casino maxi
Alaaddin Kuşçu

Alaaddin Kuşçu

Tüm Yazıları

Alaaddin Kuşçu

« Anadolu, bir mekân, bir coğrafya parçası olmanın ötesinde, her coğrafya parçasının kendine mahsus bir mânâsı olmasına nisbetle, bu mânâyı da hakikatiyle gösterebilmiş bir BEDEN ismidir.»[1]

Bu BEDEN ve taşıdığı ruh, her ne kadar dört yüz yıldır dışarıdan çürütülmeye bakılıp içeriden büzülmeye terk edildi ise de, kanının tortusunda hâlâ yanan varlık hummâsiyle[2] sergilediği Millî Mücâdele hamlesinin ardından kerâmet çapında fikir örgüsünü sergilediği Büyük Doğu-İBDA’sının ardından onun murâdı olan tavır düşüncesini, 15 Temmuz Şahlanışı’nı sergileyebilmiştir. Yani mânâsını hakîkatiyle gösterebilmenin hamlesini çok yakın bir zamanda sergilemiştir. Ümmetin de gözleri önünde yaşanan bu hâdise sonrası BEDEN, küfrün açıktan taarruz hedefi olmaktadır.

Eğer bu BEDEN, 15 Temmuz’u ders bilip kendi özünü ve yemişini kıymetlendiremeyecek, dostları ile düşmanlarını tanıyamayacak olursa maddede bunca terakki adımlarına rağmen hâlâ Firavun ehramlarına taş taşıyan esirlerden farksız hayatını tamamen sonlandıramayacak. İlâhî lütuf içeriden aydınlar aristokrasyasının oluşamaması olayısıyla hâlâ gerçekleştirilemeyen bu oluşlara karşı, dışarıdan, Siyonist Batı’dan gelen hamleler ile oluşun iklimine, Anadolu’nun kendindeki kıymeti görmesine yol açıyor. Bedene ârız aşağılık ukdesini, yılgınlığı, ölgünlüğü, şuursuzluğu tedrîcen gideriyor. Elbette her nimetin olduğu gibi bunun da çile ve ıztırab bedeli ödendiği için… Büyük lütufların büyük çilekeşleri, büyük muztaribleri, büyük kahramanları olur.

«Tarih boyunca nice kavimlerin HARMAN olduğu, nihâyet bugünün moda lafı n’idüğü belirsiz bir “mozaik” lâflamasının dışında, bu İNSAN’a MUTLAK HAKİKAT kisvesini giydirerek DEVLET-İ EBED MÜDDET idealinin BİNEK TAŞI hüviyetine bürünen ANADOLU… Bahsi geçen HARMAN, ne gelip geçen keyfiyetlerin rastgele karışımı, ne bugün varlık iddiasındaki toplulukların rastgele bir “mozaik” lâflamasının karşılığıdır. Kavim veya kültür adı altında anılanların, ne öyle ne böyle oluşu, bizim 1000 senelik HARMAN kasdımızı karşılamıyor.»

ANADOLU HARMANI’nın özünü ve yemişlerini kıymetlendirici dâvâsının mihrak şahsiyeti olan bu iktibasların sâhibi Salih Mirzabeyoğlu da kaderin cilvesi ile Anadolu’nun Devlet-i Ebed Müddet’i taşıyacak tâkatinin teknesinde yoğrulmuş bir şahsiyettir. Hâlid bin Velid (radıyallâhu anh) Hazretleri’ne ulaşan yani necib Arab kavminden olan asılları, Anadolu’ya göç ederek tarihî süreç içinde Arab, Kürd ve Türk içtimâiyyâtı içinde mücerred kahramanlık ahlâkını yaşayan bir soya mensubdur. Bugün Türk dili ve tefekkürü –beylik bir laf olacak ama asırların beklenen hakîkati bu- onun varlığı ile ne kadar iftihâr etse azdır. Bu iftihar, muhâtabın şuur seviyesi arttıkça hâdisenin kerâmet çapının zuhuru ile hayrete dönüşecektir.

