Kumandan Salih Mirzabeyoğlu

Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu

Takdim: Bu derleme, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun 1991-1994 tarihleri arasında yayımladığı 6 cildlik "Tilki Günlüğü -Ufuk ile Hafiye" adlı eserine serpiştirdiği “zâhiri” yönlerinin bir araya  getirilmesidir. Mirzabeyoğlu'nun Üstad Necip Fazıl hakkında yazdıklarına ve O’nunla yaşadıklarına ise (birkaçı hariç), ayrı bir dosya çalışması yapıldığından yer verilmemiştir. Ayrıca Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun, 1998 senesinin sonunda hukuksuz şekilde gözaltına alınıp 28 Şubat cuntasının emriyle tutuklanması, 2014 senesinde ise "Yeniden Yargılanmak" üzere tahliye edilmesi ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2 Mart 2016 tarihli kararıyla beraat ettiği süreç de bu çalışmaya dahil edilmemiştir.    

Hazırlayan: Ümit Elönü

“Ben Kimim?”

«Ben kimim?» diye sormak, «ölüm nedir?» diye sormakla birdir... «Ben»... Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!..

«Ben kimim?» ve «ölüm nedir?» sorusunun bitişikliği üzerinde, nevî şahsıma mahsus bir nefs murakabesi... Hayat ve ölüm... Alındığı yere nisbetle, meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul... Bütün dava, hayatın gayesi, malûmu meçhullükten kurtarmak ve meçhulü malûm kılmak!.. (1)

«Her insan, kendi özelliği içinde değerlendirilmelidir; onun, yaratılışının yanı sıra eski çevresi, eğitim fırsatları ve şimdi içinde bulunduğu basamaklar hesaba katılmalıdır!» diyen Goethe, bir bakıma «hayat hikâyesi» anlatmanın sebebini de çerçeveliyor!.. (2)

«Kişi, kendini bildiğince Rabbini bildi» ölçüsü, «ben kimim?» ıstırabımın hakikatini gösterir... «Tilki Günlüğü»nün de!.. (3)

 

“Doğum, İsim ve Asîl Kökleri”

Doğduğum tarih: 9 Mayıs’ın 10 Mayıs’a bağlandığı saatler... Gün: Salı-Çarşamba... Saat: 0.22. Mekân: Erzincan... Arzın canı!.. (4)

24 Mayıs 1950... Adımın konulduğu gün!.. (5)

 

İsmim, Salih İzzet... Soyadım, eğreti soyadım: Erdiş... İsmim bir yana, Cumhuriyet zorlaması Erdiş, bana çocukluğumdan beri hep yabancı geldi, benimseyemedim... Babamın soyadı başka, İzzet Bey’in diğer hanımlarından olan kardeşlerininki başka, İzzet Bey’in kardeşleri ve amcalarınınki başka... Soysuz ve kelimenin hakikatiyle piç olanların, neseb bağını darmadağın etmek ve milleti kendileriyle eşitlemek için tuttuğu bir yoldur Soyadı kanunu... Soyadı kanunu olmaz mı?.. Elbette olur... Olur da, şu soyadı olmaz, bu soyadı olmaz, sana şu, öbürüne bu, köklerle alâkalar kesilmiş, aynı aileden gelenler darmadağın edilmiş, hattâ bazılarının payına da maskaralık ifade eden soyadları düşmüş!..

Erdiş... Ne kadar yavan... Acaba ne demek ola?.. Asker dişi mi?... Lügat tiryakiliğim içinde, elbette buna da baktım... Erd: Öfke, kahır, kızgınlık, hiddet. Un... Bu takdirde Erdiş, öfkeli mi demek?..

İzzet, ne kadar güzel isim... Ya Salih?.. O, bambaşka güzel!.. Asıl ismim olmaktan başka, Üstadım’ın liyakat nişânı gibi biçtiği!..

Salih, çoğu insanda kullanılmayan ve hattâ kendisinin de bir çırpıda hatırlıyamadığı göbek adı gibi değil, benim has ismimdir. Nüfus kâğıdımda da böyle... Bütün ilkokul arkadaşlarım, beni bu isimle tanırdı... Necip Fazıl’ın, evde “Fazıl Bey” olması gibi, benimki de İzzet’te karar... Sonra Gölge dergisi... Bir yandan yazmam, bir yandan para işini halletmem, bir yandan Yazı işleri müdürlüğünü yapmam... Herbirini diğerinden gizlemek gereken şartlarda, yazımı önce isimsiz vermeye karar verdim... Fakat ilk sayıda büyük yankı uyanınca, Yalçın Turgut isimsiz olmasının biçimsizliğini öne sürerek Salih Erdiş diye isim koymamı teklif etti!..

Karşımda bomboş bir ahmak, beni bunaltıyor... Kırmak istemiyorum... Gayet pişkin bir edada ne dese iyi:

- “Sende nefsî, benlik hâli var!”

Adam kendini kılıcın üstüne atıyorsa, suç benim değil... Aldı haddini bulması için gerekeni:

- “Benim nefsî davranmadığım şuradan belli ki, senin gibi bir adama lâf anlatmaya çalışıyorum!”

Diyeceğim şu: Hayatım boyunca, belki bin kere ölümü tercih edeceğim şeylere, dava aşkına katlandım... Eğer gurursa, gururum kabul etmezdi ağız kokusunu... Nefs, kâfir... Bizans İmparatoru, makamı terk ile İslam aşkına Yenicami önünde mendil açma durumunu tercih ederse ne buyrulur?.. Kendi eliyle İslâm uğruna dünyayı kendine zından eden er kimse, beri gelsin!..

Kendi kendimden kurtulur ve yerli yerine oturur gibi, Salih Mirzabeyoğlu... Davamın gurur ve şuurunu temsil eden bu isim, öbür ismimi günlük sıradan işlerde kullansın; bu işin öz plânındaki kıymet şerefi yeter ona! (6)

1975, GÖLGE dergisinin çıkışı ve “Mirzabeyoğlu” soyadını alışım... (7)

Doğum yerim Erzincan... Öldüm diye bana ilk açılan mezar yeri de orada... Ben, son ânda mezardan dönen insanım!..

Birbuçuk-iki yaşımda imişim... Müthiş bir ishale yakalanıyorum... Başkalarının nazarında ölüyorum...

Tıbbın veya halkın o günkü anlayışına göre, bugüne göre tam ters bir usul uygulanıyor ve ishali kesmek için sıvı hiçbir şey verilmiyor... O yaşta da zaten gıdanın ehemmiyetli cinsi bu soydan... Neticede eriyip bitiyorum... Öldü veya son demlerini yaşıyor diye, benim mezar yerim hazırlanıyor... Gelenler arasında, Alâattin Paşalar sülâlesinden Nevzat amca da var... Bir ara bakıyor ki, ben bebekin dudağında belli belirsiz bir kıpırtı... “Bu daha yaşıyor!” diyor ve ekliyor:

- “Ekmek getirin, bari ölecekse tok ölsün!”

İhtimâl fırdalardan başlayan gıda alışım, kısa sürede gözümü açmamı sağlıyor ve tam yarım ekmek yiyorum... İshâlden değil de, açlıktan ölecekmişim!..

Yaşıyorum... Ruhumun şifasını, mânâda yedikçe acıkan bir açlık yolunda arayarak... “İşan” buyurdukları “Onların” ölmeden önce ölme sırrına can koymuş ve gerçek hayatın bu soydan ölüm olduğuna inanmış olarak!.. (8)

Muhammed Şerif... Babamın ismi böyle koyuluyor... Hikâyesi de şu: Said-i Nursi Hazretlerinin kucağında, onun okuduğu ezan ve kulağına bu ismi seslenmesinden, yani ismi konulduktan sonra, iş nüfus memuru safhasına geldiğinde, o zamanın şartları icabı nufus memuru bu ismin verilemeyeceğini, yasak olduğunu söylüyor ve Muhammed ismini “Muammer” olarak değiştiriyor... “Kafakâğıdı”nda: Muammer Şerif... Künyesi “Salih Bin Muhammed” olan ben de, kaderin bir cilvesi olarak bundan payımı alıyorum: Salih Bin Muammer Şerif. (9)

Mutkî Aşireti Reisi Hacı Musa Bey, onun oğlu İzzet Bey, onun oğlu Hacı Muammer Bey, onun oğlu Salih Mirzabeyoğlu... Büyük sahabî, «Seyf-ül İslâm-İslâmın kılıcı» lâkablı Halid bin Velid Hazretlerine kadar bir şecere... Oradan gelen bir kolun yataklandığı yerdir Muş!..

