında hüküm süren Babürlüler Devleti de, her ne kadar Osmanlı kadar kemâlli ifâde belirtmese de bir halifelik iddiâsı güden ve bu tavrı âlimlerce makbul karşılanan devletti. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (kuddise sırruh) Hazretleri de Babürlüler’in hilâfet sâhibi olduğunu belirtmişlerdir.

[8] Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi – “Tarih”, s. 408

[9] Doç. Dr. Cihan Özdemir, Ziya ül Hak niçin öldürüldü?, Diriliş Postası, 3 Nisan 2017

[10] Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, s. 39

[11] age, s. 47

[12] age, s. 54

[13] age, s. 49

[14] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, s. 554

Bu makale Furkan Dergisi'nin 58. nüshasında (Haziran-Temmuz 2017) yayımlanmıştır.

Anadolucu Anlayışlar ve Büyük Doğu’nun Anadoluculuğu

Ali Haydar Konur

Üç tarz-ı siyâset [Türkçülük, Osmanlıcılık, İslâmcılık] denen ve asılları okyanuslarca fikir bütünü isteyen sabun köpüğü mezhebler suyunu çekince, hayâller kirli su birikintisine düştü. Hilâfeti ve onun emrindeki Türk ruhunu satılması karşılığı madde zaferi olarak elimizde kalan ve asla kendi şahsiyet ve asliyetine dönmemesi şartıyla Batı’nın razı olduğu Anadolu, Cihan Harbi sonrası karşısında yeni bir nesil buldu. Bu nesil 1890-1900’ların başında doğmuş ve bulûğ vakitlerinde endişeli gözlerle Devlet-i Ebed Müddet’in madde sahasının “Avrupalı kızağından inme, kaptanı yahudi, çarkçısı mason, tayfası dönme, rotası dinsizlik olan hürriyet gemisi” şeklinde “yolcusu milletle beraber karaya oturduğunu([1]) gördü.

Bu nesil, “bulûğ yaşını İstiklâl Savaşı içinde idrâk etmiş nesildir. Eski Cihan Harbi sonrası nesli!” Bu nesil Yakup Kadri’nin ifâdelendirmesi ile “saman ekmeği nesli” idi. “Saman ekmeği nesli, her türlü ruh ve kalıp işkencelerinin ateşinde tasfiye gördü...” Bu nesil “…birtakım harikulâde şartlar ve tesirlerin, ya en müsbet veya en menfi neticeye doğru itici, son derece girift ve mânâlı imtiyaziyle çevrilidir…” Bu nesli, “…bütün dünyada, tarihin en azametli madde ve ruh sarsıntısı doğurdu: Eski Dünya Savaşı!...” Bu nesil, “…elden giden imânlar, kaybolmuş muvâzeneler, ürpertici icatlar ve korkunç tecrübeler nesli” oldu.([2])

Saman ekmeği nesli, tüm bu yaşadıkları menfi netîcelerin sebeblerini aramak yolunda iken Doğu ve Batı arasındaki mahsub sırrını çözecek tarih ve nefs muhâsebesi yerine, hakîkati bir vechesinden tutucu fakat kalan kısımlarını ya yok sayıcı yâhud rengini bozucu bir nefsânî tepkicilik kolaycılığına düştü ve birkaç adım geri çekilip yeniden pekmez gibi pekleşmek fırsatı şeklinde Hakk’ın gazabda dahi lütfu olarak sunduğu Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâvâ taşını, Anadolu’nun ruh köküne yani İslâm’a ters bir Anadoluculuk fikri ile dışavurdu.

