Üstad Necip Fazıl Kısakürek

ÜSTAD NECİP FAZIL

CİĞERE DEĞEN ÜRPERTİ

           

Üstad'ın kalbinde mârifet nuru... Gaibi kurcalıyor... Çilenin binbir rengi ile tanışmanın verdiği

kuvvet, devlere saldırmasına sebeb... Yaşayıp yaşamadığı belli değil... Burada iken orada olma hakikatinin girdabında, başka âlemlere âşina olmayanların sıkıntısını çekiyor.

 

Dışarıdan bakanların anlamadığı hâl. "Sûretler olmadan mânâlar anlaşılmaz"; evet... Ama birde şu var, "Zevkten meydana gelen mânâyı kelâm nasıl anlatsın?"... Üstad derdini anlatamıyor.

“Bunca eser derdine derman niyetiyle harmanlanmadı mı” diyebilirsiniz. Doğru. Fakat, eserlerinin "mârifet nûru" çerçevesinde ne kadar anlaşıldığına bakmalıyız.

 

Sözüm ona "bilim"in akılla harmanlanarak tırmandığı yükseklerde(!) şu yüksekliği kim ne kadar kabul eder veya anlar?

 

"Anneannem" diyor Üstad, "Şu, annem 14-15'lik bir bakireyken evlenişinde anlattığım, Aksaray’daki ahşap evin eğri büğrü cinlere karışmış kahramanı... Beş vakit namazında ve her ân Allah ve Resûlûnün bahsinde yaşayan; ve günün 24 saatini ya ağlamak, ya düşünmek, ya dua etmekle geçiren mübarek kadın... Ayak parmağından saçına dek kar gibi beyaz tülbent kokan, kemik üzerine deri cilâsı çekilmiş kadar zayıf, çocuklarına delice düşkün, tek başına oturduğu köşelerde bile saçı başı örtülü, yalnız Kur'ân okumayı bilen ve Allah'ın kelâmından başka hiç bir yerde harflere nazar etmemiş olan örnek kadın benim için ne büyük mesele... Ama ne yapayım ki, bahsinin yeri bu kadar...

Bir gün dalgın dalgın pencereden bakışını gördüğüm ümmî kadına sormuştum:

- Anneanne ne düşünüyorsun?

Cevab vermişti:

- Allah’ı düşünüyorum! Ne düşüneceğim?

Ciğerime kadar ürpermiş  ve kendi kendime demiştim:

- Keşke bizim ilmimiz, bunun ümmîliğinin ayak tozuna erişebilse...

Paydos! Bu kadınların nesli kurutulmuştur!"

"O ve Ben" isimli eserinden naklettiğimiz bu satırların, ciğerine kadar ürpermiş Üstad'a nisbeti ne ola ki? Nasıl ola ki? Aklı paso hâline getirip bir kenara fırlatıp atmış bu aşk adamının söylediklerini hangi mârifetimizle anlayabiliriz ki; anlayabildik ki? İddiası kolay, ıspatı deveye hendek atlatmaktan zor bu meselenin muhatabı olanlar, olma gayreti içinde olanlar şu harikulâde iki tasvire dikkat etsinler:

Ali Cenkçi Hoca: "Necib Fazıl, Allah’ın, dinini savunması için meydan yerine attığı adamdır."

Ve, Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi Hazretleri'nin, Üstad'ı evinde ziyaret ettikten sonra yanındakilere söylediği söz: "Dünya bir portakal gibi avuçlarının içinde".

Hadi bakalım! Anlayanlar beri gelsin! Nasreddin Hoca Hazretleri'nin ifâdesiyle, “Anlayanlar anlamayanlara anlatsın” diyeceğiz ama hangimiz anladık ki! Yürüyen Büyük Doğu'nun sahibi, Fikir Sultanı Salih Mirzabeyoğlu da olmasaydı, ömrümüzü Üstad'a güzellemeler yaparak geçirecektik. Şükür ki Üstad aradığı genç'ini buldu da, O’nun vesilesiyle Üstad'ı anlamadığımızı anladık.