Malik, melik, mirzâ!..

Muş... Bâtın nisbeti içinde tasarruf altında bulunmam... Davada tasarruf hakkım... Hususen yetiştirilmem... Fikir ve davada arkadaşlarımı yetiştirici olmam... Muş ve bunlar?

Nereden, nereye, nasıl gelmişim?.. Hayatıma göz attığım her seferinde dilime, İslâm büyüklerinden birine ait şu şiir gelir:

- «Nakşibendiler ne büyük bir kafiledirler. – Gizli yolla kâfileyi maksada sürerler.» (10)

Baba soyum, «Allah’ın çekilmiş kılıcı» diye anılan, büyük sahabi Halid bin Velid Hazretlerine dayanır... Mûsâ deyince... Efsanevî bir yiğitlik şahsiyeti olan, dedem İzzet Bey’in babası ve Mirza Bey’in oğlu Mûsâ Bey... «Bey», şimdilerde parası olana, kravat takana ve burjuva takımının nezaketle hitabedilmek istenenine deniyor ya, bunlarınki öyle değil... Onlar, mirler!..

Mûsâ Bey, Mustafa Kemâl’in Üstadım’ın bahsettiği hatıratında ve Nutuk’ta bahsi geçen, pek sevmediği biridir... Nutuk’ta, bir nevi gıyabında ukdesini konuşturur.

Hiç kimsenin kanun himâyesinde olamayacağı zamanda, gerçek tarih konuşur ve Mûsâ Bey gibi, oğlu İzzet Bey’in efsanevî şahsiyeti de görünür!..

Mûsâ Bey, Abdülhamid Han Hazretlerinin takdir ve güvenine mazhar olmuş bir zât... (11)

25 Mart 1926-(...)

Bu tarih, dedem İzzet Bey’in, yanındakilerle beraber Kösor dağlarındaki çatışmada, 100’den fazla –sözlü tarihe nazaran 125- Kemalist rejim neferini telef ettikten sonra öldürüldüğü tarihtir... İşin evvelini, her devirde o devirin kavallığını yapmak üzere türeyen tiplerden bir örnek hâlinde, M. Şerif Fırat’tan verelim:

- “14 Şubat 1925 tarihinde başlayan Şeyh Sait isyanı adındaki bu irticaî hareket, 15 Mayıs 1925 günü sona ermiş, Zaza ve Kurmanço şubesine bağlı bütün aşiret şeyh ve ağalarının idamları, Babakürdî şubesine mensup aşiretler üzerinde derin tesirler meydana getirmiş, bunlar da isyana hazırlanmak için bölgelerinde bazı çeteler teşkil etmişlerdi. Bunlardan ilk önce Muş dağlarında oturan Huytu aşiret reisi Hacı Musa’nın kardeşi Nuh Bey elli atlı ile meydana çıkmış, Muş dağlarında bulunan Şigo, Huytu aşiretlerini harekete geçirmişti. Osman Paşa bu hareketi bastırmak için 19 Haziran 1925’de Varto’da binbaşı Tahsin Beyi mevki kumandanı bırakarak kendisi fırkasıyla Muş vilâyet merkezine gitmiş, 34’üncü alay komutanı Talât Beyle birinci tabur komutanı binbaşı Ziyâ Bey taburunu, asilerin üzerine tahrik etmiş, askerî birliklerimizi bu dağlardaki kabile başlarını hükümete dehalete getirmiş, Nuh Beyle Hacı Musa oğlu İzzet Beyi yüz atlı ile Sason üzerinden Hizan ve Garzan kazalarına doğru kaçırmışlardı. Nuh ve İzzet, Hizan, Garzan, Beşiri, Sason havalisinde gezerek, buradaki aşiret ağa ve şeyhlerine hükümetin kendilerini keseceğini ileri sürmüş, buna misâl olarak Şeyh Sait’le arkadaşlarının asılmasını göstererek cahil halkı kandırıp ikinci bir isyan çıkarmaya muvaffak olmuşlardı. (...) İkinci isyan faslı da bu suretle sona erdikten sonra, askerî kıtalar 1925 Eylül ayında garnizonlarına dönerek, Doğu illerinde kalan şakî çeteleriyle Nuh ve İzzet’in takibine seyyar jandarma birlikleri çıkarılmıştı.”

İşin içyüzü şudur: Şu ânda ANAP milletvekili, Devlet Bakanlığı yapmış ve uzun yıllar Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nda üst seviyede görevler almış olan Kâmuran İnan’ın babası Şeyh Selâhaddin’in bir meseleden dolayı hükümetle arası bozulmuş, söylentiye göre 40 ile 100 arasındaki aile efradı ve adamlarıyla birlikte İzzet Bey’e sığınmıştır. İzzet Bey’in hanımı Hanife Hanım, büyük kazanlarla yapılan yemek ve adedini kestiremediği yatak sayısı dekoru içinde, kalabalık atlı grubu olarak gelmiş sığınmacıları tasvir ederdi. Şeyh Selâhaddin ve adamları, İzzet Bey’in yanında (1) seneye yakın kalıyorlar... Bu arada Musa Bey Şeyh Selâhaddin’in affı için Mustafa Kemâl’e mektup yazıyor... O da borcunu ödüyor ve Şeyh Selâhaddin işin içinden sıyrılıyor. Daha önce İzzet Bey’den onun teslimini isteyen hükümet, “ben evime sığınmış olanı vermem, o benim misafirimdir!” diyen İzzet Bey’le limonîleşmiştir. Ardından gelişen hadiseler boyunca, İzzet Bey’le hükümetin arası açılır... Nuh ve İzzet Bey, Diyarbakır-Siirt arasında yanlarındaki bir avuç adamla Irak’a geçmek üzere niyetlenirlerken, Şeyh Selâhaddin kendilerini saklayacak roldedir ve bir tek o yerlerini bilmektedir. Yiyecek ikmâli yapacak olma vazifesini üstlenmiş edâda, onları bir dere yatağına sokuyor... O gece, daha önce Şeyh Selahattin’le birlikte İzzet Bey’e sığınanlardan bir adam, nankörlük ve hainliği kendisine yediremeyerek dereye geliyor:

- “Şeyh Selâhattin sizi burada oyalıyor, hükümete teslim edecek!”

Bunun üzerine zaten Şeyh Selâhattin’e güvenmeyen Nuh Bey’le İzzet bey arasında tartışma çıkıyor... İzzet Bey, “Şeyh Selâhattin bana bunu yapmaz!” diye onun vefa borcu sadakatine güveniyle, haber getiren adamı haşlıyor... Bu hadiseden sonra Nuh Bey Irak’a geçiyor... İzzet Bey, Sıddık, Süleyman, Derviş Bey, Ali Bey, Ali Bey’in oğlu Ahmet ve Devaz isimli bir adamıyla beraber... İran’a geçme niyetindeler... Nuh Bey’in ayrılmasından sonra, haber veren adamın söylediğinin doğru çıkması ve askerin gelmesi... Kuşatmanın yarılması... Şu, bu... Netice’de Kösor dağlarındaki çatışmada İzzet Bey, Sıddık Süleyman ve Devaz öldürülür ve başları kesilerek Muş’a getirilir.

Mağara, dar yollar diye tasvir edilen bir mekân... Süleyman, daha önce bir meseleden dolayı silâhı İzzet Bey tarafından alınmış, fakat “dar zamanında Beyini terketti!” demesinler gururuyla onun yanından ayrılmayı bu badireden çıkma vâdesine ertelemiş ve peşine düşmüş bir adam... Ve çatışma boyunca silâhı kendisine verilmemiş... İzzet Bey’in vurulmasından sonra silâhını alıyor ve onun başucunda çatışmayı sürdürerek vuruluyor... Derviş Bey, nişancılıkta nam salmış biri... Kurşunu bitince yakalanıyor... Kendisine bir kıvırma payı gibi, “sen hiç nefer öldürdün mü?” diye sorulunca, “çok!” diyor; “gidin bakın, alnından kim vurulduysa benimdir!”... Ali Bey ve Ali Bey’in oğlu Ahmet, bir köşeye sinmiş, “biz onlarla beraber değildik, rızamız dışı getirildik!” hilesiyle, hiç kurşun atmıyorlar ve Derviş Bey’de, “benim en önce sizleri vurmam gerekirdi!” pişmanlığı... Neticede onlar da kelleyi kurtarmıyor ve kurşunlanıyorlar.