1924-25 yılları arasında 12 sayı çıkan Anadolu Mecmuası, saman ekmeği neslinin tepkilerini dile getirdiği bir cebhe oldu. Batıcıların, sözde Türkçü ve İslâmcılar’ın yaşadıkları toprakların hakîkatlerini göze almayan ve ona düşman fikir ve davranışları ile gerek Osmanlı’nın gerek Türk’ün merkez dayanağı olan Anadolu’yu harcadıklarını düşünen gençler bu tepkilerini diğer üç tarzcılardan daha zeminli ifâdelerle dile getirmeye çalıştı. Maraşlı tarihçi Mükrimin Halil Yinanç, İstanbullu felsefeci Hilmi Ziya Ülken, Erzurumlu sosyolog Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu öncülüğünde çıkan dergiye Maraşlı genç şair Necib Fazıl, Batumlu Ahmed Hamdi Tanpınar vs. isimlerin katılımı ile dergide Anadolu’nun edebiyatı, kültürü, iktisâdiyatı, coğrafyası ve tarihi üzerine fikirci makaleler neşredildi. Son sayılara doğru Yahya Kemal de yazar kadrosuna katıldı.

Bu dergi etrafında kümelenen Anadolucular, yeni Türkiye’ye şekil verecek düşüncenin kaynağını kültüre dayanan bir Anadoluculuk’ta görüyorlardı. Fikirlerinin hareket noktasını 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türkler’in Anadolu’da yepyeni bir medeniyet kurdukları düşüncesi teşkil etmekteydi.([3])

Başlangıçta nisbî hürriyet içinde fikirlerini dile getiren fakat yaşadıkları nâzik zaman içinde her türlü tehlikeyi de göze alarak dâvâlarını kültür çerçevesinde sâbitleyen Anadolu Mecmuası kadrosu siyâsî tepkiler karşısında dağılmıştır. Fakat ferdî Anadoluculuk güdücüleri ferdî eserler vermeye devam etmişlerdir.

Büyük Doğu Mîmârı Üstad Necib Fazıl, 17 yaşında Yakup Kadri’nin yönettiği Yeni Mecmua’da şiirleri çıkan ve Bâbıâli’ye giriş yapan bir genç olarak Anadolu’yu tâkib ediyor ve oradan ümidvâr bulunuyordu. Bu hususta Millî Mücâdele temsilcisi Refet Bele Paşa’nın İstanbul’a gelmesi, hilâfete ve saltanata sâhib çıkacakları sözlerinin ardından cumhuriyetin ilanından sonra şöyle düşündüğünü belirtiyor: “Refet Paşa’nın İstanbul’a YENİ BİR NEFES, YENİ BİR RUH HAVASI tavriyle gelmesi gerekmez miydi?.. Türk imân ve ahlâk bozgununa seyirci, sadece maddede muzaffer bir general edâsiyle aynı muhite yerleşti; ve böylece, ANADOLU’DAN HİÇBİR İDEOLOJİK ESİNTİ GELMEDİĞİNİ DE BELLİ ETTİ. Eğer idâre şekli (ideoloji) demekse buyurun. Cumhuriyet…[4] [Vurgular bana ait.]

Necib Fazıl’da Anadoluculuk, çocukluğunda dedesinin ona telkin ettiği Maraşlılık hissiyatına kadar dayanıyordu. Ona şöyle denmişti: “Benim saraydan gelme rütbemle değil, Maraş’taki soyumuzla iftihar et![5] Bir Anadolulu genç olarak kâinâtı gözlemeye başladığını, bu telkin ışığında Yunus Emre’ye, Köroğlu’na henüz 1920’lerde şiirler yazdığını görüyoruz. Yani Necib Fazıl Anadolu’da bir NEFES, bir RUH HAVASI görüyordu ve bunun “eskimez yeni” belirten vechesinin yenilenmesi gerektiğine inanmak ciheti ile diğer tepkici Anadolucular’dan ayrılıyordu.

Anadolu Mecmuası kadrosunu şöyle anlatıyor:

“… ihtilâlci tipine çok uzak, fakat besledikleri fikirler ihtilâl çapında birtakım sâf ve masum gençler…

Döviz çerçevesini taşıramayan temel fikirleri de şunlar:

-Anadolu Anadolularındır.

-Anavatan, seyyar bir ordu – millet halindeki Türk’ün zaman ve mekâna ilk intibak ve yerleşme yeri olarak Anadolu’dur.

-Türk, toprağı Anadolu’da sürmeye ve taş üstüne taş koymayı Anadolu’da yerine getirmeye başladı.

