casino maxi

Abdülhakîm Arvasî Hazretleri

TİLKİ GÜNLÜĞÜ’NDE

ABDÜLHAKÎM ARVASÎ HAZRETLERİ

-Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kiram-

Derleyen: Ümit Elönü

Takdim

“Büyük İrşad Kutbu”... Yapanı yaptırandan gelici bir tecrit bünyesinin üslûbunu temsil ediyorum!..

Yapanı yaptırandan gelici bir tecrit bünyesinin dışa vurum üslûbunda, ilhâm ve vâridat kadar, nazara muhatap verim kadrosu da, mesh olmuş ve aslına ircâ edilmiş veya doğrudan doğruya asıl iken pay alınmış mânâsına kalıp hâlinde ayniyle sabittir!

Bâtın yolu kahramanlarına mahsus kemâl sırrının tasarruf üslûbu, kemâl zâtım atfedilemeyeceğine göre, azat kabul etmez bir zaptolunmuşluk hakikatiyle bağlandığım ve bölünmez bir bütünlüğün faal eli hâlinde göründüğüm “Büyük İrşad Kutbu” makamına köleliğimin ifâdesidir... Faal elin kendine mahsus iradesinden sâdır olabilecek sarsaklık, elbette münfail sıfattaki merkezî iradeye atfedilemez!.. (1) 

Herşey bir yana, şu eser neyi gösteriyor ki?.. Kâinatta mevcut her unsur dillerde de kelime hâlinde bulunduğuna göre, edebiyat tarihinde eşi benzeri bulunmayan ve kâinatı elekten geçirircesine bir terkib, tecrit ve teferruatçılık şuuru ile, kendimi, Üstadım’ı ve Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini vasıflandıran, nisbet ölçülerim ile bu vasıfları nisbetlendiren bu eser...

Aslı gösteren teferruat ve teferruatı kendine bağlayan asıl... Her ikisinin nasıl içiçe bir iş olduğunu gösteren bu eser!.. (2)

 

Pâk Hayatlarından Tablolar

Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri... Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul’a gelişleri ve Eyüpsultan tepelerindeki (Gümüşsuyu) dergâha yerleşmelerine kadar hayatlarını bizzat kendi lisanlarından, iktibas edilmiş olarak göz önüne serelim:

Kendilerinin “zamanın arifleri sırasında” diye kaydettikleri Hüseyin Vassaf Halvetî isimli bir zât, “Sefinetül-Evliya: Veliler Gemisi” adı altında bir eser yazmak istiyor ve eserine Abdülhakîm Efendiyi de almak dilediği için hâl tercümelerini öğrenme gayesiyle huzurlarına başvuruyor:
İlk sual:

- “İsimleri?”

- “İsmim ve alemim Abdülhakîm... Böyle nadir ve garip bir isimle adlandırılmama sebep, zâhirî ve bâtınî faziletleri seyyidlik şerefiyle birlikte evlâdında toplanmış görmek isteyen pederimin yüksek bir din âlimine ait ismi çocuğuna yakıştırmasıdır. Bu zât, Hindistan’ın Siyalkût şehrinden, telif ettiği eserlerle İslâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan Abdülhakîm Siyalkûtî Hazretleridir.

Ayrıca bu isteği kamçılayan garip bir tesadüf de, dünyaya geldiğim gece, evimize Seyyid Abdülhakîm isimli bir zâtın misafir olmasıdır ki, kendisi Abdülkadîr Geylânî Hazretlerinin onikinci oğlu ve o vakitler Irak ve İslâm beldelerinin kemâl ve fazilet mihrakı Seyyid Tâhâ Hazretlerinin küçük biraderi... Pederim bu iki vesileli hayır yorumu, 1295 Hicri senesi Ramazanının onbeşinci salı gecesinde gördüğüm bir rüya ile tahakkuk edeceği ümidini verdi. Rüyamda Allah Resûlünün nur çağlayan güzellikleriyle karşılaşmış ve din meselelerinden en incelerinden birine ait bu suâle cevap vermeye davet edilmiştim. Rüyamı babama anlatınca, “Abdülhakîm” isminin seçilişindeki istek ve bu ismin belirttiği mânâya karşı ruhunda büyük bir ümit pırıldadı ve hem iç, hem dış kemâl yolunda gereği gibi yetiştirilmem için elinden geleni ardına koymadı.”