Muş’a getirilen kesik başlar... Kürt şövenistlerinin başucu eserlerinden, Kürt şairi Ciğerhun’un yazdığı “Şer Şere Cı Nere- Aslan Aslandır Ha Erkek Ha Dişi” isimli destana mevzu sahne: Musa Bey’in kızkardeşi Gülnaz Hanım’a psikolojik zulüm yapmak maksadıyla, kesik başlar jandarma karakolunda yere dizilir ve tanıyor musun hikâyesiyle davet edilir... Gülnaz Hanım vakur bir edada içeri girer, ellerinin tersi belinde, kesik başlara yaklaşır... Ayağıyla İzzet Bey’in kafasını iter: “Bu benim kardeşimin oğludur!”... Sonra ikinci kesik kafayı ayağıyla iter: “Bu da benim oğlumdur!”... Üçüncü kesik kafaya gelince, mahzun bir şekilde mırıldanır: “Buna yazık olmuş, hizmetkâr-askerdi!” Ve başta kumandanları olmak üzere orada bulunanlara çalımla döner: “Erkek, koç gibi bıçağa gelmek içindir!” der... Ve oradakilerin buz tutmuş sükûtu içinde, aynı vakur ve çalımlı eda ile çıkar gider!..

Gülnaz Hanım’ın oğlu Sıddık... İzzet Bey’in, “Hizanlı Şeyh Selâhaddin” diye tanınan Şeyh Selâhaddin’e uğradığı yer, Bitlis’e bağlı Hizan Kazası veya Köyü... İzzet Bey oradan ayrıldıktan sonra Muş ovasından Kösor’a gidiyor, oradan Ahlat’ın Kers Köyü’ne... Kösor’un Nurhak deresindeki çarpışmada, İzzet Bey’in yanındaki iki ağır yaralı kalıyor, gerisi kuşatmayı yarıp geçiyor... Kers’e geçerken, nokta!.. (12)

Bizim aile, babaannem, babam ve halam, Muş’tan Konya’ya mecburi iskânla sürgün geliyorlar... Şanlı Hamidiye Paşa’nın kızı ve namlı İzzet Bey’in hanımı Hanife Hanım, yani babaannem, biri bir diğeri üç yaşındaki iki çocuğu ve sürgüne yollanan diğer yakınları ile Konya’da... Basiretli ve hakim tarafıyla, çevresindeki kadın ve çocukların, onun tedbirine bakan bir yanı var!.. (13)

Sultan Abdülhamid Han Hazretlerinin paşa yaptığı üç isim... Doğu’daki «Hamidiye Paşaları»... Hayderanlı aşiret reisi Kör Hüseyin Paşa... Milân aşiret reisi Viranşehirli İbrahim Paşa... Fatin Rüştü Zorlu’nun babası olmasından başka bir malûmat sahibi olmadığım Derizorlu Rüştü Paşa!.. Fatin Rüştü, Demokrat Partinin asılan Dışişleri Bakanı!..

Viranşehirli İbrahim Paşa, Abdülhamid Han Hazretleri devrildiği zaman, onu yerine geçirmek için İstanbul’a yürümek isteyen, ancak diğer paşaların kendine katılmadığı... Ve zannedersem İttihatçılar tarafından öldürülen gerçek bir erkek adam!..

Hüseyin Paşa ile ilgim, tabiatiyle silik... Beni o cihete döndüren tek dava, hanımlarından birinin, aynı zamanda babaanneme sütannelik yapması... O Hanım’ın, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin kardeşi olması!..

Hanife Hanım’ın anlattığı hikâyedir: Dedemin, hükümetle arası bozuk olduğu zaman... Muhacir oluyorlar... Baba evine gelecek... Kucağında, henüz yaşını doldurmuş babam... Maiyetteki adamlar ve bazı ev üyeleriyle Hüseyin Paşa’ya gelirken, yolda müthiş kar yağıyor... Tipiye tutuluyorlar... Ve bir ân geliyor, gözgözü görmez şartlarda yolu kaybediyorlar; 1-2 saat sonra farketmişler ki, dağı dolanıp aynı yere gelmişler... O beyaz kıyamet şartlarında, artık iyice ümitleri kaybolma durumunda... Bir atlı, babaannemin kucağından babamı alıyor... Kim olduğu belirsiz... Kafile birkaç saat sonra yerine vardığı zaman, babamın yanan ocak başında küçük yatağa yatırılmış olduğunu görüyor... Evdekiler, bir atlının birkaç saat önce gelip onu teslim ettiğini söylüyor... Kafile, o badireden birkaç saat sonra kurtulabildiğine göre?.. Kimdi?.. Kimdi bu kundaktaki çocuğu donmaktan kurtaran?..

Babaannem, bunu bana birkaç kere anlatmış ve eklemişti:

- «İmdada yetişen Hızır’dı!»

Ve, kızından olan torunlarının bu bahislerdeki hafifliğinden olsa gerek, demeden edemezdi:

- «Sen hakikaten dediğime inanırsın?»

Daim onlarla haşır neşir ve beni seneden seneye veya birkaç senede bir görmesi, birazda kızının torunlarını bizden çok sevmesi veya beni pek sevmemesi, onu benden habersiz kılıyordu... Herhâlde anlaşıldı: «İnanırsın» sözü, «inanır mısın?» mânâsına!..

Hanife Hanım, 30 yaşında iki çocuklu dul kalıp onları yetiştirme çabası içinde Konya’da... Babam 16 yaşında astsubay çıkıyor... Halam evleniyor; ve Hanife Hanım, onsuz olamadığı onunla... Onsuz olamıyor ve ömrü hep, bir odanın içinde... Nerelerden gelip ne hâle düştüğüne âit şu sözü, kendi şivesiyle, basitliği içinde derindi:

- «Dünya dünya olmuş, biz de içine konmuşuz!»

Dünyanın bu hâlleri hikmetine, şunu da eklerdi:

- «Allah’ın hikmeti: Bir bakarsın yukardasın, bir bakarsın yerdesin; tahteravalli!»

Bir keresinde kendisine, Kürt edebiyatının Fuzulîsi Ahmed Hani’yi sormuştum... Kürtçe birkaç beyit okuduktan sonra, «bugünün cahil gençleri» sırasında bana şöyle demişti:

- «Memu, Zin’e aşık olmuş... Ama o hakikatli aşk, şimdikiler gibi değil!» (14)

Babaannem, rahmetli Hanife Süphandağı... (...) Rahmetli Babaannemin annesi, Hazret-i Ebu Bekir soyundan... Ve Babaannemin süt annesi de –aynı zamanda Babasının diğer eşi olur-, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin kız kardeşi... Yani Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Babaannemin dayısı olur!..

Hazret-i Ebu Bekir soyundan gelenlerin, öldükleri zaman ayaklarının tabanında, mühür gibi bir siyahlık olurmuş... Mağara izi... Babaannem, “acaba benim tabanımda da o mühür çıkacak mı?” diye merak eder ve “ben ölünce tabanıma bakın!” derdi... Ve onun tabanında da sözkonusu mühür!.. (15)

Muştaki Alaaddin Paşalar sülâlesinden biri ziyaretime geldi... Kerem Bey... Benim amcaoğlu Remzi Yalçın ile görüşmüş ve diyor ki, “bize mezar taşlarından başka bir şey kalmadı, bitti derken, çok şükür Allah’a senin gibi bir insanla filiz sürüyor!”... Abbasiler’den gelen kol olarak biz Alaaddin Paşalarla aynı sülâleden imişiz... (16)

Remzi Yalçın’dan müthiş bir şey öğrendim; dedem İzzet Bey’in dedesi Mirza Bey, Veysel Karanî Hazretlerinin türbesinde gömülü imiş!.. (17)