-Türk’ün ruhunu evlendirdiği iman ve ahlâk vâhidi, artık sabit kalacağı ve medeniyet fışkırtacağı yeri Anadolu’da buldu.

-“Devlet-i Ebedmüddet” idealinin binek taşı Anadolu…

-“Devlet-i Ebedmüddet” idealinin fedakâr kölesi ve yılmaz serdengeçtisi Anadolulu…

-Her sıkıntıyı gidermeye, her çöküntüyü kaldırmaya, her söküntüyü bitiştirmeye, Yemen’de kavrulmaya, Galiçya’da donmaya, Balkanlar’da erimeye, Filistin’de doğranmaya, İstanbul’da paşa kusmuklarına muhafızlık etmeye memur ve mahkûm o, hep o…

-O tükenmez bir taş ocağı hâline getirilmiş ve hem dışından çürütülerek, hem de içinden kendisi çürümeye bırakılarak “suyun öte tarafı”ndan[6] gelen tesirler altında firavunların ehramlarına taş taşıyan esirlere döndürülmüştür.

-Bu (kozmopolit) seyislerin gözlerini bağlayarak idâre ettiği dolap beygirini (pedigri-şecere)sine lâyık şekilde kurtarmak lâzım…

-Anadolu’yu nefsine ve devletine hâkim kılmak lüzumu en aşağı 100 yıl önce başlamış olması gereken ideal çapında bir dâva…

-Bu idealin ismi de Anadoluculuk…

Bu görüşü ruhuna destek arayan bir genç heyecaniyle benimsedim ve şiirlerimi üstadlar mecmuasının yanısıra onlara hibe etmeye başladım. Sonra takdir eder oldum ki, bu DAR BİR GÖRÜŞtür; türlü sebeplerden ötürü hakkını alamayan bir millet hali karşısında bir HINÇ İFADESİdir ve BASİT TEESSÜRÎ SINIRdan ileriye geçemez.”[7] [Vurgular bana ait.]

Bu dar görüşe, hınç ifadesine ve basit teessürlere misâl olarak Anadolu Mecmuası’ndan ve bu mecmuaya dahil olmamışsa da sonraları Anadoluculuk dâvâsı gütmüş olan Topçu’dan çokça misâller getirilebilir.

Mecmuanın bir sayısında Rumeli’den hicret edenlerin zor vaziyetlerde oldukları ve onlara yardım edilmesi gerektiği yönündeki o zamanın gündemine şu şekilde, ırkçılık bile denilemeyecek kadar sefih bir anlayışla karşı çıkılıyor, böylece Anadolu’nun hakîkatine de kıyılmış oluyordu:

Anadolu’yu yıllardan beridir ki, türlü türlü hastalıklar içinden kemiriyor, yiyip bitiriyor, Anadolu’nun çocuklarını su, hava, toprak, hatta güneş, şu bizim hayat ve aydınlık verdiğini bildiğimiz güneş bile zehirliyor, öldürüyor, … Uzun zamanlardır, Anadolu’yu niçin müdafaa etmediniz, niçin Anadolu’nun hakkını aramadınız? Rumeli Müslümanlarında bulduğunuz kıymet Anadolu Türkleri’nde yok mudur?

Bu tarafta Anadolu çocuğu heder olup giderken, başkalarını düşünmek vazifemiz değildir. Tufan da olsa, yerden cehennem de fışkırsa, gökten yağmur yerine taş yağsa da umurumuzda değil, kim ne olursa olsun; Anadolu’dan maada [başka] kimse aklımızı işgal edemez.[8]

İfâdelerden anlaşıldığı üzere Rumeli’den gelen milyonlarca Türk yok sayılıyor, Rumeli Müslümanları tabiri kullanıyor. Mecmuanın güttüğü bu sakat Anadoluculuk anlayışına göre Anadolu hârici Osmanlı toprakları özellikle Rumeli, Balkanlar için “müstemleke” tâbiri kullanılıyor ve buraların Osmanlı’dan îtibâren Anadolu’nun kaynaklarını sömürdüğü, devlet idâresinde üst mevkilere gelen “müstemleke” kökenli yöneticilerin Anadolu insanına zulüm yaptığına inanıyorlardı. İşi daha öteye vardırıp Türkistan, Kafkaslar ve Kırım Türkleri ile Anadolu Türkleri’nin farklı olduğu, bunların Türkler ile aynı soydan fakat farklı milletler oldukları dile getiriliyordu. Bu işte ifrata varanlardan biri de Nurettin Topçu idi:

Vatan coğrafyası denen mukaddes unsurun üstünde maziden gelme bir kader birliği ile yaşayan, bu toprakta aynı iktisadi kuvvetleri paylaşarak birbirlerine kollarının hedefiyle olduğu gibi, KAFASININ BİÇİMİ VE YÜZÜNÜN ŞEKLİ, gözlerinin manası gibi maddi benzeyişleriyle yaklaşan insanlar, millet dediğimiz insani birliğin hakikati içinde toplanıyorlar… Yüzü ve fizyolojik vasıflarıyla benden ayrılanın derin iradesinin benden ayrılmadığını zannedenler, tarihlerinin sorumluluğunu taşıyamazlar.

Fakat aynı Topçu, Hititler ile kaynaşmanın meraklısıdır: “Türkmenler Anadolu’da medeniyetler kurmuş olan Etilerin çocuklarıyla kaynaşmışlar, onların tekniklerini temsil etmişlerdir.[9] Topçu’nun bu ifâdelerine göre, eğer teknik almak ve vermek kaynaşmak demek ise, Batı’dan teknik almak Batı ile kaynaşmak mânâsına gelmez mi? Kafkasyalı’yı, Kırımlı ve Türkistanlı’yı Türk’ten uzak bir “şey” gibi görenlerin Batıcı oryantalizm’in “Anadolu medeniyetleri”, “Hitit medeniyeti” zırvalarının nasıl peşinde koştukları görülüyor. Haklı hıncın İslâm’a muhatab anlayıştan uzaklaşınca ne kadar sefih ve sefilce çukur fikirler salgıladığı bu ifâdelerde açıktır.

Bırakalım Kırımlı, Kafkasyalı, Türkistanlı’nın “ayrı bir millet” olduğunu, Anadolu’nun Millî Mücâdele’si için çocuğunu satan Hindli Müslüman ana nereye konacaktır?

Bu hususta Necib Fazıl, Büyük Doğu’da Anadolu’nun bir fikir olduğunun bir ruh vâhidi olduğunun izahını getiriyor:

Hacı Bektaş’ların, Hacı Bayram’ların, Nasreddin Hoca’ların, Battal Gazi’lerin, Köroğlu’luların, Karacaoğlan’ların, Dertli’lerin, Keloğlan’ların, Kerem ile Aslı’ların, Ferhad ile Şirin’lerin Anadolu’su, mükemmel ve muhteşem bir (sentez) halinde nakışlandırılacak olursa, meydana öyle bir DUYGU VE DÜŞÜNCE VÂHİDİ [Birliği] çıkar ki, ana gaye, bu vâhidi her bakımdan kıymetlendirmek olarak âbideleşir; ve onu, sadece, ifsat ve istismar sınıflarından kurtarmak, basit bir coğrafya meselesi sanmak gibi bir darlık ve hasislikten uzak tutar.

Yoksa BELLİBAŞLI BİR RUH VÂHİDİ DİYE İFÂDELENDİRİLEN ŞİAR VE SECİYEYE UYGUN HER FERT VE SINIF AYIRIM YAPMADIKÇA ANADOLU’DANDIR, ANADOLU’LUDUR; ve kavmiyet çerçevesi içinden BEŞERÎ BİR MODEL neşretmek vâkıasıdır ki, (İDEOLOJİK) olmak kıymetine sâhiptir. Bunun aksi, dâvayı âdî mânâsiyle (psikolojik) ve (politik) kılar ve kısırlaştırır, hiçleştirir. İşin aslı Anadoluluyu önce nefsine, vücut hikmetine, sonra da cemiyet ve devletine hâkim kılmadır ve geçer-akçe ANADOLUCULUK BUDUR.