Anlayanların ordulaşmasıyla Üstad'ın ruhunu şâd etmenin yollarını zorlamalıyız. O'nun ifâdesiyle, "Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var”... Anlamamanın, anlayamamanın,"mutlak tevhid mümkün değildir" hikmeti çerçevesinde anlamak olduğunu anlayanlar bir adım öne çıkarak, O'nun fikrinin mihmandarı olsunlar; olmalılar, olmalıyız.

 

AH ÇEKEN ADAM

Ah çeken adam. Esrar küpü. Allah'ın, dinini savunması için meydan yerine atacağı ADAMI istikametlendirecek el. Zaman akıyor... Üstad zamanın elinde oyuncak. Zaman elinde oyuncak olan veli kemendini atmış bekliyor... "Zamanın mahkûmu"na gönderilen elçi sefinede yolcu. Âşık'a, divaneye, MÂŞUK'unun adresini bildirecek.

Üstad anlatıyor:

"Öteden beri meczubu olduğum «mechul» zevki ve esrar sezişi imdadıma yetişti:

- Bu gayet basit, dört köşe görünüşlü adam sakın bir sır küpü olmasın?.. Yoksa hayatımı dolduran sıkıntılı «malûm»ların ufkunda yeni bir tecelli mi?

Hissimin tam bu noktasında adam buna:

- Birbirimizi selâmlayalım...

Dedikten sonra müslümanca selâm verdi. Selâmını, aynı kelimelerin karşılığıyla aldım. Konuşmaya başladı. İsmini, cismini, işini, mesleğini, bildirmek zahmetine düşmeden konuştu. Sanki o, ismiyle ve cismiyle, mücerret mânâda Abdullahdı;

Allah'ın kulu... Hepimiz gibi...

Yolcular Üsküdar'a çıkmaya başlarken girdiği bahsi vapur kalkarken hülâsanlandırmıştı:

Din, İslâmiyet... Dine bağlılık günden güne zayıflıyor. Herkes gaflette... Ecel de her an tepemizde... Ölüm ânının dehşeti... Bir günahkara ait korkunç ölüm sahnesi...

Böyle şeyler anlattı ve mümkün olduğu kadar basit anlattı. Bütün bir «malûm»lar zinciri... Bu zinciri çekti, durdu.

Sıkılıyor muydum? Hayır! Bir şey, bir netice bekliyordum.

Vapur, Kuzguncuk’a doğru yol alıyor, kar durmuş... Üzerlerinde tek tük ışıklar yananan yalı pencereleri... Kimbilir bu evlerin içinde neler dönüyor?

Adam hep anlatmakta... Hâlî ve anlataşı da bir kabuk kadar sert ve cevhersiz. Zaten anlattığı şeyler de işin kabuk tarafı. Ama cevher, kabuğun içinde... O, bu cevherden habersiz gibi...

Yoksa bana öğüt vermek mi istiyor:

- Genç adam! Aklını başını devşir! Bütün havvailikleri bırak! Hemen ibadete başla! Dinin bütün emirlerini yerine getir! Aradığın ruh, bu yalçın emirlerin ötesinde. Ve onlar sımsıkı, birbirine kenetli... Emirlere bağlan ve olmaya çalış!

Böyle mi demek istiyor?

Fakat büyük lezzetten koku almaksızın kabuğa yapışmayı anlamayan ve onun içinde saklı cevheri göremeyen kör nefs, ille işi kurcalamak gayretinde...

Hemen tasavvuf bahsini açtım. Çocukluğumun ve gençliğimin, yalnız bandrol bilgisi hâlinde birkaç kelimesini ezberlediği ve nimetleri hep kavanozun camı üzerinden yaladığı büyük dava...

Adam, bu bahiste, ah çeker gibi bir tavır aldı ve fazla konuşmadı. Dâvanın yanından, önünden, arkasından dolanır gibi lâflar etti.

Dilinin altında birşeyler saklar gibiydi. Benim bütün merakım da o...

Nihayet bandrol bilgisinin klişeleşmiş en yaman meselesini öne sürüverdim:

- Zamanında irşada ehliyetli bir kimse var mı? Böyle birini tanıyor musunuz?

Güldü.

Vapur Kuzguncuğa yanaşıyor.          

Sordu:

- Kuzguncuk’a mı çıkacaksınız?

- Hayır, dedim; Beylerbeyi'nde oturuyoruz. Ya siz?