- “Mahlesleri?”

- “Bütün memleketçe, yüceltme vasıflarından olan efendi, hoca, şeyh gibi tâbirlerden ayrı olarak ailenin yaşça ve bilgice büyüğüne “Seyyid” denilmesi âdet olduğundan, âcizleri de bu kelimeyle anılıyordum.”

- “Lâkapları?”

- “Lâkap olarak kullanılan “manzur-u nazar-ı pîran-ı kiram: Keremli pîrlerin nazarlarına görünen” terkibidir. Lâkaplandırma sebebi; merhum şeyhin lütfen kalemleriyle yazdıkları mektubun tepesine kaydedilen teveccüh satırları olup dua telakki edilerek kullanılmıştı. Sonraları, Kaadirî tarikatından Bağdat Telgraf Başmüdürü, Abdülkadir-i Geylân-î âşıkı Şakir Efendi “Gavs-ı Âzam’ın nurlu kabrinde murakabeye dalmış otururken, size bir mühür hediye etmek ve mührün bir yüzüne o ibareyi yazmak emrini aldım!” diyerek, lâkaptaki esrar ve hikmeti teyid etmiştir. Oradan gelen mührü şimdi kullanıyorum. Mühür oldukça kıymetli Necef taşındandır ve üç yüzlüdür. Bir tarafında, lâkabım olan “manzur-u nazar-ı piran-ı kiram Esseyid Abdülhakîm likülli emrin fehîm”, daha öbür tarafında “Esseyid Abdülhakîm” yazılıdır. Mühür, Irak şeyh ve âlimlerinin kullandıkları mühürlerden daha büyükçedir. Onu hâlâ, iyiye ve hayra yorarak imza makamında kullanıyorum.”

- “Doğum tarihleri?”

- “1281 Hicrî yılının Şevval ayında doğmuşum.”

- “Doğdukları yer?”

- “Vaktiyle Hakkâri, şimdi Van’a bağlı, 2800 metre yükseklikte, hava ve suyunun güzelliğiyle tanınmış Başkale kasabasında doğmuşum.”

- “Pederlerinin ismi ve kimliği?”

- “Pederim merhum Seyyid Mustafa Efendi... Kendisinin ilk çocuğum!.. Nakşî tarikati şeyhlerinden, din ve ilim neşri yolundaki gayretleri ve cömertlikleriyle maruf, şeriat ölçülerine bağlılıkta fevkalâde titiz, malını ve canını Kâinatın Efendisi uğrunda feda etmekten çekinmez bir zât...”

- “Aile isimleri?”

- “Hülâgû Hanın Bağdadı istilâsında Kürt beldelerine hicret eden ve anne tarafından Gavs-ı Azam’ın akrabalığıyla müşerref, zamanın kutbu ve allâmesi Şeyh Kaasım Bağdadî’ye bağlı, Arvasî isimli ailedeniz. Cedlerim, Bağdat’tan büyük bir aileyle ve Gavs’ın evlâd ve torunlarıyla, ayrıca Abbâsi halifelerinin etrafına dağılmış bazı kadınlar ve çocuklarıyla Musul taraflarına göç etmişler... Orada, Emevîlerden kalma Büyük Cami mahallesinde Seyyid Hüseyin Ulvî’nin evinde birbuçuk yıl misafir kalmışlar... Garip ve esrarlı bir tesadüf olarak, ben de, Birinci Dünya Savaşı başlarında Van’dan hicret ederken aynı yerde, bir buçuk yıl, kalabalık bir aileyle misafir kaldım. Ceddim, Musul’dan Urfa’ya, Urfa’dan da Bitlis vilâyetine bağlı Şirvan köylerinden birinde ailesine bırakarak üç erkek evlâdıyla Mısır’a geçiyor ve orada uzun zaman Câmi-ül-ezher külliyesinde müderrislerin reisi sıfatıyla ilim neşrediyor. Oradan Hicaz’a yedinci defa olarak gidip, Medine’de ebedî vuslat sarayına göçüp, Hazret-i Osman türbesinin cenup tarafında ve türbeye 3 zürrâ mesafede bir noktaya defnediliyor. Büyük oğlu Kutup Muhammed ünvanını alan Molla Mehmet Arvasî, Abbasiye ailesinden arta kalan Hakkârî beyliklerinin merkezi Çölemerik kasabasına giderek İbrahim Han’ın kerimesi Fâtıma ile evleniyor ve oradan Van şehrinin cenubunda, yüksek dağlar arasında, geçidi zor bir yere bir köy kuruyor. Bu köyde büyük bir dergâh ve iki katlı bir câmi bina ederek oraya ismini veriyor: Arvas... İşte onun nesli, bu köyde, 600 sene kadar ilim neşretmiş ve Kaadiri tarikatının çerçevesinde, din ölçüleri ve inceliklerinin o zaman Irak’a kadar çözümlendiği başlıca yer burası olmuştur. 3000 kadar yazma kitapla bir kısım müelliflerin eserleri, kendilerinden kalan, her nevî ilim ve fenlere ait büyük bir hazine olup yazık ki, Birinci Dünya savaşında Ruslar tarafından yakılmıştır. Bu eserleri inceleyecek üstün âlimler ve hikmet sahiplerinin, hayret ve taaccüple parmaklarını ısıracaklarına şüphe yoktu. “Arvas” isminin dağ adından geldiği ve Arapça olduğu kabul edilebilir. İşte o zamandan şimdiye kadar bu köyden yetişen din ve tasavvuf kahramanlarına “Arvas Seyyidleri” ismi verilmiştir.”