O bir OLUŞ MESELEDİR, ÖÇ ALMA İŞİ DEĞİL… Bu oluşun içinde, Anadoluluya ait eksiklik ve istidatsızlığın muhakemesi ve onun kendi öz nefsinden de öc almaya davet edilmesi, hattâ zorlanması da vardır.[10]

Zamanın Ankara Valisi ve aynı zamanda CHP Ankara İl Başkanı olan Nevzat Tandoğan’ın merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin de içinde bulunduğu gençlere kullandığı hakâret ifâdesi mâlumdur:

ULAN ÖKÜZ ANADOLULU!”

Yeni Allahsız rejimin, “Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet”e bakışı böyle idi. Bu rejim, Anadolulu’yu dışından çürütmek ve içinden çürütülmeye terk etmek, onun evvelâ nefsine, sonra vücut hikmetine ve sonra da cemiyet ve devletine hâkim kılacak oluş’una engel olmak üzere dikilmişti. Fakat gelin görün ki, Anadoluculuk satanlar bu rejim ile kavga yerine bu rejimin kurumlarına yerleşerek temiz İslâm îtikâdını - Ehli Sünnet’i lekelemek ve onu bu topraklardan silmek için maşa olmuşlardı. Nurettin Topçu, “İslam sosyalizmi” sapkınlığına düşmüş, Hilmi Ziya Ülken, ilk kurulan İslâm enstitüsünün yöneticisi olarak görevinin Allahsız rejimi gericilere karşı korumak olarak bildirmiş, A. Hamdi Tanpınar CHP’yi nasıl güzelleyeceği yarışına kendini kaptırmıştı… Bu yanlış Anadoluculuk anlayışlarının daha pek çok bahsi vardır ki tenâkuz, ahmaklık, küfür vs. çeşitleri ile kötü-yanlış-çirkin panoraması oluşturacak kadardır ve kitablık çaptadır. Burada birkaç misâl ile Büyük Doğu-İBDA hâricindekilerin çürüklüğüne açıklık getirdik.

İşte Büyük Doğu-İBDA’nın doğuşu, 1919’un hemen ardı sıra haklı olarak zuhur eden fakat hakkı verilmeyen Anadoluculuk zeminini evvelâ temizlemek, sonra da İslâm İhtilâl-İnkılâbı’nın fikir ve aksiyon örgüsünü örmek ile başlamıştı. Büyük Doğu-İBDA getirdiği şahsiyet ve asliyet dâvâsı ile beşeriyete Anadolulu modelini teklif etmektedir. Merkezini, sıçrama noktasını Anadolu’nun aldığı bu büyük dâvânın “Asyacılık[11] dâvâsı, “Avrupalı Olmamak Şerefi[12] gibi cihetleri vardır ki, mezkur Anadolucular’ın tam tersi rol aldıkları meselelerdir. Ve “Avrupalı Olmamak Şerefi” ile beraber Asyacılık dâvâsının ne kadar haklı olduğu, yaşadığımız zaman içinde buz gibi bir hakîkat olarak ayan beyan ortadadır.

Küfrün ölü vücudundaki son sinirleri de sarsan ve akıllarını gideren, mümin yüreklerin ise gönüllerine su serpen ve diriliş nefesi üfleyen 15 Temmuz Kıyâmı, Anadolu Ruhu’nun cihan çapında parlayışının ve Kadir Çalab’ın izni ile ışığını devamlı koruyarak artıracağının işâretidir. Âmin.

Beklenen ve özlenen Anadolu’dur.



[1] Necib Fazıl, Mukaddes Emanet, s. 22

[2] Necib Fazıl, Hakîm Kulundan Dinlediklerim, s. 217

[3] TDV İslam Ansiklopedisi, Anadolu Mecmuası maddesi

[4] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, s.180

[5] Necib Fazıl, age. s, 64

[6] Bu tâbirin izahı için yine bu dosyada yer alan “Anadolu’yu Çürüten Bizans ve Fars Tesiri” isimli makalenin 18. dipnotuna bakınız.