- Ben Çengelköyü’ne gidiyorum. Beylerbeyi'ne kadar konuşabiliriz.

- Buyurunuz!

- Zamanımızda böyle bir kimse var... Böyle bir kimse değil, büyük bir kimse var...

- Ne diyorsunuz?

- Evet!..

Atıldım:

- Onu nerede görebilirim?..

O, gayet sakin, bildirdi:

- Beyoğlu’nda, Ağacamiinde... Cumalar, orada ders verir.

- İsmi?

- Abdulhakim Efendi Hazretleri...

- Nasıl bir zat?

- Görürsünüz !.. Orada dinleyecekleriniz halk için, nâs için söylenen sözler... Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!..

Dona kaldım. Adam, âdeta değişmiş, tebessümü derinleşmiş, bana bakıyor.

Bir zar deliniyordu. Altından, muazzam, kâinat çapında muazzam bir vaadin adresi çıkıyordu.

Hep, hep klişe ezberciliği hâlinde tanığım bir sıfatın, müşâhhas, gözle görülür, elle tutulur zatı... Bir veli, bir mürşit, bir rehber...

Öylesine donmuştum ki, artık adamcağızın anlattıklarını dinleyemez hâle gelmiştim.

Biletçinin sesi.

- Beylerbeyi!

Adam, verdiği adresi aynı kelimelerle tekrarladı; ve çımacının «yürüyelim» nârası üzerine mırıldandı :

- Güle güle, selâmetle...

İskeleye son ayak basan, bendim." (O ve Ben, s. 83-86)

Evet, Âşık'a Maşuk 'un adresini bildiren "sır adam ","Allah'ın kulu",mechule doğru akıp gitti.Fakat,meselenin büyük kısmını halletmiş olarak.

Şimdi.

Üstad'ı tanıyabilmek, O’nun mânâsını koruyabilmek için, herbirimizin bizi mâşukumuza ulaştıracak SIR ADAM'lara ihtiyacımız olduğu hakikatine nüfuz edemezsek, bilelim ki, her senenin Mayıs ayında Üstad'ı anıyoruz niyeti ile  O'nun ruhûnu muazzeb etmeye devam edeceğiz. O değil miydi, “Âdi pohpohlamalardan hoşlanmıyorum” diyen...

O’nu tanımak isteyen, O2nun Efendisini tanımalı.Ve, efendiler silsilesindeki halkaları takib ederek Kâinatın efendisine ulaşmalı. Oraya ulaşanlar, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi Hazretleri'nin deyişiyle, pergelin bir ayağını sabit kılmış olurlar ki, diğer ayağı ile kâinat çapında daireler çizmeye muvaffak olabilirler. Dünya avucunun içinde portakal hükmünde olan Üstad, bu mânânın terennümünü bize intikal ettirebilmek için olmadık çilelere katlandı.

Ya biz!

Okusakta olur, okumasakta... Anlasakta olur anlamasakta... Evet, bu bilgi kirliliğinde böyle düşünmek bize gîran gelmiyor. Zâten okuyanlarımızda, ya Necib Fazıl uzmanı(!)oluyor veya kıskançlığından tenkit budalası. Ne tuhaf!

Dışımızdaki durum daha da vahim .

Marksist şair Can Yücel'e bir ropörtajda soruyorlar:

- Sol Necib Fazıl'ı neden okumuyor?

Cevab:

- Sol'da Necib Fazıl'ı anlayacak adam mı var; hepsi dangalak!

Biz Can Yücel 'in nakilcisiyiz, gerisi, kendilerine laf atana cevab haklarıyla ilgili... Fakat, laf aramızda kaydıyla belirtelim; Allah aşkına, bizim kesimde de Üstad'ı doğru dürüst anlayan kaç kişi var?     

 

DEVLETE DOĞRU

Üstad, yaradılış gâyesi peşinde arzı arşınlıyor. Üstün haberciye ulaşma şevki müthiş. Ama, nasıl olacak? Ressam arkadaşıyla bir vesile ile Beyoğlu’ndalar. O gün Cuma olduğunu hatırlıyor. Arkadaşına saati sorup doğruca Ağacamiine Cumaya koşuyorlar. Arkadaşı, “Polis olduğumuzu zannedip şübhelenmesin” deyince, Üstad:

- “Yanılıyorsun” diye haykırdım; “eğer aradığımız haberciyse bir bakışta bizi anlar. Değilse, zaten bize lüzûmu yok... İstediği kadar şübhe etsin.”