HARMAN, işte böyle EL’ler elinde karılmış; maya bütün saffet ve asliyetiyle İslâm olmuştur. Su, tarih, yıldız, insan ve fikirin akar oluşu hikmetine nazaran, bu akışta Anadolu öyle bir demet oluşturmuştur ki, derdiği bu demetin kokusu Saadet Asrı’nın yani bütün saffet ve asliyeti ile İslâm’ın kokusuna en yakın bir koku olmuştur. Bu koku Anadolu Ruhu’nun kendini kıymetlendirebildiği zamanlarda her damlasında bir çiçek deryası saklı, keskin renkli ilâhî bir şurup hâlinde Anadolu’nun semâlarında[3] akıp gidiyordu.

Harman, bir müşterek ahlâkı ifâde etmektedir. Bunun tedârikçileri ise EL sahibleri, kahramanlardır. Bu kahramanlardır ki, Mutlak Hakîkati’n kisvesini evvelâ el’leri ile kendi nefslerine ardından Anadolu’ya giydirmişlerdir. Anadolu’nun serveti, kahramanları ve kahramanlık ahlâkıdır:

«Anadolunun, serveti dışına vurmuş bazı memleketler gibi öyle şusu, busu, madeni, altını, elması, çetiri, filanı, fişmanı yoktur.

Fakat onda öyle bir maden var ki hiçbir yerde misli yok…

Ruhu!..

Bu ruhu anlatmaya ne lüzum var? Sonsuz hasretin, gurbetin, hüznün, saffetin, bekâretin, fedakârlığın, çilenin, tevekkülün, tek kelimeyle muhteşem bir mistikanın [tasavvuf] ruhu…»[4]

“Harman”ın ardından ele alınması gereken ibâre “BİNEK TAŞI”:

«DEVLET-İ EBED MÜDDET idealinin BİNEK TAŞI olmuş ANADOLU, tahdidi bir mekân mânâsı taşımadan…»[5] Anadolu’nun mücerred bir ahlâk, bir fikir belirten özü-muhtevâsı zirve aksiyonunu İstanbul’da idrâk etmiş ve Hilâfet’in bu câmî [cem edici-toplayıcı] şehri, bilhassa Yavuz Sultan Selim Han’ın Osmanlı’yı İslâm’ın can evi yapması ile Anadolu’yu, Anadolu’nun varoluş sevincini, ümmete “BEŞERÎ MODEL[6] sunar duruma gelmiştir.

«PEYGAMBER sözüyle işâretlenmiş belde İSTANBUL, bütün bir ANADOLU, RUMELİ yakası ile, bu bedenin yayıldığı ARAB âlemi, AFRİKA ve mahzun kalmış ASYA, “sen kimlerdensin?” dendiğinde alınan cevaba gönül rahatlığıyla “ben de!” dercesine İMAN akrabalığının, hem olunabilen, hem de olunması gereken bir mânânın toplayıcı adresini vermiştir. » Bilhassa Hind’deki Babür hilâfetinin[7] ardından asıl olmasının yanında tek hüviyeti ile de Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han devrinde idrâk edilen Hilâfet, artık bu beşerî modelin, ümmetin îman akrabalığının tek toplayıcı adresi olmuştur.

Bu devirde binlerce isimsiz Sudanlı Musa, Peşaverli Abdurrahman vardır, Millî Mücâdele yıllarında kendileri aç iken onbinlerce altını Anadolu’ya gönderecek cömertlik ötesi tavırları ve teşkilâtçılığı ile Türkistan Müslümanları, yine Anadolu’yu desteklemek için Hind Müslümanları’nın târife gelmez bir hareketlerinin remzi olarak, oğlunu Anadolu’ya kurban eden, Anadolu’ya yardım parası için satan Hindli anne… Anadolu, îman akrabalığının toplayıcı adresi… İsmail Hakkı Bursevî (kuddise sırruh) Hazretleri’nin buyurduğu gibi Allah-u Teâlâ’nın “Câmî” ism-i şerîfinin mazhârı İstanbul! Saadet Asrı kokusunun attar dükkânı… Mısırlı Osmanlı tarihçisi ve mütefekkir Prof. Muhammed Harb, Osmanlı’nın tarihteki tüm İslâmî mirâsın kemâllerini cem eden bir medeniyet inşâ ettiğini anlatır.

