casino maxi
Melikşah Sezen

Melikşah Sezen

Tüm Yazıları

Memleketimizde yaşayan Müslümanların kâhir ekseriyetle müntesibi bulunduğu itikadî mezheb olan Mâturîdîliğin ve İmam Mâturîdî’nin yeterince bilinmiyor olmasından dolayı -kasıtlı yahud kasıtsız- farklı hatta birbirine zıt Mâturîdîlik takdimleri yapıldığı görülmektedir. İtikad, bir insanın sadece bu dünyada değil uhrevî âlemde de saadetinin anahtarı olması hasebiyle bir mü’minin üzerine en çok titizlenmesi gereken mesele de şübhesiz iman mevzularıdır. İşte bu vesileyle ortalıkta gezen ve kendisine ulaşan kişiye, “İyi de bizim mezhebimiz yani hakiki Mâturîdîlik bu anlatılanlardan hangisi” sualine sevk eden ve Mâturîdîlik nedir, ne değildir meselesiyle yüz yüze getiren konuyu kısaca açmak ve konu başlığı mesabesinde de olsa vuzuha kavuşturmak istedik. Bu vesileyle Ehl-i Sünnet’in iki itikadî mezhebinden biri olan Mâturîdiyye hakkında takdim edilen görüşlerden hangisinin onu ifade ve tanıtmada isabetli hangisinin hilâf-ı hakikat olduğunu kısa izahlarıyla sunuyoruz: 1. İmam Mâturîdî ve Mâturîdîlik, Ehl-i Sünnet itikadını aslî muhtevasıyla idrak etmenin kapısıdır. Mutezilî kabulleri ve temayülü meşrulaştırmanın yahud bu itikadı perdelemenin vasıtası değil! Nitekim bugün Mâturîdîlik adı altında sunulan yahud kendisini Mâturîdî olarak takdim edenlerin; Nüzûl-i İsa (Aleyhisselâm), kabir azabı, ru’yetullah, şefaat vb. itikadî esasları inkâr ettiklerini görmek mümkündür. Hâlbuki Mâturîdî mütekellimlerin kaleme aldığı akide metinleri ortadadır. Sevadü’l-Â’zam’dan, Akidetü’n-Nesefîyye’ye, Emâlî’den, Kaside-i Nûniyye’ye herhangi bir akide metnini alıp teyid edebiliriz ki Mâturîdîlik bu esaslara itikat eder inkâr değil. Dolayısıyla kendisini Mâturîdî olarak takdim eden bir kimse bu gibi akidevî meseleleri inkâr ediyorsa ya intisabını veya iddiasını gözden geçirmelidir. 2. Mâturîdîlik, mahallî, yerel, millî bir din anlayışı/algısı değildir. Mâturîdîliği etnik duygularla sahiblenmek ve onu bir ırkın, bölgenin İslâm anlayışı olarak takdim etmek tarihten bugüne hiçbir Mâturîdî imamın sarf-ı kelâm etmediği bir iddiayı onlara nisbet etmek açısından ve en hafifinden edebe mugâyirdir. Usûliddîn tabiatı ve varlık iddiası itibarıyla ilkesel kabulleri ortaya koymaya çalışır. Yani herhangi bir zaman, mekân, kültürün değişikliği ile değişmeyecek âlemşümul bir İslâm anlayışını temellendirir. Dolayısıyla bir usûliddin âlimi olan İmam Mâturîdî’yi ve Mâturîdî mütekellimleri böyle bir sınırlandırmaya hapsetmek hem ilm-i kelâmın mahiyetini idrak edememek, hem de hilâf-ı hakikat bir sunum ile mezhebi lanse etmek demektir. 