Şeklinde cevablıyor.

Ressam arkadaşıyla üstün haberciyi aramak peşinde, kendi ifadesiyle, “Türlü (paradoks)lar içinde cambazlık” ediyorlar. Fransız şair Rembo'nun iki mısraı dillerinde:

"Şeref, üstün haberciye,

Üstün haberciye, şeref!"

Şöyle diyor:

“Şiirde, işte bu mânâda bir habercilik, her zerrede bin nakış pırıldatan vahdetten işaretler kapma işi... Yoksa üstün haberci, ancak Peygamberler...Ve emrinde veli...”

Ve, devlete yaklaşıyor. Veli'nin gölgesine cesedini bir atabilse, devlet zûhur edecek. Şöyle devam ediyor:

"- Vaktimiz gelmişti.

Yanlarına sokulduk.

Başlarını kaldırıp o anlatılmaz gözlerini üzerimize diktiler.

Ben atıldım:

- Affınızı rica ederim efendim; ellerinizden öpmek saadetine erebilir miyiz?

Gözleri, gözleri, daima baktığı şeylerin ilerisindeki, ötesindeki bir «görünmez»e bakan gözleri üzerimizde...

Baktılar, baktılar ve ne gördülerse gördüler.

«-Biz Eyüpsultan'da oturuyoruz, dediler; Gümüşsuyu’nda ne zaman isterseniz buyurun!»

Devlet!..

Evlerine, yuvalarına çağırılıyorduk.

Kabul edilmiştik.

Ama henüz, iç içe giden iç daireye değil... Dış daireye, güvenilir insanlara mahsus ilk sohbet, konuşma dairesine, avluya...

Kim bilir?

Uzandığım, esmer, zarif ve incecik parmaklı eli bir can kurtarana yapışırcasına kapıp öptüm." (O ve Ben, s.95)

Üstad'ı tanımak mı istiyoruz?

O'nun henüz dış daireye kabul edilmesinden duyduğu şevki anlamalıyız önce... Sonra da, iç daireye, “HAS ODA”ya girdiğini ve o odanın "mânâ iklimlerinde" ne HALLER yaşadığını idrâk  etmeliyiz... Kalemine bereket huzura kabul edildikten sonra gelmiştir; kendisi böyle ifade ediyor... Anlıyoruz ki, Allah'ın meydan yerine attığı ADAM sahibsiz değildir...Ve, bu yola revân olmadan Üstad'ı anlamak mümkün değildir.

Ve, mümkün değil O’nu tanımak, O’nun geçtiği kapıları geçmeden.

"Geçilmez" şiirinde bu sırrın ifşaında bulunuyor ki, zorluğunu bin bir çileyle geçtiği bu yolun Ana Caddesi'ne çıkışın formulünü sunuyor:

Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

Eşten, dostdan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;

Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,

Bütün fâni lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün?

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi,

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun ne öğrendin, ne bildinse berhevâ;

Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;

İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!

 

Üstad bunları herhâlde lâf olsun kâbilinden yazmadı. Köklerine indiği bu hakikatler, dünyayı beş pula satacak çizgide hayâtını idame ettirmesini gerektirdi. Bundan çekinmedi. Üstad'ı tanıyabilmemiz için bu köklere inerek, sözkonusu fedâkârlıklara soyunmamız gerekiyor. Yoksa bir Mayıs ayını daha Üstad terâneleriyle geçirmekten öte bir şey yapmış olmayız. Ve zaten Üstad da bu durum karşısında herhalde TEŞRİF ETMEZ!

 

KARŞILAŞMA

“Unsur üstü mânâ”ya ermeden ERENLER taifesini anlamak ne mümkün! Dolayısıyla da kendini anlamak. O tabibler ki, müslümanı kıylükalden kurtarır. Dedikodu canbazlığından uzaklaştırır. Üstad'ın ÜSTADLIĞI, ilmin dedikodusundan kurtulmuş Allah Dostu 'nun eteğine sarılmasıyla mümkün oldu. Nasibi olmayan ressam arkadaşı, hem de kıymetli bir paşanın yakını

iken, o eteğe sarılmamanın bedbahtlığına düştü. Hayatı değilse de, hayatın gayesini ıskaladı.