«Beylik kavim ismi hâlinde kendini ne hissedersen hisset, ne türden melez olursan ol, oradan mekânı ANADOLU olan İSLÂMÎ hüviyete su taşı. MUTLAKA. Demek ki, bizim sözünü ettiğimiz ANADOLUCULUK, ne kendini bir keyfiyet ve kültür ifâdesine kavuşturabilen, ne de çerçöpler gibi kendini ifâde edemeyen kavim ve kavimsizler mozaiği değil, tek başına ve âlâ olmaya niyetli bir İNSAN tipinin de tarif edenidir… Fikrimizin ulaştığı her yer, bedende uzuv, tecelli eden ruh, ANADOLUDUR[8]

Âlâ olmaya niyetli bir insan tipinin târif edenidir, zîra, İnsanlığın Gâyesi ve Peygamberliğin Ufku (sallallâhu aleyhi vesellem) Hazretleri’nin sünnetini asırlarca, bidatsiz yaşama aksiyonunun-amelinin ocağı olmuştur. Anadolu’nun kapısını ardına kadar açan Sultan Alparslan da bu hakîkate binâen «Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bidat nedir bilmeyiz. Allah bunun için bizi aziz kıldı.» demiştir.

Anadolulu, temiz Ehli Sünnet ve’l Cemaat îtikâdının sarsılmaz taşıyıcısı ve tatbikçisi olmuştur. Osmanoğulları Hânedânı da bu îtikâdın koruyucu ve yayıcıları olmuşlardır. Böylece ferd, toplum ve devlet pratiklerinin irfânı mîrâsında Anadolu, bugünün İslâm âlemine nisbetle en büyük pay sâhibidir. Bunun içindir ki, sözgelimi Vehhabi olan Körfez ülkelerinin kimi “kadı”ları, önlerine gelen yeni fıkhî meselelere kendi “kaynak”larında cevab bulamadıkları için Hanefî mezhebinin fıkıh kitablarından hükümler getirdiklerini bildirmektedirler. Zîra Hanefî mezhebi, aksiyon derinliği ve çerçevesi en geniş mezhebdir.

Anadolu irfânının şekillenmesi ve fikirde kemâlli ifâdesi Hanefî mezhebi ve Nakşibendî tarikati ile olmuştur. Hanefîlik yukarıda görüldüğü üzere Kemalpaşaoğlu, İmam Birgivî, Şeyhülİslâm Ebussuud Efendi (rahmetullâhi aleyhim ecmâin) gibi büyük âlimler ile cihan devletinin meselelerini hâllederken, Nakşibendîler, geç denebilir bir sürede yerleştikleri Anadolu topraklarında diğer tarikatlerin bilhassa 19. asırda özleri çekilir ve yemişleri tek tüke düşer iken söğütten ormancasına Anadolu’yu yeşil nûra gark eden mânâ fâtihleri olmuştur. Tanzimat ile berâber devlet nizam ve adâletinden yana öksüzlüğü iyice beliren bir çocuk gibi kimsesiz Anadolu’nun, başını okşayanı, maddede ve mânâda velîleri, Nakşibendî büyükleri idi. Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han her ne kadar devletin çökmesinin geciktiricisi olarak sahnede yer almış ise de, bu asrın Ulu Hakan’a da olmak üzere, sahici tasarruf edicileri sahne ardındaki Nakşibendîler olmuştur. Furkan’ın bir önceki sayısında bu mevzular ele alınmıştı.

Devlet-i Ebed Müddet anlayışı da Hanefî mezhebi ve Nakşibendî tarikati ile kâim ve dâimdir. Bunu kendisi Şâfiî bir Nakşibendî şeyhi olan Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (kuddise sırruh) şöyle ifâde etmektedir: «Âhir zamanda tarikatlerden Nakşibendîlik, mezheplerden de Hanefîlik kalacak.»