- “Yetiştikleri saha?”

- “Kürt beldeleri, yâni Van vilâyetinin doğusunda ve İran sınırında kalan geniş bölge, yetiştiğim sahadır.” (3)

- “Aldığım ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. İstihâre gecesi gördüğüm rüyâdan, mürşidleri tarafından kabul edildiğime ait mânâyı sezdim. İstihârede gördüğüm rüyâ: Seyyid Tâhâ Hazretleri, camide hâlifeleri Seyyid Fehim Hazretlerine şu emri veriyorlar: “Abdülhakîm’i al, 5 lâtifenin çeşmelerinde kendi elinle  ve tamamıyla yıka! İkimize de imâm olsun!”... Seyyid Fehim Hazretleri beni alıyor, emir âlemine ait beş lâtifenin çeşmelerinde çıplak ayak yıkıyor. Ben de bir elimi onun omuzuna koyarak sağ ayağımı benim için serilmiş olan seccadeye bırakıyorum. Rüyânın tâbir ve tefsire muhtaç olmayan açıklığı, ayrı bir ilâhi lütûf ve nâmütenahî bir ihsandı?” (4)

Esseyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin lâkabı:

- “Manzûr-u nazar-ı pîran-ı kiram: Keremli pîrlerin nazarlarına görünen.”

Manzûr: Görülen, bakılan, nazar edilen. Beğenilen... Manzar: Bakılan yer, görülen yer. Görünüş... Manzara: Dışarıyı görecek pencere... Manzarî: Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam... Manzaranî: Gösterişli ve güzel adam. (5)

Abdülhakîm; Hakîm’in, Hakîm olan Allah’ın kulu... Hakîm: Varlığın hakikatine vakıf olan, hikmetle vasıflanmış bulunan!... (6)

İşi elinde tutan... Abdülhakîm Hazretleri; «ismiyle müsemma- ismi hüviyetinin aynı» bir şahsiyet... Demek ki, «tecrit», «ibda», «bediî» ve «örtü» sırrı yanında, «Nizamî»lik de onun vasfı... Dilimde, Üstadım’ın «Çile» isimli şiirinden bir dörtlük:

- «Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, tâ çenemde su. –Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; - Suda ezel fikri, ebed duygusu.» (7)

Babaannem Hanife Hanım’ın babası olan Hüseyin Paşa’nın dört hanımı var ve biri aynı zamanda Babaannemin süt annesi olan Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin kız kardeşi... Bu nisbet içinde Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Babaannemin dayısı olur!...(8)

 

“O ve O”

“Efendi Hazretlerine intisabım, bağlanışım ve bu bağlanışı idealize ederek gidişim... Ben nicelerini gördüm o ana kadar, nice sahtelerini... Ben, Efendi Hazretlerini gördüğüm zaman, -tam mizanını yapacağım ve bunun not edildiğine memnunum-, Fransızların “Et’le mirade ca complire –ve işte mucize meydana geldi” dedikleri hâl oldu... İnfîlâk!.. Ve mütemadiyen kendimi muayene ettim...” (9)

Üstadım, Beyoğlu Ağacamiinde Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin elini öpmüş, onun dikkat nazarında beklenen olarak davetini almıştır... Günlerden Cuma... Sonra... Aradan haftalar geçer... “Babıali” isimli eserinde bahsi geçen belâlı “Nokta Nokta” hanımla uğraşmaktan başka işi yok... Cücelerin, saçlarından tel tel yere bağladığı “Gülüver”e benziyor... Doğrulmak istiyor, fakat mümkün değil... Saçlarından tel tel bağlanmış, arküstü toprağa çivili.