Üstad'ın mürşidiyle karşılaşması ve çarpılma sahnesi,iliklerimize işlercesine idrâkimize yerleşirse, belki biraz tanımış oluruz Üstadı.

O ve Ben'de anlatıyor:

“Bana sordular:

«-Siz tasavvuftan birşeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitab oldu mu?»

Bahriye mektebindeki hatıramı anlattım. (Semeratül Fuad) ve (Divan-ı Nakşi)yi söyledim. Son zamanlarda da, karıştırdığım (Marifetname)... Nakşi divanının kimin olduğu sualine cevab veremedim.

İşte, ateşten harflerle beynimi dağlayarak söyledikleri ilk fikir:

«-Bu iş kitabla olmaz. Akılla da olmaz... Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?»

Sualine karşı, Abidin Dino, iyi Türkçe bilmediğini, kültürünün daha ziyade Fransızcaya bağlı olduğunu ve İslâm tasavvufuna ait bir kaç Fransızca kitab olduğunu söyledi. «Bekâ» ile «Fena»yı, (baka) ve (fana) diye heceleyerek, Fransızca bir kitabtan gördüğü ve gösterdiği oyuncak klişeleri sıraladı.

Derin derin dinlediler; «bekâ» ile «fenâ»yı ele aldılar ve kalbin bir mertebesine ait «fenâ»da:

«-O zaman istikâmet, cihet diye bir şey kalmaz insanda.. »

Buyurdular.

Henüz idrakım, işin şiirine ve dış estetiğine bağlı olarak, insanoğlunda madde, mesafe, hacim, mekân emniyetini allak-bullak eden bu oluş, ideal dünyanın şartlarından biri şeklinde hayâlimi öyle kavradı ki, zaman ve mekân temasını kaybeder gibi oldum ve artık tek laf etmeksizin kendilerine mıhlandım.

Konuştular; şu veye bu vesileyle hep konuştular. O ahengi belirsiz, ağlamaklı sesi; ve rengi mechulü kucaklayıcı gözlerle konuştular.

Belki üç, belki beş saat süren o günden, o günkü konuşmalardan hatırladığım yalnız bir ahenk çağlayanı. Başka hiç bir şey bilmiyorum. Sonra sonra seyrek te olsa dokuz yıl süren temaslarım içinde, bahislerin hemen bütün köprü başlarını kelimesi kelimesine hatırlıyorum da o günden, o günkü konuşmalardan bende (kloroform) tesiri gibi bir kendimden geçme hissimden başka bi şey hatırlamıyorum.

Kaçta gitmiştik? Bilmiyorum! Öğle vakti miydi, ikindi miydi? Bilmiyorum! Çıktığımız zaman akşam olmuş, karanlık, bir seccade gibi Eyüb'ün üstüne atılmıştı.

Evet; akşam, Eyüb'ün üstüne bir seccade gibi bir hamlede düştü sandım. Evden çıkıp etrafıma bakınca akşamın farkına vardım da ondan. Sade akşamın mı? Kendimin, nerede olduğumun, nereden gelip nereye gittiğiminde...

Öylesine kendimden geçmiş, bayılmıştım. Bu, kelimelerin üstünde bir tesirdi. O, ahengi belirsiz, ağlamaklı ses; ve rengi mechul, kucaklayıcı gözlerden bana bir şey geçmiş, ruhuma bir buğu yayılmış ve beni yere semişti. Zaten bütün dâva, irşad davası, erdiricilik sanatı  işte o «şey» de...

Gerisi dedikodu...

İki tarafı mezar, dar yoldan kaçarcasına inerken o «şey»in beni büsbütün kapladığını duyuyordum. Arkadaşım, nasibsiz arkadaşımda o ân için benimkine yakın bir tesir altında kalmış olacak ki, konuşmayı, anlatmayı, fikir kesip biçmeyi çok çirkin bulan bir sesişle susuyor ve başı önünde beni takib ediyordu.