Şöyle bir düz mantık ile düşünülürse bugün İslâm âleminin liderliğine Türkiye değil de örneğin Harameyn’e hükmettikleri ve çokça da paraları oldu için Suud’un yâhud daha kaliteli ve çok âlimi olmasına nazaran Hind-Pakistan’ın yakıştırılmaları gerekirdi. Oysa, maalesef bu ülkelerin kendi iç muvaffâkiyetleri bile pek çok mesele barındırmaktadır. Mesele sadece mekân, ibâre ve para işi değildir. Bu iş tasavvuf rûhunun, Nakşî ruhunun “câmî-ül hikem” sırrına ilişiktir. Bilhassa Nakşibendî-Hâlidîlik ile 19. asırda derinliğine ve genişliğine madde ve mânâ tasarrufu artan Nakşîlik, tüm İslâm âlemini Câmî İstanbul’a bağlamışlardır. Böylece ümmet dîn ü devlet şuurunun ve himmetinin menbâını Anadolu bilmiştir.

Büyük müceddid[yenileyici] Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han’dan sonra Anadolu, devlet ve aydınlar tarafından gereken kıymetlendirmeyi görememiş, Millî Mücâdele gasb edilmiş ve dîn ü devlet şuuru, ruh eşkiyâsının kurduğu şekâvet rejimi tarafından gömülmeye çalışılmıştır. Tersinden olarak da, dün dîn ü devlet şuurunun yayıldığı Anadolu’dan, Kemalizm’in taklîdi şeklinde küfür ve nifak maketi modelleri İslâm âleminin kukla rejimlerine sunulur olmuştur.

Hemen hepsi, kaidesi (halkı) imân ve zirvesi (idârecisi) küfürden başka bir şey olmayan ehramlara benzer bu devletçikler içinden ülkesini İslâmî bir devlet hüviyetine ulaştırmak için gerçek mânâsı ile cehd eden tek kişi Pakistan Devlet Başkanı Ziyâ-ül Hak olmuştu. Bu hususta Hind-Pakistan’ın dünyaca meşhur İslâm âlimlerinden yardım isteyen Ziyâ-ül Hak netîcenin bir türlü alınamadığını şöyle bildirmişti: «Şu İslam Âlimleri Komisyonu’nun haline bakın: Yıllardan beri bir anayasayı hazırlayamadılar. Devamlı birbirleriyle cedelleşiyorlar. Bu yüzden de beni suçluyorsunuz. Ama şimdi, Ziya ül Hak size son defa söz veriyor: Allah’a yemin ederim ki ben, bu ülkede bir İslami anayasayı hazırlatıp uygulamaya koymadan bu hayata gözlerimi yummayacağım.»[9] Ziyâ-ül Hak bu sözlerin ardından iki ay sonra Yahudi istihbarat servisi Mossad eli ile uçağı düşürülerek şehîd edildi.

Yukarıda söylediğimiz gibi dâvâ sadece ilim meselesi, ibâre meselesi değildir. Bu dâvâ şuur meselesidir. Nitekim Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi (kuddise sırruh) Hazretleri –ki ülkemizdeki onlarca, yüzlerce medresenin kurucu şahsiyetidir- şu ifâdelerle muhtâc olunanın ne olduğu bildirmiştir: «İlim sâhibi oluyorsunuz ama şuur sâhibi olamıyorsunuz.»

Bütün mesele budur ve inanıyorum ki, ömür sürebilse idi eğer, -Allah-u âlem- sırf samîmî olduğu için Mevlâ Teâlâ, Ziyâ-ül Hak’ı, «Pakistan, Türkiye'nin doğudaki bir vilâyetidir. Ben bu vilâyetin cumhurbaşkanı emrindeki vâlisiyim diyen Ziyâ-ül Hak’ı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ile, Büyük Doğu-İBDA ile buluşturabilirdi. Zîra Ziyâ-ül Hak’ın Hind ve Pakistan âlimlerinde bulamadığı –hatta âlimlerden birinin bu çalışmalar esnâsında yani “İslâmî bir devlet nasıl olur?”un cevâbını ararken kalbî ve zihnî yorgunluktan şehîd olduğu söylenir- Büyük Doğu-İBDA’dır.