İlk aldığı adresin sahibini bulduktan, asıl adresi ondan aldıktan sonra da gevşemek?..

Olur mu?

Oldu!..

Ruhuna kuvvet aradığı günlerden birinde, Ağacamiine beraber gittiği ressam Arkadaşı Abidin Dino’yu buldu:

- “Haydi, seninle bugün Eyüp’e gideceğiz. Üstün haberciye... Onu yakından tanımaya...”

Kolkola verirler... Estetik bir gezinti olsun diye Eyüp vapuruna binerler... Eyüp’e çıkıp, büyük câmiin önüne gelirler ve sorarlar:

- “Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ne tarafta oturuyorlar?”

- “Gümüşsuyunda!”

- “Orası ne tarafta?”

Adamın biri parmağını uzatıp köşede bir aktar dükkânını gösterir:

- “Şu dükkânın sahibinden sorunuz. Kendisine sık sık gidenlerdendir o...”

Üstadım’ın ressam arkadaşıyla aynı isimde, birkaç parmağı eksik dükkân sahibi, alâkadan gayet memnun anlatır:

- “Câminin kenarından sağa dönün! Bahriye’ye doğru... Birkaç adım sonra mezarlığın içinden, yukarıya, merdivenli bir yol sapar... Piyerloti kahvesine kadar gider yol... Çıkın, çıkın, tepeye kadar... Karşımıza gelecek ilk kapı... Bahçe kapısı ve daima açık... Vaktiyle tekkeymiş orası... Mescidinden ve etrafındaki çatılarından anlayacaksınız. Halice bakan bir sed üstünde...”

Aktar Abdin’in tarifi vechile, adresi bulurlar... Bu adres, geçen zaman içinde Üstadım’ın nasibini ve Abidin Dino’nun –hem de küfür soyundan- nasipsizliğini gösterecektir!.. (10)

“Abidin, “ya bizden şüphe ederse; polis molis herşey olabiliriz!” dedi... Ona dedim ki, “biz mürşidi arıyoruz; eğer oysa şüphe etmeyecektir, ciğerimizi okuyacaktır. Eğer değilse, zaten neticesi yok!” (11)

“Sanıyorum ki, öğle yemeğinden biraz sonra ikindiye yakındı... Döndüğümüz zaman çoktan akşam olmuştu... Halic’i gören Gümüşsuyu denen bir tepe var; orda eskiden kalma bir Dergâh vardı, orada oturuyordu... Zaman nasıl geçti, akşam nasıl böyle halı gibi yayılıp da ortalık kapkaranlık oldu farkında değilim... Vapurla dönüşte Abidin’e dedim ki, -daha henüz alev almamışım-, “besbelli bu insan tekdir, bir madenin üzerine oturuyor ve gizliyor madenini”... Ve insan bu incizab altında kalıyor... Ama ben bu tarafta bu ahmakça sözü de söyledim...” (12)

Yine Üstadım’ın nakli: Gece... Mescide geçit veren bir odacıkta oturuyoruz. Kendileri hasır koltukta, ben bir iskemledeyim... Etraflarında yakınlarından birkaç kişi... Dizüstü, yerde oturuyorlar. Efendi Hazretlerine karşı naz makamındaki Şakir’cik gidip geliyor. Bir köşede semaver...

Ha, söylemeyi unuttum; Efendi Hazretlerinin evlerinde semaver gece gündüz kaynar ve ziyaretçilere üstüste çay verilir. “Artık içemem, af buyurun!” deninceye kadar...

Yemekten sonra çaylar içilmiş; Efendi Hazretlerinden, o muazzam temkin tavırları içinde binbir hikmet dinlenmiştir.

Şakir’e emir buyurup bana bir defter verdiler ve bana:

- “Oku; yüksek sesle oku!”

Bu, “hatarât”a dair, kalemlerinden çıkma bir risalecikti ve yüksek sesle okumaya başladım...