Eyüb vapurunda karşı karşıya oturuncaya kadar sükutumuz ve kendi içinde kalışımız devam etti. Nihayet Eyüb vapurunda, belki de vapurun yeğane iki yolcusu halinde karşı karşıya geçince gözlerimiz birden bire kapışıverdi:

- Ne dersin Abidin?

- Müthiş!..

- Konuşurken, söylediğinden ilersini belirten, bakarken baktığının ötesini ifade eden müthiş bir ermiş...

- Sus, müthiş! Sus, izah etme!

- Ya o muazzam edeb? Kıpırdamadan, en küçük bir insiyakîlik göstermeden, en basit başı boş hareketlerin en tabiisine bile düşmeden, her an en büyük bir huzur belirtici o heybet?..

- Sus, sus!

Ve ellerimizde, bize evde hediye edilen, Efendi Hazretleri’nin «Er Riyazet-üt Tasavvufiyye»

isimli eserinden birer nüsha... Ne akılla, ne de akılsız erişilmesi mümkün olan gayenin akla hitab ettiği kadarı ile, kalemlerinden dökülme bahisleri...

İzah ne mümkün...

HİÇ YEMEĞİN LEZZETİ ÇATAL BIÇAKLA ARANIP BULUNABİLİR Mİ?.. Üstad fikirde ve fiilde ne lezzet bulduysa bu yolda buldu. O’nu tanımak isteyenlerin de bu yoldan nasibli olmaları elzemdir. Aksi taktirde, ölüm yıldönümlerinde kabr-i şerifîne çelenk koymaktan da haya etmez durumlara düşeriz. Zâhir bâtın dengesi kurulmadıkça Üstad misâli büyük kahramanlar kolay kolay anlaşılmazlar. Onlar, en zâhir meselelerde bile, temas ettikleri zâhirin, bâtınına işaret edici bir hamleyi mutlaka ifade ederler. Bu hamleleri dikkatle takib etmektir ki, Üstad'ın peşinden gitmeyi kolylaştırır. Aksi taktirde, oku oku; nereye kadar? Üstad'ın Mürşidi karşısındaki ürpertileri boşuna olmadığına göre, hâdiseye dikkatle bakmalıyız...

Üstad fırtınalı adam. Bu fırtınayı dindirmek kolay olmasa gerek. Zaptı mümkün olmayan hâlinin kendide farkında. Bu farkındalık sebebiyle güvenli bir liman arıyor kendine ve buluyor. O buluş OLUŞ'u gerçekleştiriyor ve Üstad, tek kişilik ordu şeklinde tarruza geçiyor. Kâfir ve münâfık taifesinin nefret ettiği, halis müslümanların canlarından kıymetli bildiği bir mücadele adamı olarak zamanına mührünü vuruyor... Üstadlığını kıskanalar olsa da asla gölge edemiyorlar.

Bir misâl:

Halid-i Öleki adında bir âlim vardır. Zamanın en zekilerinden ve en bilginlerinden kabul edilir. Gidiyor Sıbğatullahi Avrasî Hazretleri’ne mûrid oluyor... Ailesi darılıyor; senki bunca ilim sahibisin, gidip bir mollaya tabi oldun kâbilinde serzenişte bulunuyorlar.

Cevab veriyor:

- Hristiyan papazının bile ortak olduğu ilmi ne yapayım!

Öyle ya, bir Hristiyan da Sarf-Nahiv okuyabilir tefsir yazabilir vs... Fakat, direk Allah'tan alınan ilme mâlik olamaz. İşte Halid-i Öleki gibiler, Üstad Necib Fazıl gibiler bu ilme talib oldukları için o büyüklere kapılandılar. Zira gördüler ki, kendi ilimleri dedikodu boyutunda kalıyor.

Üstad'ı anlamalıyız! Kitabları defaatle okumak bir şeydir fakat herşey değildir (O’nu anlamak bakımından)... O eserlerini Hâl EHLİ olarak yazmıştır. Bizler de bu hâlin mânâsına nüfuz ederek anlayabiliriz ancak. Allah Resûlünün bâtınına yönelmeyi gerektirir.