[7] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, 191

[8] Ahmed Pakiş, Anadolucu Söylemde “Öteki” İmgesi, Spectrum: Journal of Global Studies, Nisan 2014, MEDU, Ankara

[9] Ahmet Pakiş, agm.

[10] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, s. 191

[11] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, s. 213

[12] Necib Fazıl, Çerçeve 1, s. 122 [Bu Çerçeve’nin 1939 yılında yazıldığı dikkate alınmalıdır.]

Bu makale Furkan Dergisi'nin 58. nüshasında (Haziran-Temmuz 2017) yayımlanmıştır.

Memleketimizde yaşayan Müslümanların kâhir ekseriyetle müntesibi bulunduğu itikadî mezheb olan Mâturîdîliğin ve İmam Mâturîdî’nin yeterince bilinmiyor olmasından dolayı -kasıtlı yahud kasıtsız- farklı hatta birbirine zıt Mâturîdîlik takdimleri yapıldığı görülmektedir. İtikad, bir insanın sadece bu dünyada değil uhrevî âlemde de saadetinin anahtarı olması hasebiyle bir mü’minin üzerine en çok titizlenmesi gereken mesele de şübhesiz iman mevzularıdır. İşte bu vesileyle ortalıkta gezen ve kendisine ulaşan kişiye, “İyi de bizim mezhebimiz yani hakiki Mâturîdîlik bu anlatılanlardan hangisi” sualine sevk eden ve Mâturîdîlik nedir, ne değildir meselesiyle yüz yüze getiren konuyu kısaca açmak ve konu başlığı mesabesinde de olsa vuzuha kavuşturmak istedik. Bu vesileyle Ehl-i Sünnet’in iki itikadî mezhebinden biri olan Mâturîdiyye hakkında takdim edilen görüşlerden hangisinin onu ifade ve tanıtmada isabetli hangisinin hilâf-ı hakikat olduğunu kısa izahlarıyla sunuyoruz: 1. İmam Mâturîdî ve Mâturîdîlik, Ehl-i Sünnet itikadını aslî muhtevasıyla idrak etmenin kapısıdır. Mutezilî kabulleri ve temayülü meşrulaştırmanın yahud bu itikadı perdelemenin vasıtası değil! Nitekim bugün Mâturîdîlik adı altında sunulan yahud kendisini Mâturîdî olarak takdim edenlerin; Nüzûl-i İsa (Aleyhisselâm), kabir azabı, ru’yetullah, şefaat vb. itikadî esasları inkâr ettiklerini görmek mümkündür. Hâlbuki Mâturîdî mütekellimlerin kaleme aldığı akide metinleri ortadadır. Sevadü’l-Â’zam’dan, Akidetü’n-Nesefîyye’ye, Emâlî’den, Kaside-i Nûniyye’ye herhangi bir akide metnini alıp teyid edebiliriz ki Mâturîdîlik bu esaslara itikat eder inkâr değil. Dolayısıyla kendisini Mâturîdî olarak takdim eden bir kimse bu gibi akidevî meseleleri inkâr ediyorsa ya intisabını veya iddiasını gözden geçirmelidir. 2. Mâturîdîlik, mahallî, yerel, millî bir din anlayışı/algısı değildir. Mâturîdîliği etnik duygularla sahiblenmek ve onu bir ırkın, bölgenin İslâm anlayışı olarak takdim etmek tarihten bugüne hiçbir Mâturîdî imamın sarf-ı kelâm etmediği bir iddiayı onlara nisbet etmek açısından ve en hafifinden edebe mugâyirdir. Usûliddîn tabiatı ve varlık iddiası itibarıyla ilkesel kabulleri ortaya koymaya çalışır. Yani herhangi bir zaman, mekân, kültürün değişikliği ile değişmeyecek âlemşümul bir İslâm anlayışını temellendirir. Dolayısıyla bir usûliddin âlimi olan İmam Mâturîdî’yi ve Mâturîdî mütekellimleri böyle bir sınırlandırmaya hapsetmek hem ilm-i kelâmın mahiyetini idrak edememek, hem de hilâf-ı hakikat bir sunum ile mezhebi lanse etmek demektir. 