3. Mâturîdîlik ile Mutezile’yi akılcı olarak takdim edip aynılaştırmak ve hakiki Mâturîdîliği örtmek bu mezhebi doğru anlamamızın önündeki bir diğer engeldir. Teknik uzantılarında birbiriyle hiç uzlaşmamış/uzlaşamamış ve uzlaşamayacak iki mezhebi en nihayetinde ikisi de ‘akılcı’ basitliğinde ve aynılığında sunmak bu mezhebe karşı işlenen en kötü cinayetlerdendir. Hâlbuki ahir ömrünü Mutezile’ye reddiyeler ile tamam etmiş Mâturîdî mütekellimlerin böyle sunulması ve bu tarihi serencama vâkıf olmayan muhatab kitlenin aldatılması hak ve hakikat değildir. 4. İmam Ebû Mansur’u tasavvuf karşıtı göstermek de Mâturîdîliğin hilafına bir sunumdur. Ne İmam Mâturîdî’nin ne de Mâturîdî imamların tasavvufa müessese olarak karşı olduğuna dair katî bir nakil mevcud değildir. Dolayısıyla bir kimsenin bir kısım nakillerden hareketle anladığı şeyi mezhebin yahud kurucu imamın anlayışı olarak arz etmesi de isabetli değildir. Bugün Mâturîdîliğin Hacı Bayram Veli, İmam Rabbanî, Mevlâna Celaleddîn er-Rumî, Ahmet Yesevî gibi pek çok büyük mutasavvıf üzerindeki rehberliği ehlinin mâlûmudur. 5. Mâturîdîlik hakkında nihaî söz bu mezhebe müntesib olduğunu ifadeden geri durmayan kimselerden alınmalıdır. Yoksa telfik-i mezahibi kanıksamış yahud mezhebler üstü bir pozisyona kendisini konumlandırmış kimseler şahsî değerlendirmeleri mezhebin usûlüne riayet ve mezhebe intisab vasfı taşımadığından bağlayıcı ve isabetli olmayacaktır, nitekim olmamaktadır da. 6. Mâturîdîliği; rejimin, demokrasinin, laikliğin meşruiyeti hakkında konuşturmak anakronizmdir ve bâtılı hak kisvesinde sunmaktan farklı değildir. Siyak-sibakından ve bağlamından kopartılarak, ifadenin serdedildiği zamanın koşulları göz ardı edilerek zahirî benzerlikleri fırsat bilip mal bulmuş mağribi gibi sevinerek bunlara yapışmak da Mâturîdîlik değildir. Mâturîdîliğin ancak ve ancak istismarıdır. Hele hele bunu derin ve girift teknik bahisleri olabildiğince sathîleştirerek, sulandırarak hatta bu gayede Eşarîliği de ‘harcayarak’ gerçekleştirmek bir de bunu günlük gazetelerin sayfalarında yapmak vebal ve günahtır. Temel bahisleri veciz olarak ifade etmeye gayret ettiğimiz bu başlıklar daha da arttırılabilir fakat zannediyoruz ki maksadın; Mâturîdîliğin ne olduğunu Mâturîdî âlimlerden ve onların eserlerinden öğrenmek olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla Mâturîdî âlimlerin ve eserlerinin tanıtılmasına, bugünün Müslümanına ulaşmasına katkı sağlayacak her çalışma bu vesileyle son derece mühimdir. Ve bu minvaldeki çalışmalar çoğaldıkça Mâturîdîliğin çarpıtılması ve istismarı tabiî bir şekilde kendiliğinden yok olmaya ve bu çarpıtmaları serdedenler de mahcub olmaya mahkûm ve mecbur olacaklardır. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünnet’i muhafaza ve müdafaa gayesi ile ömür tüketmiş Mâturîdî mütekellimlere rahmet, bizlere de onların müstakim izini sürmeyi nasib ve müyesser eylesin. Melikşah Sezen'in kaleme aldığı bu makale Furkan Dergisi'nin 61. nüshasında (Nisan-Mayıs 2018) yayımlanmıştır.