Bugün ümmetin artık âşikâr olan durumu, Büyük Doğu-İBDA’nın temel tezi olan «Bizde bozulan bir şeyin bütün İslâm dünyasında bozulmaya mahkûm olduğu ve ancak Türkiye’de düzelirse her yerde kıvâmını bulacağı hikmetini»[10] ifâdelendirmektedir. Bunu Patani’nin köyündeki anne, Malezyalı avukat, Sibiryalı geyik çobanı, annesinin İstanbul ismini verdiği Afrikalı küçük kız ve Bosnalı barmen de bilmektedir. Bu bilgi ve ümidin evvelâ Anadolu’da sonra İslâm âleminde şuurlandırılması gerekmektedir. Hâdiseler ve şartlar çağın İBDA Çağı olduğunu bestelemektedir. Bu korodan bir yüksek ses olarak görülmeli Erdoğan’ın şu sözleri: “76 milyon hep birlikte Büyük Doğu’yu kuracağız.” “Büyük Türkiye’nin mîmârı Üstad Necib Fazıl’dır.” “Yapmamız gereken tek şey, Kur’an’a, Sünnet-i Seniyye’ye, EHL-İ SÜNNET GELENEĞİ’ne, sahip olduğumuz müktesebâta ve bunların ışığında birliğimize, beraberliğimize, kardeşliğimize yeniden sarılmaktır.”

Siyonist Batı’nın murâdı bizi Kur’an’dan ve Sünnet’den ayırmak, böylece bizi çürütmek, İslâmî ruh nescinden[doku] ayırmak ve çökertmekti.[11] Fakat 1943 tarihinde Üstad Necib Fâzıl’ın üzerindeki tuğrası Nakşibendî Şeyhi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (kuddise sırruh) Hazretleri’ne ait olan Büyük Doğu İdeolocyası, evvela Anadolu ve sonra bütün İslâm dünyası adına, makus talihin dönme habercisi olması bakımından misilsiz bir eşik taşı ve başlangıç[12] olmuştur. İslâmî ruh nescinin, beşeriyete model dokumanın tezgâhı: Büyük Doğu-İBDA…

Büyük Doğu-İBDA fikriyâtı da böylece yığınların katılıp cevherleşeceği cevher[13] keyfiyetidir. Bunu söylerken insanları şu derneğe, bu vakfa, o bilmem ne’ye davet etmiyoruz. Mücerred bir fikriyâta, onun kitâbiyâtına, aksiyon ve ahlâkına dâvet ediyoruz. Şuura davet ediyoruz:

«Onu bulması için, şuna veya buna bağlanması değil, mücerret bir hasletle yanması, yeter!

Sadece şuur!

Hasret, vuslatın yarısıdır. İste ki olsun!»[14]



[1] Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi – “Tarih”, s. 407

[2] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, s. 558

[3] Necib Fazıl, Hakîm Kulundan Dinlediklerim, s. 250

[4] Necib Fazıl, Çerçeve 2, s. 174

[5] Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi – “Tarih”, s. 408

[6] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, s. 191

[7] Timur’un soyundan Babür Şah’ın kurduğu ve 1526-1858 arasında hüküm süren Babürlüler Devleti de, her ne kadar Osmanlı kadar kemâlli ifâde belirtmese de bir halifelik iddiâsı güden ve bu tavrı âlimlerce makbul karşılanan devletti. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (kuddise sırruh) Hazretleri de Babürlüler’in hilâfet sâhibi olduğunu belirtmişlerdir.

[8] Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi – “Tarih”, s. 408

[9] Doç. Dr. Cihan Özdemir, Ziya ül Hak niçin öldürüldü?, Diriliş Postası, 3 Nisan 2017

[10] Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, s. 39

[11] age, s. 47

[12] age, s. 54

[13] age, s. 49

[14] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, s. 554

Bu makale Furkan Dergisi'nin 58. nüshasında (Haziran-Temmuz 2017) yayımlanmıştır.

  • 1