 

AV VE AVCI

Büyük insanlar büyük tuzaklarla avlanırlar. Herşey hâl ve makama uygun olmalı. Üstad da yaratılışına uygun tuzakların girdabına kapılarak avlanmıştır. İslâmı müdâfa bâbında meydan yerine fırlatılacak adam, haliyle kızgın çölleri, tehlikeli vahâları geçmek zorundadır. Zira, Allah çekmediği külfetin nimetini vermez.

Bu bahis mevzuu hususiyetlere NADİRLER muhatab olurlar... Biz gibi âvam ise o çile er'lerinin hakikat girdaplarında yaşadıklarına nüfuz edebildiği nisbette şanslıdır; hakikat kıvılcımlarından istifade edebilir.

Şimdi nakledeceğimiz satırlara Üstad'ın edebi kuvveti nazarıyla bakanlar aldanırlar. Ki, kendisinin ifâde ettiği gibi; güzel bir cümle kurduğunda ne kadar canının yandığı mâlum.Şunun için ki, cümlelerin zâhirine takılıp, bâtınî ve derûnî yapısını ıskalanması tehlikesi sözkonusu.

Hâdiseye bu vechesiyle bakanların kimle, ne adına, neden böyle bir hâlin zuhur ettiğinin mânâsına yaklaşmaları kolaylaşır. Aksi taktirde “Büyük Üstad” terkibine hapsedilmiş bir DEV'in şahsında, milyonlarca hakikat güme gider.

Anlatıyor:

“İçimde her biri bine bölüne yankılar...

- Bir irşad ediciye varmadan olmaz! Yollara düş, bucak bucak ara ve irşad edicini bul! Seni kim irşad edecek? Mucize iklimlerinin irşad edicilerini bu asırda bulmak!..

Zifiri karanlıkta bir akşam... İki sıra ağaç arasında evime doğru, yerden kalkmaz bir çuval gibi vücudumu sürüklerken, yol ortasında bir gölge gördüm. Gölge sanki kafamın dört duvar arasındaki yankılarını duymuştu. Bir ağaca yaslandım, kaldım. Gölge, içinde karanlığın yiv yiv helezonlaştığı gözlerle beni tarttı.

Her an bir mucize bekliyordum; şaşırmadım, her şeyi olağan bulan bir hisle haykırdım:

- Kimsin sen? Söyle!..

Gramofon plağı cızırtısına benzer müthiş bir fısıltı:

- İrşat edicinin habercisi!

- Ne diyorsun? Masal dünyasında mıyız? Bu zamanda bir irşat edici?

- Her zaman bir irşat edici var!

Gökte bir yıldız düşerken muradını kestirebilen bir kavrayış acelesi ile atıldım:

- Çabuk, yerini yurdunu, adını, sanını bildir!

- İlle bir tarif mi istiyorsun?

- İlle bir tarif istiyorum!

Sigara kağıdından daha ince bir kamış gibi içi ses ve nefes dolu gölge büküldü, sıçradı; biraz ileride karanlığın, dipsizlik kuyusunu çemberleyen soğuk ağzına daldı ve yine müthiş fısıltısını koyuverdi:

- (Sır vermez)e git: (Tesbihçiler)den geç! Sağa sap! (Kapalı camii) sokağına gir! Yürü yürü! (Yıkık çeşme)nin karşısında (9)numara!..

Göğe baktım bir yıldız düşüyordu.

Bu büyük mânevi buhran, (metefizik)kıvranış, yepyeni bir kuruluşa doğru temelinden sarsılıştı; en kısa zamanda sezdiğime göre, onun, Efendi Hazretleri'nin tez nazarıdır ki, beni bu hale getirmişti.

Avlanmıştım.

Beni avlamışlardı.

Âdi sinir hastalıklarıyla, yahut, marazi ruhiyat kitablarının çerçevelediği basit ve sufli ruh ihtiyaçları ile alâkası yoktu bu hâlin...Ulvi mi, ulvi bir çile...

Belki aklın verâsına çıkıp çıldırma noktasına gelmenin ve sonra kudsi bir nur, bir ruh feyziyle kanat ve muvazene kazanarak oradan geriye dönmenin haliydi bu...Ve aklın, akla güvenmenin sefaletini anlama hali...