Selefî itikadî esaslara bağlı herhangi bir kimsenin, okuduğunda tahammül etmesi mümkün olmayacak kadar net, sahih ve keskin Mâturîdî beyanları olan İmam Birgivî (rahmetullahi aleyh), Selefîlerin iç tutarsızlıklarının bir alamet-i farikası olarak vefatından bugüne istismar edilmektedir. Aklî bir ölçü olan 'zıtlıkların cem olunmazlığı' dahi ihlal edilip İmam Birgivî ve İbn Teymiyye âdeta aynılaştırılarak sunulmaktadır. İmam Tahavî'nin el-Akidetü't-Tahavîyye'sine Selefîler eliyle yapılan şerhler yoluyla tahrif ve tahribatın bir benzeri de ne yazık ki İmam Birgivî'nin şahsı ve eserlerine uygulanmaktadır. Bütün bu olanlara karşı yine ne yazık ki Ehl-i sünnetten bir iki müdafaa hamlesi dışında ciddi bir itiraz ve sahiplenme tavrı görülmemektedir. Neden herhangi bir âlim değil de İmam Birgivî istismarı dersek bu sualin cevabı imamı tanımayı elzem kılacaktır.

İmam Birgivî, ehl-i ilim olma hüviyetinin yanında ehl-i tarik bir kimliğe de sahiptir. Bayrâmî tarikatına intisaplı zahid bu âlim kendi döneminde tahrif edilen tasavvufun pratikteki uygulama ve anlayışlarına ikazlar yöneltmiş ve bu hatalara karşı münekkid bir tavır almıştır. Hatta bu düşüncesini müşahhaslaştırarak 'et-Tarikatü'l-Muhammediye' isimli meşhur eserini kaleme almıştır. İşte tasavvuf aleyhtarı Selefîleri mal bulmuş mağribi gibi sevindiren ve imamı istismara dûçar kılan bu eserdir. Fakat imam bu eseri gerçekten Selefîlerin 'pazarladığı' gibi bir gaye ile mi yazmıştır? Peşinen söylenmelidir ki: elbette hayır! Zikredildiği üzere o bir ehl-i tarik meşreptir. Bir kurum olarak tasavvuf müessesesinin karşısında olması söz konusu değil. O, zaten kendi yolu olan tasavvufu bulanıklaştıran lekelerden arındırmak isteyen dertli bir zahid olarak konuşmuş ve yazmıştır. Yoksa tasavvufun hakikatini yaşama niyetini bir ömür taşıdığı müsellemdir. Bu eser yine İmam Birgivî gibi samimi ve dertli birçok mutasavvıf tarafından da şerh edildi. Mesela ülkemizde en meşhur olan şerhi ‘Berîka’ mutasavvıf Şeyh Ebû Saîd el-Hâdimî'nindir fakat Selefîler bu istismardan hiç vazgeçmedi. Çünkü bu topraklarda kendilerini kabul ettirmek ve hatta dinlettirmek için böyle bir paravana ihtiyaçları olduğu muhakkaktı. "Biz demiyoruz sizin imamınız diyor"culuk yaptılar, yapıyorlar. Tarihî süreçte bu istismar o denli bir tesire ulaştı ki birçok kimse İmam Birgivî’yi Selefî veyahud tasavvuf karşıtı olarak bildi. Onu, İbn Teymiyye menhecinde, yolunda zannetti. Fakat imamın hiçbir eserinde İbn Teymiyye’nin ne ismi ne herhangi bir eseri zikredilmediği gibi İmam Birgivî'nin eserlerindeki beyanlar incelendiğinde İbn Teymiyye ile iki zıt kutup oldukları görülecektir. Kaldı ki İbn Teymiyye’nin eserlerine atıflar olsaydı da İmam Birgivî'nin yazdıkları ortada iken bu hakikat değişecek değildir. Yine bu istismarın bir diğer neticesi olarak İmam Birgivî'den bahseden bir kimsenin müspet yahûd menfî yönden imam ile İbn Teymiyye arasında bir münasebete temas etme zarureti hissetmesidir. Doktora tezlerine kadar sıçrayan bu virüs İbn Teymiyye ile herhangi bir münasebeti olmayan İmam Birgivî'yi onu zikretmeden anmayı neredeyse muhal duruma getirmiştir.

Tasavvuf karşıtlığı sebebiyle İmam Birgivî'ye sarılan Selefîlerin trajikomik bir durumu da aslında İbn Teymiyye'yi bile kâmil manada tanımıyor olmalarıdır. Aslında o da Kadirî hırkası giymiş biri idi. Fakat İbn Teymiyye’nin çok sesli, zıt beyanlı ve muğlak üslubu onu tanımayı ve anlamayı zaten zorlaştırmaktadır.

et-Tarikatü’l-Muhammediye’de zikredilen tasavvuf büyüklerini ve bunlara gösterilen tazimi görmeyen Selefîler yine eserin ikinci bölümünü oluşturan itikad bahsinde yazılanları da görmezden gelmektedirler. Mesela cehennemin fenâ bulacağını söyleyen İbn Teymiyye[1] ile cehennemin ebedîliğini iman esası olarak beyan eden İmam Birgivî'yi[2] aynı anda doğru kabul edip sahiplenmek aklı selim bir tavır olabilir mi?