Rüyâ aleminde, zâtı veya yekpârelik dünyasının kimbilir hangi mânâsına veya şahsına misâl suret olarak görünen rahmetli dedem Abdülkadir Güleray... Baba adı Ali, ana adı Adile... Babası ve annesi, Bulgaristan’ın Çırpan yöresinden gelip Bursa’ya yerleşen göçmen... Bursa’daki Çırpan mahallesi, oradan gelenlerin oluşturduğu... Babası, 6 yaşında vefat etmiş; yetim kalmış... Ben 5-6 yaşlarında iken, dedemin evinin bulunduğu sokakta, hemen hemen onunla akran “Muallim-öğretmen” diye bahsedilen bir adam vardı... İsmi İsmail olan bu “Muallim Bey”, sokağın itibarlılarından, saygı gören bir insan... O zamanlar, şimdinin sıradan insan örneği ve bu muamelenin insanları değildir muallimler... Nasıl usul bilmiyorum, şayet dedem “1” sene daha okusa, muâllim çıkabilirmiş; o muâllim de, onun sokak ve okul arkadaşı imiş... Herneyse; dedem, küçük yaşta evin sorumluluğunu yükleniyor ve Adile Hanım’la, ablası Ayşe Hanım’a bakıyor... Ayşe Hala, o yaş çocukluğumun canlı tiplerinden... O ve kızı Zeynep Hala... Kendisi, tatlı dilli, çok konuşan, çok zayıf bir insanken, kızı çok şişman... Ayşe halanın bir de oğlu var; Haydar dayı... Zeynep halanın iki oğlu var: Halil ağabey ve Metin ağabey... Söz dedemden açılmışken, hafızam buralara kayıyor!..

Konu komşu ve tanıdıkları, dedemden “Kadir Efendi” diye söz ederlerdi... Kadir Efendi, bakkallık yaparmış... O günlerine yetişemedim... Hâli vakti yerinde imiş; iki evi, dükkânı, bugünkü Merinos Fabrikasının arazisinde kalan bahçeleri varmış... Bahçeleri ve diğer evi, işler kötüye gidince satmış... O günlerine de yetişemedim... Harp yıllarının umumî sarsıntısı içinde, veresiye satış yapmanın bedelini iflâsla ödüyor... Ve bir tabla teminiyle çekirdek satmaya başlıyor... “Çekirdekçi Kadir Efendi”... Çocukluğumun en eğlenceli zamanlarından biri de, dedemin yanına takılarak çekirdek satmaya gittiğim zamanlardı!..

Dedem, anneannem, dayım, yengem, anneannemin gözdesi ablam, teyzem... Bir-iki sene orada devamlı kalmış olmam, annem, babam ve kardeşlerimin de tatillerde katılmasıyla ev ahâlisi büsbütün kalabalıklaşmasına rağmen, nedense saydıklarım ev dekorunun demirbaşı gibi yer etmiştir hatıralarımda... Anneannem öğretmen çıkan teyzemin peşinde ve ablam ilkokulu bitirdikten sonra oradan ayrılmasına rağmen, dedemin sağlığında, dayımın doğan çocuklarıyla beraber, tatillerde bu ev büsbütün kalabalık olurdu!..

Hâlâ aklımın ermediği dava: Kadir Efendi, çekirdek satarak bolluk taşan o evi nasıl idare ederdi... O Kadir Efendi ki, eşek sırtında satılan veya eşek sırtına yüklenmiş meşe odununu evin önüne yıktırdığı zaman, evinin en az iki-üç senelik odunu, odunluk ve evin sofasının altındaki boşlukta mevcut bulunurdu... Kavun-karpuz, manda arabalarıyla gelir, kümes daim horoz ve tavukla dolu olurdu... En büyük zevki pazara gidip alışveriş etmek olan Kadir Efendi, omuzunda deri bir zembil, haftada iki-üç pazardan beli bükülesiye yüklenmiş olarak gelirdi... Taşan bir bolluk, bereket... Bereket?..

Bereket?... Evet, işin sırrı bereketteydi... Bereket, sadece kemmiyet hesabıyla içinden çıkılır bir dava değil, keyfiyet veçhesiyle zevkedilen bir tılsım işi... Nice bolluklardan o hâle bereketi yakıştıramayışımız da bundan... Berekette bir kutsanmışlık var... Allah’ın bir lütfu ve ihsanı oluşunun şuuru, feyizde buğu tutmuş uğurluluk, meymenet, saadete âletlik... Ömrünün son birkaç senesini Teyzemin ısrarıyla Ankara’da geçiren dedem, Teyzemin verdiği parayla pazara çıkar ve o ortamda müzelik zenbille gezemeyeceği ikazına maruz kalmadan bunu sezmiş olarak alışveriş edip fileyle eve dönerken, ne kadar da mutsuzdu... Ne para, ne de filenin görünüşünden memnun değildir:

- “Dünyanın parası, su gibi gidiyor; paranın bereketi yok... Hiç bereket olur mu?.. Delik delik fileye dolduruyorsun, herkesin gözü önünde getiriyorsun; çoluk çocuk var, hamile kadın var, alan var-alamayan var... İnsanın canı çeker... Günah, günah!”

İstemeden, tevekkülle boyun eğdiği cemiyetin mahkum edici şartlarında yaşayan insan olarak, ne kadar içi yanıyordu kimbilir?..

Sabahın o alacakaranlığı... Namaz sonrasında ezberden Kur’ân okuyor... Çocukluğumda içime sinmiş o Kur’ân kokusunu, Kurân’ı her türlü alayiş, mihanikilik, gösteriş, nefs tezahürü dışında, sadece kesiksiz bir mırıltıyla okuyan o içe işleyici yanık insan sesini ömrünce hasretle taşıdım yüreğimde!..

Ufak tefek bir adamdı dedem... Kendi cürmü yetmese de, büyük bir hak duygusu, bunun öfkesi, kahraman sevdası taşırdı... Bursa’nın Yunan işgalinden kurtarılışında Efelerin Bursa’yı basmasını naklederken, söz ile gözyaşı birbirine karışırdı... Kendisine ait olmayan bir haksızlıkla karşılaştığı veya duyduğu zaman, öylesine müteessir olurdu ki, gövdesi ruhuna müsait olmayan adam ıstırabı gözle görülürdü... Ve öylesine bir adam ıstırabı gözle görülürdü... Ve böylesine bir çevresinden sorumlu müslüman hiddeti... Onun pek sık anlattığı bir hadise de, Kâbeyi yıkmaya gelen ordu üzerine ebabil kuşlarının taş atması, filleri o ufacık taşlarla öldürüp orduyu tarumar etmesi... Kuşlar tam taşı atacağı ânda, cümleyi tamamlayamadan ağlama habercisi seslerle, buna mani olma çabasının asap bozukluğu gülmesini andırır hıçkırıklar birbirine karışır, biz hep mevzuun bu noktaya gelmesini çocukça bir muziplikle beklerdik!.. (18)

Anneannem Fahriye Güleray... Mavi gözlü, sarışın, şişman... Hayatımda bu kadar çalışkan ve ev kadını olmanın hazzını yaşayan ikinci bir örnek görmedim!.. (19)

 

Diyarbakır

Üç-dört yaşlarımda Diyarbakır’da idim... O kadar çok ve o kadar net hatıralarım var ki!.. (20)

Garip bir şey ama, hayatımın en diri hatıraları arasında Diyarbakır’ın esaslı bir yeri vardır; ve bir türlü inanamadığım bir şey varsa, benim o zaman o kadar küçük yaşta oluşum... Büyüklerin kendilerine nazaran iptidaî mahlûk gözüyle bakmalarının aksine, çocuk ayrı bir âlem ve varlık olmanın yanı sıra, demek ki o yaşlarda bile ne kadar keskin bir tesbit gözü, şahsiyet zevki ve acısı, arzu, emel, keder ve zafer esrarını yaşatıyor!..

Zaman zaman “merdane” dedikleri silindir şeklinde büyük taşlar gezdirilerek toprağı sıkıştırılan, toprak damlı Diyarbakır evleri... İlk oturduğumuz evde, yağmur yağdığı zaman evin içine su damlardı... O zaman başlıca eşya olarak karyola ve üzerinde hem oturulup hem yatılan sedir, ıslanmayacak köşelere nakledilir, su akan yerlere de leğen konulurdu... Annemin bedbinliğine nisbetle, benim için keyifli bir macera!..