Tıs yok; yalnız bir duvar saatinin tıktıkları... Dinleyenler, mümkün olsa, kalblerini durduracaklar... Öyle dinliyorlar...

Risalede “hatarat”tan bahsediliyor; kaynağı, hikmeti, onları def ve nefyetme şekli... Bunun için tedbir şudur:

- “Celâl kelimesini, Allah ismini, medd ile çekerek kalbden geçirmek ve dimağa doğru yükseltmek...”

bahis bu noktaya gelince emir buyurdular:

- “Medd ile çek bakalım, Allah ismini!”

- “Allaaaaaah...”

Diye çektim.

O ânda olan şey...

Müthiş!..

Ayak uçlarında oturan yakınlarından biri, galiba Eyüpsultan’daki aktar dükkânının sahibi, o türlü sarsıldı ki, kopacak kadar sıkılmış bir çamaşır gibi kendi üstünde birkaç kere burkuldu, gözleri kaydı, ağzından köpüğe benzer bir şey çıktı; ve bir doktora teslim edilse birkaç günde ancak düzeltilecek bir hâle düştü.

Ben dondum, herkes sakin; kimse adamcağızın yüzüne bile bakmıyor, hepsi doktorlarından emin...

Efendi Hazretleri, herkesten daha sakin ve telâşsız, sadece adama ismiyle hitap ettiler:

- “Abidin!”

Ve adam; bir ânda çözülüp kendine geldi.

Bu manzara, etrafındakilerin en tabiî hadiselere mahsus kayıtsızlığı içinde seyredilirken, olmaz üstü olmazın ancak göziyle göreme tecelli edeceği çarpıcı mânâ, zaten tek keramet beklemek ve istemeksizin teslim olmuş bulunan bana nasıl tesir etti, hayal edin!..

Bir müddet sonra içimden düşünüyorum:

- “Şimdi ben, geceyarısı mezarların arasından nasıl inip de gidebileceğim?”

Derhal haşmetli başlarını Abidin’e çeviriyorlar ve diyorlar:

- “Necip Fazıl Beyi sen götürürsün! Beraber gidersiniz!”

Efendi Hazretlerini ilk arayışımda “köşedeki aktar!” diye gösterdikleri ve bana yolu gösteren Âbidin ile kol kola mezarlıktan iniyoruz.

- “Fâtiha okuyalım. Beklerler ve isterler!”

Diyor Abidin...

Okuyoruz.

Mezar taşlarında tebessüm...

Gökte ay bedr hâlinde...

Âbidin elini uzatmış Eyüp Camiine doğru bir noktayı gösteriyor!..

- “Bak, bak, şu ışık çizgisini görüyor musun?”

- “Evet, evet!.. Nedir o?”

- “Adi ışıktan başka bir şey...”

- “Yani?”

- “Nur!”

İleride, tabutu Efendi Hazretlerinin bulunduğu nur önünden geçerken ne hâller geçireceğini göreceğimiz Âbidin nur içinde yatmaktadır.

“Bize ilk gelişimizde yolu tarif eden aktar, Âbidin Bey, ölüyor. Tabutu, dik yokuştan çıkarılıyor, setin önünden geçirilerek biraz ilerideki kabrine götürülüyor.

Tabut tam evin önüne gelince, Efendi Hazretleri setin üstüne çıkıp bakmışlar...

Dört omuz üzerindeki tabut durmuş... Olduğu yerde mıhlanıp kalan, taşıyanlar değil, tabut...

Efendi Hazretleri, kısa ve belirsiz bir duadan sonra elleriyle “götürün!” diye işaret etmişler; tabut yoluna devam etmiş...

Bunu, yakınlarından, en emin ağızlardan dinledim...” (13)

Başın önünde vâki olan beyazlık...

Üstadım, Beylerbeyi’ndeki yalı arsasında, Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin huzurlarında kaldığı bütün bir günden sonra akşamüzeri eve dönünce, annesini evin taraçasında buluyor... O, bahçe kapısında; annesi ise taraçada... Eve doğru yürüyor.

Annesi sesleniyor:
- «Ne o başındaki şey?»

- «Ne var; başımda bir şey mi var?»

Ve karşılaşınca, eliyle saçlarını düzelterek mırıldanıyor.