Gösterilmezse anlaşılmaz bu hal...

İşte, tâbi olduğu resulün mucizesi halinde onun ilk kerâmeti!..

Tâbîr onundur:

«-Velinin kerâmeti, tâbi olduğu Resûlün mucizesidir.»

Bu halin üzerinde fazla durmayacağım.

İlk oluşundan tam on ve Efendimin vefatından bir yıl sonra ayniyle tekrarlanan hali (dahası da var), Allah ile aramda bırakalım ve yalnız dış perdelere bakalım...

Zaten dış perdelerden başka görebildiğimiz ne var ki?.. Perdeler düştükçe meydana çıkan, yine dış... İç, mutlak iç, o ebediyat... Kimi şu kadar dışta, kimi şu kadar içte, hepsi bu kadar...

Büyük geçitin yeni zaman bekçisi ise, içlerin içinde..." (O ve Ben, s.109-111)

Üstad'ı tanımayı mesele edinmiş olanların, ne kadar iç'te ve ne kadar dış'ta olduklarının muhasebesine girişmemeleri hâlinde Üstad'ı anlamaları, dolayısı ile istifade etmeleri (hakiki mânâda) mümkün değildir. Ve dolayısı ile mevzu bahis hâllerin zuhurunu Üstad'ın şahsında Hakke’l- yakîn yaşamış olan Yürüyen Büyük Doğu'nun sahibi Salih Mirzabeyoğlu'nu anlamaları da mümkün değil!..

Bu dilden anlamayanlar (kabul etmeyenler) bir yana, ya bu dili (mânâ dili) kabul edip de künhüne vâkıf olmadan muhalif davrananlara ne demeli?.. Üstad'ı aşma yeltenişlerinde bulunanların içine düştükleri zavallı durumun sebebi, kabul ettikleri fakat iç'ine nüfuz etmekte zorlandıkları bu durumdur. İçine düştükleri bu hâl sebebiyle Üstad'ın zaman ve mekân hususiyetleri çerçevesinde NE YAPTIĞI'nı bu yüzden anlayamadılar. Ve; "Anlamamışlar"  ve "aşmışlar" sebebiyle Üstad gençliğe tüm kemâlatıyla takdim edilememiştir; durum hâlihazırda aynı minvâl üzere devam etmektedir.

           

NİSBET VESİLESİYLE

Büyükler der ki(meâlen):

Hâdis, Kur'ân değildir, Kur’ân'dandır, dolayısıyla bu nisbet içinde Kur'ân’dır. Evliya kelâmı Hâdis değildir, Kur'ân değildir, fakat Kur'ân'dan ve Hâdis'tendir, dolasıyla Kur'ân ve Hâdis nisbeti içindedir...

Bu mânâ çerçevesinden olmak üzere, yani Kur'ân'a, sünnet'e ve evliya kelâmına kuvvetli nisbetle perçinli olduğu hakikâtini gözönünde tutarak, Üstad Necib Fazıl Rahmetullahi Aleyh'den bir kaç anekdotla bitirelim:

"Garibiz; her yerde, her şeyin içinde ve herkesin ortasında garibiz...Vatanımız burası sanmayın!..Ve bu gurbet Allah hasretinden başka hiç birşey değil... Her şeye ve herkese uzaklığın da aks-i dâvası o, Allah... Yakın olan o, ama biz farkında değiliz.

Öyleyse bazen, hemde ezbere:

- Bir Allah'ım bilir, bir de ben...

Derken ne kadar doğruyu söylemiş oluyoruz.

En Doğrusu:

- Yalnız Allah bilir...

Bu kadar!..

Benimki de, fertler arası bütün münasebet ve intikâl vasıtalarını kaybetmenin, dipsiz bir kuyu içnde tek başıma kalmanın ve ilâhi azmeti, birdenbire şahdamarlarında hissetmenin haliydi." (O ve Ben, s.113)

"Namaz, Efendimden aldığım feyizle, benim için her işin başı, her oluşun temeli, dinin direği... Onsuz hiç birşey konuşamam; ne konuşur, ne konuştururum." (s.167)

"Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın, kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından hâya etsin!" (s. 168)

Vesselâm!

 

Saadeddin Ustaosmanoğlu