Bana, üzerine şeritli çata-pata takılıp arka arkaya patlatılabilen oyuncak bir tabanca alındı... Saadetim hudutsuz... Sokakta çalımımdan geçilmiyor... O zaman Diyarbakır’da, aynı zamanda kamyonculuk oynarken kamyon direksiyonu niyetine hayal ettiğimiz büyük simitler satılırdı; bir elimde silâh, öbür elimde de yolculuk (!) sırasında zaman zaman kemirdiğim direksiyon... Ben böyle keyfim gıcır üstüne gıcır oynarken, koca bir çocuk yanıma yanaştı ve tabancayı ondan uzun bir süre sonra da devam edecek çığlıklarım arasında kapıp kaçtı... Koca çocuk olup da ne olacak; olsa olsa 7-8 yaşında... Hâlâ arkasından ağlar gibi baktığım çocuk!..

Bir camî avlusuna bakan yanyana dizili medrese odalarının teşkil ettiği, eski mimarî üslûpta bir külliye düşününüz... Oturduğumuz evlerden biri, tıpkı bunun gibi, evleri avluya bakan, dıştan bakınca yekpâre bir taş duvarla çevrili, sanki hisar içi... Avlunun zemini de taş... Ve yaz günü, sanki her parçası bir alev kusan o taşlara çıplak ayakla basabilmemiz mümkün değildi!..

Yandaki komşu teyze, sebze kurutuyor... Ve ne münasebetle orada duruyorsa, bir kab içinde de kırmızı toz biber... Kaba eğilip üflüyorum ve sonra da gözlerimdeki yangının acısıyla basıyorum çığlığı... Ve annemin tokatları arasında yüzüm yıkanıyor!..

Bir çocuk var; adı Arif... Benden 2-3 yaş büyük... Ben akran, bir de kardeşi... Ben ne zaman kardeşini pataklasam, o da beni pataklıyor... Aslında genel olarak bana iyi davranıyor ama, ona karşı bir türlü gücümün hıncıma denk olmamasından acı duyuyorum... Birkaç kelimeden başka Türkçe bilmeyen Arap asıllı ve Mardinli o çocuktan, espri olarak dilime pelesenk ettiğim bir davet kalıyor:

- “Alâ Mardin, Alâ Mardin!”

Otobüscülük oynarken, kendi otobüsüne müşteri topluyor!

Bugüne kadar konuştuğum Diyarbakır’lı her kime sorduysam cevabını tam alamadığım soru:

- “Duvarları kare şeklinde göz göz olan bir camî biliyor musun, adı ne?”

Cephe duvarlarından birinde kare şeklinde gözler olan o camiin Ulucamî olabileceğine dair bir bilgi edindim... İşte o camî duvarındaki oyuklardan birinden diğerine geçmek, düşme ve berelenme tehlikesi olan bir oyun teşkil ediyordu!..

Duvardan birçok kere düştüm; ya dizim kanar, ya dirseğim... Bir keresinde nasıl düştüysem, burnundan kan boşanır şekilde eve yetiştirdiler Beyzâde’yi... Önce tedavî, sonra annemden dayak!..

Çarşıyı andıran bir yerde, açık alan... Çocukların bağırışlarıyla döndüğüm ânda, bir adam bisikletiyle bana çarptı... Ağzım burnum kan içinde, bayılmışım... Beni eve koşturmuşlar... İkinci kat evin pencereye yakın masasına yatırılmışım... Yarı dalgın, etrafımdaki telâşenin farkındayım... Ağzımı yüzümü silip kanı durdurma fasıllarından sonra, kendime geldiğim ânda oturur vaziyet alıp pencereden bahçeye baktım ki, aşağıda tıka basa bir kalabalık; serde Beyzâdelik de olduğundan olsa gerek... Ayağa kalkabilecekken, hemen nâz makamında yine yattım... O zaman nedendir bilmem, şeker kıymetliydi her hâlde, taş gibi sert kesme şekeri ekmekle yemeğe bayılırdık... Yattığım yerde, kim uzattıysa, bana ekmekle şeker verdiler ki, mühimsenme keyfinin üstüne o damak zevki de eklenince şâd oldum!..

Ablam benden 4 yaş büyük... 7 yaşında ve ilkokul 2. sınıfa gidiyor... Öğretmeni tarafından çok seviliyor; yanılmıyorsam Üniversite çağlarına ve belki daha öteki zamanlara kadar da o hocayla bayramlarda birbirlerine kart atar, mektup yazarlardı... O hocanın Eskişehir’de bir kere bize misafir geldiğini de hatırlıyorum... İşte bu hanım, sevdiği çalışkan talebesini, evine misafir olarak davet ediyor... Ben de, herhangi bir arsızlık yapmama için tenbihli, ablamın yanında refakatçi olarak davete icabet ediyorum... Yanılmıyorsam, etrafında halkalandığımız masa bahçedeydi... Masa üzerinde temiz bir örtü. İçecek ne geldi veya geldi mi hatırlamıyorum... Sadece, benim her kıpırdanışımda, gözucuyla bana “doğru dur!” ihtarı yapan ablamın hâli çok canlı... Oysa ben böyle oturmaktan sıkılıyorum... Ve bütün bunları bir vesile olarak anlatmamın sebebi esas sahne: Hoca hanım, bir tabak içinde, benim pek bayıldığım dilim dilim kesilmiş salatalık turşusunu masaya koyuyor... Ablam, calî bir zerafet edasıyla ikrama icabet ederken, ben lezzetin hayâline garkolmuş biçimde hareketleniyorum... Ama henüz bir hücum tavrı göstermemişken bile, ablamın gözucuyla hatırlatma yapması, doğrusu haksızlık... Neyse; iş olacağına vardı ve ben dizgininden boşanan kantarmalı at gibi, dilediğim sür’ati tutturdum... İşin bundan sonrası ise tam bir felâket: Hoca hanım, her ne sebeple ise bir ara masadan kalkıp gözden kaybolmuştu ki, ben nefsin “korku, şu, bu” bütün mekanizmaları kaybolmuş vaziyette hücuma geçtim... Ve Hoca hanım, biri ağzımda biri boğazımda hâlimdeyken, geri döndü; ve tabiî ki gördü... Mesele onun görmesinde değil de, ev faslında... Süs, püs ve haşmet adına ne varsa Viyana önlerinde bırakan Osmanlı ordusu gibi, ablamın ağlayışlı azarları ve babama söyleyeceği tehditleri altında, hazin bir eve dönüşüm var... Uğruna herşeyi göze aldığım damak lezzeti, şimdi misliyle çöken bir kabus... Evde ablamdan tüten matem havası ve annemin ona tarafgirlik etmesi... Babam daha kapıdan girer girmez, ablam ona benim arsızlığımı yetiştirdi... Babamın "nerde o?” diyen sesi... Dolabın kapısını açtı, esefli bir gülümseme benzeri... Ama kızgın değildi; hattâ lâkayt... Oh be, basü badel mevt!..

Bir gün babam eve, üç tane beyaz köpek yavrusu getirdi... Büyüdüğüm zaman öğrendiğime göre, o köpekler Amerikalı askerlerin üç-beş dilde komut alabilecek şekilde eğittikleri cinstenmiş... Nöbette kullanılan, azman şeyler... O üç yavru, babamın isteği üzerine uçakla getirilmiş... Ne varsa yalayıp yutan masraflı yavrulara fazla bakamadık... O köpeklerin getirildiği sıralar, kim hediye etmişti bilmiyorum, bana mika bir borazan verdiler... Müthiş sevinçliyim... Borazana sahip olduğum günün akşamı, biraz serinlemek ve hava almak üzere çay bahçesine gideceğiz... Lâkin, benim aklım fikrim duvardaki çiviye asılı borazanda... “Ya hırsız girer de çalarsa!”... O akşam çay bahçesinde içim zehir zıkkım, eve dönüşü iple çektim... Ve eve dönünce hemen borazanımın yanına koştum; yerliyerindeydi... Ama biz uyurken hırsız gelip onu çalabilirdi, bu yüzden tekrar tedbirsiz davranmamaya karar verdim... Sandalye üstüne çıkıp elimdeki sopa ile onu çiviye asılı ipinden kurtarmak isterken, yere düştü ve sesin çıktığı geniş huni kısmından bir parça kırıldı... Ses çıkıyordu ama, ne fayda; neticede borazan, kırık borazan olmuştu... Tabiî ki ağladım!..