Mücessimeyi âdeta meşrulaştıran İbn Teymiyye ile bunun en küçük kırıntısına tahammül edemeyen İmam Birgivî’yi selef-halef gibi bir kabulle sunmak makul olabilir mi? O ‘Tuhfetü’l-Müsterşidîn fî Beyâni Fırakî Mezâhibî’l-Müslimîn’ isimli mezhepler tarihi eserinde Mücessime’ye, Müşebbihe’ye ve Haddiyye’ye katî bir şekilde tenkitlerde bulunmuştur. Yahûd Peygamber (s.a.v.)’in kabrinin ziyaretine dahi karşı çıkan[3] İbn Teymiyye ile vefatın Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini bitirmediğini beyan eden İmam Birgivî aynı eksendeler denilebilir mi? Tabi burada tasavvufî görüşleri ile itikadî görüşleri arasında bir ayrıma gitme kurnazlığı yapan Selefî cenah onun itikadî beyanlarını hiç zikretmez. Tasavvufî görüşlerinde de zikredildiği gibi aslında herhangi mutabakatları yoktur sadece istismar yoluyla bu intibaı oluşturmaktadırlar.

İmam Birgivî’nin tasavvufun temel esaslarına ve yerleşik kabullerine herhangi bir itirazını bilmiyoruz. Mesela zikri teşvik etmektedir. Bizzat ‘et-Tarikatü’l-Muhammediye’de; "Allah yolcusuna yakışan daima yüce Allah’ı diliyle veya kalbiyle zikretmekten hoşlanmaktır" demektedir. Yine inziva hâlini, “İnsanlarla ve dünya malı ile beraber olmaktan hoşlanmak yerilen bir huydur” sözleriyle tasvip ve teşvik etmektedir. Bununla beraber o tasavvufun pratikteki yanlışlarını ortaya koyarken bunu tasavvufî remz şahsiyetlerden aktarımlarla gerçekleştirmekte ve bunun tasavvufu inkâr değil bilakis ihyâ olduğunu hissettirmektedir. İmam Birgivî’nin kendi döneminde ve hemen sonrasında yazılan biyografilerinde ‘meşâyıh’ zümresinden zikredilmesi de onun kendi çağdaşları tarafından tasavvuf karşıtı olarak anlaşılmadığının en somut delillerindendir.

et-Tarikatü’l-Muhammediye’nin beslendiği kaynaklar incelendiğinde de aslında İmam Birgivî’nin ne tasavvuf karşıtı kimselerden ne de Selefî ekol temsilcilerinden etkilenmesinin söz konusu olmadığı görülecektir. Eserin birincil kaynağı olarak İmam Gazalî’nin ‘İhyâ-u Ulûmi’d-Din’ eseri gelmektedir. Ahlak yönüyle ilgili birçok hususta İhyâ’nın izlerini net bir şekilde görmek mümkündür. Sadece ilmî bir aktarım olarak İhyâ’yı kullanmış olmasından da bahsetmemiz mümkün değildir. Nitekim Hocazâde Abdünnâsir Efendi, imamın günlük yaşantısını anlattığı ‘el-Evradü’l-Birgivîyye’ risalesinde onun rutinleşen kuşluk ve öğle vakitleri arasındaki nafilelerinde İhyâ mütalâasına vakit ayırdığını zikretmektedir.[4] Dolayısıyla İhya imamın sadece ilmî olarak istifade ettiği bir kaynak değil hayatını tanzim etmek için ihtiyatla yöneldiği bir adrestir.

İmam Birgivî'ye atfedilen risalelerin pek çoğu hakikatte ona ait değildir. Bu risalelerin büyük kısmı tasavvufî tenkidlerine itibar kazandırmak isteyenlerin -çoğu Kadızâdelilerin- imama nispet etmesiyle onun olarak bilinmiştir. Mesela, 'Ziyaretü'l-Kubûr' risalesi 19. yy'da basılan iki mecmuada imama atfedilmiştir bundan daha önce herhangi bir kayıtta imama nispeti mevcut değildir. ‘Bid’at ve Müstehâb Kabir Ziyaretleri’ ismiyle Türkçe’ye de tercüme edilen bu çalışmanın hiçbir nüshasında İmam Birgivî’nin ismi geçmemesine ve bir nüshasında da Ahmed Rumî el-Akhisarî’ye aidiyet kaydı yer almasına rağmen Selefîlerin risaleyi imama nispet etme ve onun üzerinden yol alma gayreti hız kesmemiştir.