- «Hayret!.. Saçlarında bembeyaz bir şey gördüm. Kar gibi bir şey... Ne garip!»

Anneye gösteriyor Allah... Üstadım, hayatının o mevsimini şöyle çerçeveliyor:

- «Bir devre ki, hayatımda 1940, fırının tâ yanına geldiğim hâlde kendimi o «nâr-ı beyzâ» girdabına atamıyorum; en küçük «cız» edişle irkilip arkamda bekleyen nefs zebellâhisinin kucağına düşüyorum. Ve boyuna gidip geliyorum, boyuna gidip geliyorum.»

Başka bir sahne... Marazı, bir nimet olarak Efendi Hazretlerinden aldığını sezen o, şifayı da; tabiî nimeti hâlinde ondan, onun yolundan arıyor:

- «Birkaç ay içinde sadece kemiklerimin ağırlığına kadar düşmüş ve üzerimde bir et sikleti kalmamış olarak, kapısına dayandım... Artık feryadım şu: «Beni kurtarınız!»... Fakat ağzımdan hâlime ait tek kelime çıkmıyor. Kısa bir anlatış ve her şeyi kendisinden, Allah’ın lûtfiyle kendisinden bekleyiş... «Sık sık gelin, buyurdular; sohbet sizi açar. İnşallah feraha kavuşursunuz!»... Başka ne bir emir, ne bir öğüt, ne bir tedbir, ne bir tatbik...» (14)

- “O günden kısa bir müddet sonra, yahut biraz evvel, Beylerbeyi’ndeki süslü odamda bir rüyâ görmüştüm: Büyük, pek büyük bir anfî... Binlerce insanı alacak büyüklükte... Anfinin sedlerinde, bükük kavisli masaların gerisinde, nur yüzlü, binlerce, sarıklı insan... Beyaz gül dizileri hâlinde sayısız sarık... En önde ve merkezde yine sarıklı ve nur üstü nur yüzlü biri... Ben kürsüde konuşuyorum... Ne dediğimi, ne söylediğimi bilmiyorum. Kelime üstü bir ahenkle konuşuyorum. Ellerimle de  fikirlerimi noktalayan işaretler veriyorum... Sözüm bitti. Merkezdeki nur üstü nur yüzlü zat yerinden kalktı, yanıma geldi ve başımı iki eliyle kavrayıp kendisine çekti, alnımdan öptü... Bu rüyadan, içimde, tatlı, bayıltıcı bir lezzet kalmıştı.”

 Rüyayı Efendi Hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı alıyor:

- “İnşaallah O’dur!”

Yani, Kâinatın Efendisi... Ve 30 küsur sene sonrası:

- “Hani Efendi Hazretlerini henüz tanımadan bir rüya görmüştüm ya; hani (anfi) gibi bir yerde, nur yüzlü ve bembeyaz sarıklı ulu kişilere hitap edişim; ve en öndeki yüce zatın yerlerinden kalkıp beni alnımdan öpüşleri?.. Ve Efendi Hazretlerinin “inşaallah O’dur!” buyurdukları rüyâ?.. İşte bu rüyânın hakikatine, aradan 30 küsur yıl geçtikten sonra, bir yaz günü Samsun’da erdim. Anfi şeklinde oturulan bir bahçe sinemasında ve onbini aşkın bir kalabalık huzurunda konuşurken, birden gözlerim kamaştı, herkesli sarıklı insanlar şeklinde görmeye başladım, âni olarak rüyayı hatırladım ve haşyetle gözlerimi uğdum... Aslında rüyanın hakikati konferanslarıma şâmildi.” (15)

“Şimdi düşünüyorum... Nasibim nasıl takdir edilmişse... O, esrâr-ı ilâhiyedir... O ayrı... Kendisini tanımaktan büyük bahtiyarlık olur mu benim için?.. Çünkü ben onun dergâhının kapısının önünden geçip de, Efendi Hazretlerinin yüzünü görmüş olan bir basit kedinin, köpeğin bile kendi hayvanî mertebvesi içinde bir hisse aldığına kaniim...”

Üstadım, benzerliklerimizden sözederken, mevzu biraz kıvrılıyor... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin, torunlarından –birkaç kere ziyarete geldiği zaman gördüğüm- Tâhâ gibi topluca olduğunu söylüyor ve ekliyor:

- «Sırtında gri cübbe olurdu umumiyetle!»

Titriyorum!..