Musa Bey’in ve sonra İzzet Bey’in hizmetkârlarından Hüdeda’nın, Diyabakır’da dükkânı vardı... Onun dükkânına giderdik... Çarşı içinde, üzerinde paralar bulunan bir tepsi ile dolaşan adam... Bazı adamların tepsiye para koyup, para almaları... Babama sorduğum zaman, “para satıyor!” demişti... Meğerse, dileniyormuş adam!.. Bu hadiseyi ne zaman hatırlasam, bir adama para verip de eksik “para satıyor” deme şartlarının daha nazik ve zarif olacağı gelir aklıma!..

Hüdeda, “Kamer Bacı” dedikleri hanımı ve Sultan isimli kızı... Nüfus kâğıdında baba ismi yerine “Musa Bey Hizmetkârı” yazdıracak kadar ona bağlı Hüdeda, Diyarbakır’da hâlâ Beyin şerefi kendisine emanet bir ehl-i zimmet gururunda, evimizin etrafında pervâne... Bütün ailesine sinmiş öyle bir benimseyiş ki, Şark hareketleri çerçevesinde inceleme yapan bir Fransız dergisinin çekip yayınladığı ve sonradan babam tarafından kapı büyüklüğünde büyütülüp çerçeveletilerek duvara asılan fotoğraf, o zaman Sultan abla tarafından mutlaka elde edilmesi gereken bir nesne... Nasıl yalvarıyor, nasıl sızlanıyor onu alıp kendi evlerine götürmek için!.. O resmin dergiden kesilme orjinali, şu ânda benim çalışma odamın duvarında Üstadım’ınki ile yanyana, bana memuriyet ve mesuliyetimi ihtar eder mânâda duruyor!..

Taşlı dar yollar... Deve, at, eşek cinsi, üçlü-beşli-onlu katarlar... Sokakta kâh oyun oynayan, kâh dövüşen çocuklar... Ablam, çocuklar içinde bir elebaşı olarak bir Gülizar Hanım kumaşını tüttürmekte... Sosyal çevrenin insan üzerinde etkisi veya insandaki istidadın görünmesine zemin teşkil edecek sosyal çevre meselesine misâl bir sahne: Çocukları kovalarken düşen ablamın elinin baş parmağı, parmak yerinden kopacakmışçasına ayrılıyor... O vaziyette doktora... Doktor, “Kürt kızları ağlamaz!” diyor ve onun büsbütün pekişmiş metanet hissi içinde, gıkı çıkmayan 7 yaşındaki çocuğun eline gerekeni yapıp dikiş atıyor... Ve ablam hiçbir şey olmamışçasına aynı edayı evde de sürdürdü!..

Yine ablam... Heyecanla, bir yumrukta çimenler üzerine serilmiş bir astsubayın tasvirini yaparken, o gün alaya götürülmemiş olan bana sadece hayâl etmek düşüyor... Gözümde haysiyet, şeref, mertlik ve gözükaralık gibi “erkekçe”lik numunesini yaşatması bir yana, Şerif Bey hayatım boyunca bunlara denk gelen hiçbir rizikolu davranışıma engel olmaya tevessül etmemiştir!..

Dicle Nehri... İki-üç aile, toplam 12-13 kişi, “Harley” marka sepetli bir askerî motorsiklet ile, toprak ve son derece dik uzun bir yokuş yolu tırmanıyoruz... Bütün gençliğim boyunca da hayâlimi süsleyen motorsiklet cinsi o oldu... O hâlâ burnumda tüten yolculuktan sonra, kıyısında birbirinden ayrı mesafelerde tahtadan yapılmış kulübe-evler bulunan Dicle Nehri, sayfiye yeri... Suda yüzenler, oynayan çocuklar... Seri kulaçlarla motor gibi suları yararak yüzen babam, arada bir sığda debelenen benim yanıma geliyor ve kaldırıp fırlatıyor; öyle yükseklerden (!) suya düşüyordum ki... Nehrin hemen kıyısında direkler üzerine oturtulmuş evin iskele-balkonu altında kaynaşan küçük balıklar... Tası daldırıp yakalamaya çalışıyorum... Ama nafile!..

Ablam akran bir kız... Kardeşi de var mıydı?.. O, ablam ve ben, Diyarbakır’a 5-6 kilometre mesafedeki bir çiftliğe gidiyoruz; gidiyormuşuz... Hatırlamıyorum... Hatırladım şu: Gidişte veya dönüşte, ablam pestile dönmüş beni sırtında taşıyordu... Ve mesut tesadüf: Askerî bir ciple yoldan geçmekte olan babam, bizi görerek alıyor ve eve getiriyor... Babamın bizi görmesi ve eve getirmesini de hatırlamıyorum... (21)

Hacı Veli... Muş’taki Alâaddin Paşa Sülâlesinden... Diyarbakır’da idi... Ben o zaman 3-4 yaşlarımdaydım.. O ise, herhâlde 50-60 yaşlarında... Hatıramda kalan şemailinin en belirgin vasfı, koca göbeği... Mirzabeyler’den bir filiz olmam, onun bana büyük müsamaha göstermesi için kâfi sebep... İstediğim her ân evlerindeyim... O namaz kılarken secdede sırtına tırmanmam, benim için büyük keyif... Evlerinin mahzeninde bir oda yarıya kadar ceviz dolu olduğu için, sokakta oynarken sık sık “cevizli yenge” dediğim hanımı Arife yengeyi rahatsız ediyorum... Hiç kimsenin kendi çocuğunda bile tahammül edemeyeceği bir serbestlikle, evde herşeyi karıştırıyorum... Bir gün Arife yengenin büfe üzerindeki değerli küpelerini aldım ve birini kırdım... Arife yenge ilk defa benden bıkkınlık belirtici bir edâ ile kızdı; tabiî ben de hemen küstüm ve kapıya yöneldim... Arife yenge bir ân öfkesini tutamaması yüzünden, ne diller dökmüştü benim kırık (!) kalbimi düzeltmek için... Neticede, kabul ettiğim ve etmediğim ikramlarla, gönlüm alınmış olarak sokağa çıktım ve tenbih edildiğim şekilde evde onun bana kızdığım kimseye söylemedim!.. (22)

Altı-yedi yaşlarındayken, «geçmişime» ait bir hatıram vardı... Bir istasyonda üç adam, beni kaçırıyorlardı... Ben çığlıklar içinde yırtınırken, annem yavaş yavaş kalkan trenin penceresinde çaresiz çırpınıyordu... Adamlar beni, öbür perona giden tünelin oradan kaçırmaya çalışıyorlardı... Bu hadise, üç-dört yaşlarında bulunduğum Diyarbakır’a ait her biri sabit ve diri hatırlarım arasında, bir türlü izâha kavuşmayan ikincisidir... Belki 20-25 sene sonraya kadar, uygun düştükçe ve sırasında hafiyelik ve ruhî tahlil yoluyla anneme defalarca sormama rağmen, böyle bir şey olmamıştı... Bu bir rüya değildi... Neydi, nedir?.. (23)

 

“Bursa”

4-5 yaşlarında iken, Bursa’da bir hatıram... Evin bulunduğu sokağın başında, üç yetişkin insanın elele tutuşarak kuşatabileceği genişlikte büyük bir çınar ağacı vardı... Üzerinde yüzlerce karga... Bir gün sokakta yürürken, tâ tepeden bana doğru bir karga süzülmesin mi?.. Bir ânda suratıma dalacak diye elimle yüzüme perde yaptım ve o, kafamın üstünden teğet geçip tekrar yükseldi gitti... Benim gibi bir masum yavrudan ne istedi acaba?... Belki de pek masum bulmadı!.. (24)

 

“Baba Evi...”

Baba evinde her zaman, kitap mühim bir unsur olmuş ve Şerif Muammer (Muhammed), şahsiyet sahibi olma, kafa yapısı ve fikir meselesini her zaman maddi üstünlük ve ehemmiyetlerin önünde görmüştür... Anneciğim, 1964’de doğum günümde, babamın hediye ettiği kitaptan ayrı olarak bana, Eflâtun’un «Devlet» isimli eserini hediye etmiş ve şöyle yazmıştı:

- «Oğlum!.. Doğru ve akıllı adam, muvaffak olacak adamdır. İyi seneler.»