‘Ravzatü’l-Cennât fî Usûli’l-İ’tikâd’ isimli risale de aslında Bosnalı Hasan Kâfî Akhisarî’nin olup hatalı olarak imama nispet edilmiştir.[5] ‘er-Risale fî’z-Zikri’l-Cehri’ yani cehri zikir ile alakalı risale ise mevcut on bir nüsha içinden iki tanesinde imama nispet edilmektedir. Bu risalenin de Akhisarî’ye ait olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü risalede yer yer İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyım’ın görüşleri yer almaktadır fakat İmam Birgivî’nin aidiyeti sahih hiçbir eserinde iki isimde hiç zikredilmemiştir. İmam Birgivî’ye nispet edilen yüz risale üzerinde inceleme yapan tarihçi Ahmet Kaylı bu risalelerin ancak otuz beş tanesinin sıhhatli bir şekilde İmam Birgivî’ye aidiyetinden bahsedilebileceğini belirtmesi[6] de zikrettiğimiz istismar faaliyetinin bir başka müşahhas delili olmaktadır.

Âlimlerin arkalarında bıraktıkları tek eserleri yazdıkları kitaplar değildir. Bununla birlikte yetiştirdikleri talebeleri ve hayırlı nesilleri de onların eserlerindendir. İş bu zaviyeden bakıldığında ise yine İmam Birgivî hakkında yapılan istismarın aksine bir manzara karşımıza çıkmaktadır. Mesela zaten tasavvuf ehli bir aileden gelen İmam Birgivî’nin büyük oğlu ve talebesi Mustafa Efendi de Nakşibendî tarikatına müntesip bir kimse idi. Bütün bu ahvalin neticesinde teslim edilmelidir ki İmam Birgivî hataya sessiz kalamayan fıtratını tasavvufun aslî görüntüsünü bozan kimselere karşı da göstermiş ve tarikat, şeyh taassubu göstermemiştir. Lakin bu tenkidleri ortaya koyarken o aslında kendi yolunu temiz tutmayı hedeflemiştir diyebiliriz. Fıkıhta Hanefî, itikadda Maturîdî çizgisinden hiç sapmamış ve kendisinden sonra onu istismar ile yansıtılmaya çalışılan ifrat tavrının hep uzağında olmuştur. Bugünde ehl-i insaf her Müslümanın kendi döneminin hatalarına yönelttiği ikazları, âlim vazifesi için zaruret addeden imamın Selefî veyahud başka gruplar elinde istismarına kanmamalıyız. Onu yetkin bir Osmanlı âlimi, nezih bir Maturîdî ve dertli bir sûfî olarak hatırlamak ümmet için zahmet çekmiş bu zahide karşı en gerekli vazifemizdir.



[1] İbn Teymiyye bu iddiasını müdafaa gayesi ile ‘er-Red alâ Men Kale bi’l-Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’ isimli müstakil bir eser telif etmiştir.

[2] Ahmed Kadızâde – Cevhere-i Behiyye-i Ahmediyye fî Şerhi’l-Vasiyyeti’l-Muhammediyye, çev. Faruk Meydan, syf. 139

[3] Kâtip Çelebi – Mîzânü’l-Hakk fî İhtiyâri’l-Ehakk, çev. Süleyman Uludağ, syf. 92-93

[4] Hocazâde Abdünnâsir – el-Evradü’l-Birgivîyye, çev. A. Turan Arslan, İlim ve Sanat-1988, s. 19, syf. 57; Huriye Martı - et-Tarikatü’l-Muhammediye –Muhteva analizi, Kaynakları, Kaynaklık değeri-, syf. 97-98

[5] Emrullah Yüksel – ‘Birgivî’ mad., DİA, c. 6, syf. 194

[6] Ahmet Kaylı – İmam Birgivî’ye Atfedilen Üç Risale Çerçevesinde 16. yy. Osmanlısında Din ve Toplum, TAM, syf. 91

Melikşah Sezen, Furkan Dergisi, 56. nüsha, Ocak-Şubat 2017

  • 1