Seyyit Fehim Hazretlerini hatırlıyorum!..

- “Rabıta-i Şerife’nin sonundaki «Hatm-i Hâcegân» duasında «Altun Silsile»nin Seyyid Fehim Hazretlerine kadar, her biri ayrı vasıflarla anılan halkalarına baktıkça tüylerim ürperiyordu. Bunların arasında, bilhassa yolu şahsiyle isimlendirilmiş olan Şah-ı Nakşibend, «Nur Heykeli» diye anılan İmam-ı Rabbâni, kendisinden yıldız şuaları gibi veli fışkıran Mevlâna Halid, en sonra Efendimin Efendisi Seyid Fehim Hazretleri, isimlerini her anışımda, kalbime erimiş kurşun hâlinde, kızgın bir aşk sıvısı döküyorlardı.

Hayretler içindeydim. Haklarında hiçbir şey bilmediğim, hiçbir hususiyetlerini tanımadığım hâlde, Seyyid Fehim Hazretlerine karşı, büyük saygı bir tarafa, fakat bu çıldırtıcı aşk, bende nasıl doğuyordu?

Efendime anlattım. Bir doktorun, aldığı ilâçtan ne duyduğunu anlatan hastasını dinlemesi gibi, sakin ve emin, tabiî ve bedihî, dinlediler ve buyurdular:

- «Üzerinde yeşil bir cübbe vardı.»

Bu dışı kuru cevap beni büsbütün sarstı... Yoksa râbıta etmem için mi bu unsuru bildiriyorlardı? Muhakkak ki, üzerime yağan şimşeklerin, geliş ve gidiş bütün istikametlerini gözleriyle görüyorlardı.»

(16)

“Râbıta-i Şerife risalesiyle yakından, gün geçtikçe alâkalıyım... Namazlarımı, kör ve topal, eksik ve kopuk, kılıyor; râbıta da ediyorum... Risalede râbıta emri kâmil mürşide... Fakat o kim?.. Mücerret emir, fakat sarahat yok... Benim içinse bundan daha sarahatli bir şey olamaz: Efendi –Abdülhakîm Arvasî- Hazretleri... Risalede, nâkıs şahıslara, sahte mürşidlere râbıtanın bir cinayet olduğu yazılı... Cinayetin en büyüğü de râbıta ettirene düşüyor. Bu kayıt da imânımı büsbütün kuvvetlendiriyor: Rabıta, ancak Efendi Hazretlerine olabilir... Fakat asla “bana râbıta ediniz!” demiyorlar. Her şey REMZLERLE ANLATILIYOR, TAKDİRE BIRAKILIYOR ve hattâ zâhir plânında reddediliyor... Bir gün Eyüb’de dedim ki: “Efendim, ben size râbıtaya başladım!..” Son derece nazlı, “Hayır!” derken “Evet!” diye haykıran bir eda ile reddettiler; ve râbıtanın ancak “Altun Silsile” büyüklerine, meselâ Mevlâna Halid Hazretlerine olabileceğini söylediler... Fakat Şakir’cik, Efendi Hazretlerinin arkalarına geçti; kendilerine göstermeden, eliyle pek iyi yaptığımı, yaptığımın tam isabet olduğunu anlatan işaretler verdi... Ben de bir işaretle, Şakir’e anladığımı hissettirdim... Efendi Hazretleri, nazlıların nazlısı, mahcup ve ezgin, sükût buyurdular; yâni hiçbir şey anlamamış göründüler.” (17)

Sene 1984... Bir gece... Odanın her yanına yayılmış kitaplar ve sayfalar... Çalışıyorum... Kafamda sabit fikir hâline gelmiş bir dava: Râbıta kime yapılabilir?.. Bir ara yatsı namazını kılmak için abdest almaya... Abdest alıyorum... Odaya giriyorum... Tam o sırada elektrikler sönüyor... Kağıtlara su damlayıp yazıyı bozmasın dikkati içinde, ayağımla hassas yoklamalardan sonra kanepeye ulaşıyorum... Tam oturmuştum ki, elektrikler yandı... Ben hasar var mı diye şöyle bir göz gezdiriyorum ki, samanlı sayfalardan birinin üzerinde damlamış su habercisi... Eğildim baktım... Aman Allahım!.. “İbda Reçetesi” sayfalarından birinde “AHMET (ARVASİ) BEY” ifadesindeki parantez içinde kalan “Arvasi” kelimesi, ne bir milim eksik ve ne de bir milim fazla bir ıslaklıkla işaretlenmiş... Düşünün: Yüzbin sefer aydınlıkta bile denense gerçekleşmesi hemen hemen imkânsız bir iş... Karanlıkta, o kadar kağıt içinde ve bir kağıdın o kadar kelimesi içinde, üstelik bir tek o kağıt ve o kağıttaki kelimeye düşmüş bir tek damla; hem de ne muntazamlıkla!.. Cevabımı almıştım... Kalbime nasıl bir yıldırım düştüğünü anlayın!..