Benim not alarak okuduğum ilk eser de, 1967’de bu eserdir!.. Şiddetli toplayıcı karakterimin ve koku alma melekemin bariz olarak görülmesine vesile eser!.. (25)

Babam, Bursa’daki Uludağ Gençlik Klübü’nü kuranlardan biri... Gençlik... Onun futbol ve boks şubelerinin çalıştırıcısı... Aradan seneler geçmiş... Ben 10 yaşındaydım... Bir yaz günü akşamüstü, şehir stadının altındaki boks idman salonuna gittik... Babamın talebesi, şimdi hocalık yapıyor... Ortada eldiven giyen iki kişi ve büyülenmiş hâlde onlara doğru akan ben... Babam arkamdan çekip, oturduğu sandalyenin yanına getiriyor... Ben yine akıyorum... Bu durum idmanın sonuna kadar gitti... İradesiz bir şekilde sürükleniyordum... O zamanlar, kaderimin o tarifsiz mistiğin cazibesiyle örülü olduğunu ne bileyim!.. (26)

Aramızda hiçbir zaman “yavrum, evladım” ilişkisi oluşmamış babama –binbir sıkıntıyla- bana verdiği aylığı yükseltmesini söylüyorum –ki o zaman talebe bursu 350, bana verilen 300 lira- ve şu cevabı alıyorum:

- “Senin hakkına bu kadar düşüyor!”

Nefsinde hiçbir “evlât hakkı” hissi bulunmayan ben, onun çevresindeki gençlerin benle kıyas edilemez rahatlıklarına rağmen ondan istifade etmelerine karşılık, verdiği cevaptan rahatlıyorum bile... Nitekim, 100 liram olmadığı için Eskişehir’den İstanbul’a imtihana gelemediğim oldu... Yenilsem bile Türkiye Kulüplerarası Boks ikincisi olacağım maça da, aynı şekilde gelemedim; ben yaz-kış üzerimde aynı kadife pantolonla üç senedir dolaşa durayım, şık takım elbisesi ve yeni ayakkabılarıyla karşısına geçen bir genç, ayakkabıyı yeni aldığını ama parasızlıktan (!) bir senedir aynı takım elbise ile dolaştığından yakındı ve tam 700 lirayı cebe indirdi... Ben maça gelmek için para istediğimde, yoktu!.. (27)

 

Eskişehir

Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır misâli, Eskişehir benim için madde ve mânâsını yaşadığım hadiseler boyunca ister istemez başvurulan, cinnete yakın uçlarda ruhî sancılarıma, fikir istidadıma ve aksiyon iptilâma mevzu olmuş bir mekân... Hususî saadetler... Ölesiye sadık arkadaşlık ve doyumsuz dostluklar... Öldüresiye nefretler... Dava, aşk ve heyecan... Kesiksiz murakabe ve sahici muhasebe cehdi... Hatırası bile yakıcı zamanlar!..

Şahsiyetimin ana çizgileri, Eskişehir’de pişmiştir!.. (28)

Şehabettin... Yaş farkından doğan nisbetsizliği 14 yaşımda aştım ve onunla birlikte akranlarının da tepesinde sokağımızın efeliğine kuruldum!.. (29)

Rahmetli Sülbiye Gider teyze... Karşımızda, en büyük oğlu rahmetli Faik Gider amca ve Hüsniye Gider yenge ile oturuyor... Bu tek katlı şirin evin arka bahçesinde de bir ev var; orada da en küçük oğlu Bedri ağabey ve Zehra yenge... Yanlarında, baştan kerpiç ve iki katlı, sonradan üç katlı inşâ edilen beton binada da, rahmetli Memduh amca ve Kadriye yenge ile, Kadri amca ve Mukadder yenge... Yani, rahmetli Rıfat Gider dede ile Sülbiye Hanım, 4 oğlan çocukları ve gelinleri ile birarada... Ve dokuz tane de torun!..

Geniş aile, bütün unsurlarıyla Rıfat dede ve Sülbiye teyzenin etrafında döner... Hali vakti yerinde, mahallede ve şehirde çevresi olan, eşraftan bir aile tipi!..

Sülbiye Hanım teyze, mahallenin «kaymakamı»... Kadın çevresinde, geliş gidişi kontrol edere benzer otoriter bir havası vardır!..

Rıfat dede ile Sülbiye Hanım’ın tanışmaları, daha doğrusu Sülbiye teyzenin onu tanıması şöyle olmuş: Genç kızken, bir kadına herkes bahtını baktırırken, o da baktırmış ve o zaman hiç tanımadığı Rıfat dedeyi tastaki suda görmüş!.. Rıfat dede, çarşıdan birşeyler yüklenmiş, yolda yürürken!.. Gel zaman git zaman, çeşitli vesileler ağı çerçevesinde evlerinin kapısı çalınıyor, görücüler geliyor; ve suyun içinde seyrettiği adamın canlısını karşısında görüyor!.. Dehşet bir vakıa!..

Ben İstiklâl mahallesindeki sokağımıza geldiğimizde, 5-6 yaşlarındaydım... Bir sene sonra kendi yaş grubumun ve küçüklerin önünde çete başı... Mahallenin bizden bıkkın büyüklerinin başında da, Fikri amca var... Bizi sokak sokak kovalar... Bu kovalamaca 12 yaşına kadar sürdü... Birgün, her zaman olduğu gibi, «kavga var!» diye evden çağrıldım... Sokağa fırlayınca ne göreyim?... Sağ kolum Erkan, kafasından kan sızan Fikri amcanın kafasına sopayla mütemadiyen vuruyor; ve öyle kudurmuş ki, ne ablası, ne orada bulunan birkaç kadın, ne de çocuklar onu zaptedemiyorlar!.. Derhal müdahale ettim ve benle kapışmayı göze almamasından istifade, elinden sopayı aldım; sonra da «Fikri amca büyüklük sende kalsın!» diye, Fikri amcayı onore ediyorum! O kadar içli ve çaresiz insanın minnettarlığıyla dolu bir sesle bana «peki evladım, peki evlâdım!» dedi ki, şu ân bile içim titriyor!.. Ne tuhaf... Eğer bir daha bizi kovalarsa onu dövmeyi kararlaştıran benim; sonra da bu hâlim!..

Fikri amca, o zamanlar 50 yaşlarında... Sol ayağında belli belirsiz bir aksaklık, yürürken yalpalaya yalpalaya gelen bir görüntü çiziyor... Bir zaman sonra bu amca, mizacımın, kuvvetli saldırgan tarafına değil de, yufka ve içli tarafına hitabedebilme sırrını sezdi... Tatlı sesli ve sözlü, şefkatli tavırlarıyla, benim son derece muhabbet ve hürmetimi kazandı; aslında kendisi de buydu, konu komşu yardımına koşmayı sever, cenazeye ve hastaya yetişir, kendini ibadete vereliberi de o yolda güzel örnekler sergilerdi... Bir gün kapı önünde otururken, bana nasihat etti ve sordu:

- «Oturma yavrum taşlara, oturma; sonra çok çekersin!.. Sen niye tek başınasın?»

- «Arkadaşlar camiye gitti Fikri amca!»

- «Aaa!.. Sen niye gitmedin?»

- «Benim kitabım yok!»

Onbeş dakika sonra ben yine aynı noktadayım... «Bi koşu» kitap alıp gelmiş Fikri amca, onu bana uzattı:

- «Artık kitabın var, bundan sonra sen de git emi!»

Ruhuma büyük temel çivisi çaktı ve delikanlılığa doğru serpilirken, bana hep takdirkâr ve hayranlık gözüyle baktı... Beni çok severdi; kalb kalbe karşıdır ya!..

Delikanlılık çağımın genel geçerli efeliği içinde, yaşlılara karşı çok hürmetkârdım... «İzzet, mahalleye eziyet!» tekerlemesinin sahibi olan bir dede de dahil, o yaşlarda beni çok severlerdi... Elden ayaktan düşmüş Rıfat dede, birgün evdekileri bana şikâyet edeceğini söyleyerek tehdit, ediyor... Onun vefatından bir sene sonra da, Sülbiye Hanım yatakta... Günden güne eriyor... Ben hergün onu ziyaret ediyorum, elini öpüyorum, hatır soruyorum; Sülbiye Hanım teyze, benim mahalledeki havama nazaran hâlâ itibarda bulunduğunun memnuniyetini yaşıyor... Birgün:

- «Oğlum, kestir şu saçlarını be!»

Bir-iki saat sonra, uzun saçlarım kesilmiş olarak ona uğradım:

- «Sülbiye Hanım teyze, bak hiç kimseyi dinlemedim, yalnız senin sözünü dinledim!»