3. Mâturîdîlik ile Mutezile’yi akılcı olarak takdim edip aynılaştırmak ve hakiki Mâturîdîliği örtmek bu mezhebi doğru anlamamızın önündeki bir diğer engeldir. Teknik uzantılarında birbiriyle hiç uzlaşmamış/uzlaşamamış ve uzlaşamayacak iki mezhebi en nihayetinde ikisi de ‘akılcı’ basitliğinde ve aynılığında sunmak bu mezhebe karşı işlenen en kötü cinayetlerdendir. Hâlbuki ahir ömrünü Mutezile’ye reddiyeler ile tamam etmiş Mâturîdî mütekellimlerin böyle sunulması ve bu tarihi serencama vâkıf olmayan muhatab kitlenin aldatılması hak ve hakikat değildir. 4. İmam Ebû Mansur’u tasavvuf karşıtı göstermek de Mâturîdîliğin hilafına bir sunumdur. Ne İmam Mâturîdî’nin ne de Mâturîdî imamların tasavvufa müessese olarak karşı olduğuna dair katî bir nakil mevcud değildir. Dolayısıyla bir kimsenin bir kısım nakillerden hareketle anladığı şeyi mezhebin yahud kurucu imamın anlayışı olarak arz etmesi de isabetli değildir. Bugün Mâturîdîliğin Hacı Bayram Veli, İmam Rabbanî, Mevlâna Celaleddîn er-Rumî, Ahmet Yesevî gibi pek çok büyük mutasavvıf üzerindeki rehberliği ehlinin mâlûmudur. 5. Mâturîdîlik hakkında nihaî söz bu mezhebe müntesib olduğunu ifadeden geri durmayan kimselerden alınmalıdır. Yoksa telfik-i mezahibi kanıksamış yahud mezhebler üstü bir pozisyona kendisini konumlandırmış kimseler şahsî değerlendirmeleri mezhebin usûlüne riayet ve mezhebe intisab vasfı taşımadığından bağlayıcı ve isabetli olmayacaktır, nitekim olmamaktadır da. 6. Mâturîdîliği; rejimin, demokrasinin, laikliğin meşruiyeti hakkında konuşturmak anakronizmdir ve bâtılı hak kisvesinde sunmaktan farklı değildir. Siyak-sibakından ve bağlamından kopartılarak, ifadenin serdedildiği zamanın koşulları göz ardı edilerek zahirî benzerlikleri fırsat bilip mal bulmuş mağribi gibi sevinerek bunlara yapışmak da Mâturîdîlik değildir. Mâturîdîliğin ancak ve ancak istismarıdır. Hele hele bunu derin ve girift teknik bahisleri olabildiğince sathîleştirerek, sulandırarak hatta bu gayede Eşarîliği de ‘harcayarak’ gerçekleştirmek bir de bunu günlük gazetelerin sayfalarında yapmak vebal ve günahtır. Temel bahisleri veciz olarak ifade etmeye gayret ettiğimiz bu başlıklar daha da arttırılabilir fakat zannediyoruz ki maksadın; Mâturîdîliğin ne olduğunu Mâturîdî âlimlerden ve onların eserlerinden öğrenmek olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla Mâturîdî âlimlerin ve eserlerinin tanıtılmasına, bugünün Müslümanına ulaşmasına katkı sağlayacak her çalışma bu vesileyle son derece mühimdir. Ve bu minvaldeki çalışmalar çoğaldıkça Mâturîdîliğin çarpıtılması ve istismarı tabiî bir şekilde kendiliğinden yok olmaya ve bu çarpıtmaları serdedenler de mahcub olmaya mahkûm ve mecbur olacaklardır. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünnet’i muhafaza ve müdafaa gayesi ile ömür tüketmiş Mâturîdî mütekellimlere rahmet, bizlere de onların müstakim izini sürmeyi nasib ve müyesser eylesin. Melikşah Sezen'in kaleme aldığı bu makale Furkan Dergisi'nin 61. nüshasında (Nisan-Mayıs 2018) yayımlanmıştır.