Kadıncağız, vefat ettiği bir ay sonraya kadar her kendisini ziyaret edene beni anlatıyor ve övünüyor:

- «Hiç kimseyi dinlemez!.. Ben söyledim diye koşup kestirmiş, elimi öptüm!.. Bir tek beni dinledi!..»

Rahmet!.. (30)

Hüsniye Gider yenge... Eskişehir’de oturduğumuz zamanlar, yaklaşık 18 sene karşı komşumuz... Rahmetli Faik Gider amcanın hanımı, benim yaşımdaki –şimdi astsubay- Şenol ve benden üç yaş büyük Kerim’in annesi... Rahmetli Rıfat dede ve Sulbiye Hanım teyzenin gelini!..

Ama ne gelin!.. Onun gibi, vefalı ve cefakârını, acaba kaç anne ve baba kendi çocuğunda seyredebilir?.. İki-üç sene, yatalak hasta olan dedeye baktı; sonra da teyzeye... Hasta beklediği uykusuz aylar boyunca, sigaraya alıştı... Şikâyetsiz, sızısız, hürmet ve şefkatinden hiçbir şey kaybetmeyen bu kadın, benim hatıralarım arasında, yumuşak, sevgili ve aziz bir anneyi, çilekeş yalnızlığı duyulmayan derviş tevekkülü misâlini yaşatır!.. (31)

Tatar Hayriye Hanım teyzelerin evleri; onun ismini anarak bahsedeceğim, çünkü kocasının ismini çocukluğumuzda da bilmezdik... (...) Bizim çocukluğumuzda, hemen her sene bir kere de olsa Porsuk Çayı taşar, şehrin alçak kesimlerini ve suya yakın sokaklardaki evlerin bodrum katlarını su basardı... Birinci katında oturduğumuz iki katlı evin yanyana iki kapısının bulunduğu 2-3 metrekarelik zemine çıkan 2 basamaklı hizası, umumiyetle selin en yüksek derecesini gösterirdi; birkaç defa tedbir olarak evdeki eşyaların yukarı kata taşınması için hazır hâle getirilmesi sözkonusu oldu ise de, bizim evi hiç su basmadı... Sel baskını olduğu zamanlar, okulların tatil edilmesi, yiyecek vesaire gibi şeylerin tedbir niyetine daha hamaratça teminine çalışılması, öyle aman aman bir zaruret belirtmese de, tehlikeli sahneler görüntüsünü oynayan figüranların kendilerini rollerine kaptırarak tehlikesizce tehlikeliyi yaşama keyfi gibi, insanlara değişik tatlar yaşatırdı... Tabiî evlerini su basan canı yanmışlardan bahsetmiyorum... Böyle sel bastığı günlerin geceleri, evimizin önünde bulunan elektrik direğindeki lâmbadan suya düşen ışık, bana bambaşka ve romantik hisler yaşatırdı; kendimi Venedik gibi veya sefa atmosferinde farzederdim... Bir seferinde, daha değişik manzaralar doğdu: Hemen her sel baskınında, sokak seviyesinden yaklaşık yarım metre aşağıdaki Dede’nin bahçesi içinde bulunan evler sular altında kalır, fakir fukaranın kaçıramadığı yatak-kilim-yorgan vesaire gibi eşyaya zarar gelirken, bu seferinde sokağa duvarı bulunan bir ev yıkıldı... Sokaktan bakınca bahçe duvarı olarak görülen bu evin duvarı, mutfak eşyası dizili bir rafı taşıyormuş... Ben, geçen sel baskınlarının ardından “bir daha sel olursa, kapıya bir sandalye atıp şöyle keyiflice bir çay içeceğim!” kararımı bu sefer uygulamaya girişmiş ve tam sandalyeyi çıkarmıştım ki, hafif bir gürültü duydum; o evin çöktüğünü... Birkaç saniye sonra, tencere ve tava cinsi eşyalar suyun ortasında önümüzden geçiyor... Tuhaf bir durum!.. Camlarda bulunanların “aaa!” sesleri arasında, böyle hadiselerin canı gönülle fedâisi çocuklar tencereleri kurtardılar; diz boyu sularda heyecanlı (!) macera... İçerden gürültüyü duyan babam, bizim balkonu andıran kapı önüne çıkınca, elinde çay bardağıyla sandalyeye kurulma hazırlığında olan bana sinirlendi; veya sinirlenmiş gibi yaptı... Söylediği doğruydu:

- “Alemin ıstırabıyla alay gibi... Çabuk içeri gir!”

Ama ben oranın çökeceğini bilemezdim ki!..

Aradan birkaç gün geçmemişti ki, Dede sağdan soldan topladığı tuğla-kerpiç ve çamurla evi eski hâline yeniledi!..

Su yatağından taşmaya başladığında, Dede’nin bahçesi içindeki evlerin şurasından burasından ve avlunun muhtelif yerlerinden sular fışkırmaya başlardı... Ve bodrum katı olan yerlerde... Bir seferinde mahallenin bütün çocukları kahramanca (!) mücadele etmiş ve sokağın su boyundan giriş yerinin en müsait kısmında taş-toprak-çeşitli cinsten molozla bir sed yapmıştık... Diğer sokaklar çeşitli derecelerde suların istilâsına uğrarken, biz sokağımızı korumuş olmanın keyfini çıkarmaya hazırlanıyorduk ki, Dede’nin evlerinden suların fışkırmakta olduğu haberini aldık; ve bizim yaptığımız seddin içindeki ilk evin karanlık bodrumunu dikkatle gözleyince, suların yükselmekte olduğunu... Ve neticede birkaç saatlik bir gecikmeyle sular seddin ardındaki kısma dolmaya başlamıştı ki, santim santim yükseliş birkaç saat sonra santim santim düşüşe geçti... Ve biz mümkün olan en az hasarla zafer kazanmıştık!..

Selin ardından geçen günler ve haftalarda, değişik hisler yaşadığımız işler... Meselâ o zaman, Yalman adası veya Suboyu denilen şehrin merkezî kısmında, yol boyunca yazlık sinema ve çay bahçeleri vardı; sular çekilince, sel suyunun doldurduğu bu bahçelerin içinde kaynaşan balıklar... Günden güne su buharlaşır ve toprak tarafından emilirken, meselâ ağaçların dibine doğru daralmış 1-1,5 metre çapındaki leğen büyüklüğü bir yerde, yüzlerce çırpınan balık; tarladan balık toplamak!.. Bodrum kat evler, şöyle veya böyle tahliye edilmiştir; 20-25 gün sonra da olsa içine gir ve üç-beş parmak derinliğindeki suda kaynaşan balıkları topla!.. Ve, top oynadığımız engebeli arsada, yer yer 1 metreye yaklaşan derinlikteki sular... Bir seferinde, orayı mahallemizin gölü addederek, tuttuğumuz balıkları oraya atarak zenginleştirdiğimizi hatırlıyorum... Ve ne tuhaf, bugün bile heyecanlanıyorum!.. (32)

Çocukluğumda çok sık yaptığım tecrübelerden biri, canlı balığın içini boşaltmak ve onun üç-beş saniye de olsa yüzmesini hayretle seyretmek... Veya içini boşalttıktan sonra, titreyişlerini ânı ânına göz kaydına alarak «ölüm ânını», ruhunun çıkışını (!) yakalayabilmek!..

Balık avcılığı, çocukluğumda yaz tatillerinin en zevkli saatleriydi... O zaman Eskişehir’deki Porsuk Çayı’nda balık çok... Ve biz, sokağımızın bütün çocukları bir çete, başlarında ben, mahalle kavgaları ve futbol maçları dışında, ya kuş avındayız veya balık... Ya sokağımızın başında, veya karşı kıyıdaki çayırda, yahut şehir dışında tertiplendiğimiz avlar!..

Suboyunun başında evleri olan, ilkokul arkadaşım Nevzad... Hatıralarımda yer ediş sebebi, son sene müsamerede ikimizin de «İspanyol dansı» gösterisinde yer alıyor olmamızdan dolayı aramızda doğan samimiyet... Ve... Evlerin bahçesinden oltasını suya sarkıttığı bir gün, kıyıdan bir karış uzakta kol kadar bir balık yakalaması... Günlerce «belki ben de» umuduyla oraya olta attım!

Çocukluğumda azarlandığım veya kızdığım zaman, büyük