“Akıl ötesi âlemin anahtarı “Râbıta” ... Öyle kahramanlar ki, bu anahtarı verenler, her şey onlarda bir sır ifâdesine bürülüyken yine her şey, her türlü mânâ dolandırıcılığında münezzeh ve bir anahtarın çizgileri gibi hendesi ve berrak...” (18)

- “Birgün huzurunda yemek yendi, yukarı çıktık... Karşımda bir hasır iskemle-koltukta oturuyor... Hep orada otururdu zaten... Bir sükût ânı oldu... Diğer müridler de isterlerdi, ben geleyim... Çünkü ben konuşturuyordum Efendi Hazretlerini... Onlardan da epey vardı etrafımızda... İçimden bir his geçti: “Biz ne alçak adamlarız; her zaman böyle geliyoruz, huzurunda yıkanıyoruz, nur banyosu yapıyoruz, kapıdan çıkar çıkmaz yine aynı kapkara adamız. Bir tasarruf lâzım bize; biz yapamayız, biz yürüyemeyiz. Bizi yakalasın ve yerinde oturtsun”... Ben böyle düşünürken –ki beni dâima tesir altında kalmaya en müsait olduğumu hesabederek dinleyin- bir hâl geldi bana... “Aaa, n’oluyorum?” dedim ben kendi kendime... Bir acı, kalbimde; anlatılmaz bir acı hissediyorum, bağıracağım... Ve bu arada bir lezzet, dayanılmaz bir lezzet... Acıyla lezzet bir arada... Bir de başımı kaldırıyorum, bakıyorum ki, Efendi Hazretleri iki mübârek gözünü dikmiş bana bakıyor... Hemen teslim oldum orada... Kalbim –ki bir lastik çelik gibi çekiliyordu- yerine geldi o ânda... Ve şu mânâyı çıkardım: “Sen mi tasarruf bekliyorsun? Acaba ona henüz dayanabilecek vaziyette misin?” (19)

5 Şubat 1983... Üstadım, muhataplarının hiçbirinin anlamadığı sırrını söylüyor:

- “Bir gün, (Efendi Hazretlerinin yanında) bir uzvun kesilmesi yahut hayatın tehdidi şekliyle “kelime-i küfür”den bahsediliyordu... Bunu söylemeye mecbur olursa adam, ne olur?... “Eğer böyle bir ciddî tehlike varsa, kelime-i küfrü lisânen söyleyip kalben mümin kalmaya ruhsat-ı şeriyye vardır... Ruhsat; yani izin vardır... Ama, söylemeyen şehîd olur” deyince... Bendeki şeye bakın ki, edepsizlik derecesine varıyor şımarıklığım, dönüp “Efendim böyle bir hâlde ben ne olurum?” dedim... Eflâtun, Sokrat’ı tarif ederken “arslan gibi başını çevirdi” der... Öyle bir arslan gibi çevirdi başını bana, “sen şehîd olursun!” dedi... Bu lûtfu da bana ihsan etti!” (20)

17 Ocak 1983... Üstadım, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin onu hakkında buyurduğunun aynını bana yöneltiyor:

- “10 sene önce gelseydin, herşey başka olurdu... Ama kader!”

Şakir... Efendi Hazretlerinin nedimi.... Üstadım’a, Efendi Hazretlerinden bir söz naklediyor:

- “Sizin için gıyabınızda bir sözleri var... “Elime daha önce geçseydi, daha başka olurdu!” buyurdular. Bir gün de huzurlarında sizi yermeye çalışan birine şöyle dediler: Ben Necib’ime lâf söyletmem!” (21)

Efendi Hazretlerinin Ashâb-ı Kehf’in isimlerini yazıp vermesi:

- “Muradım, bazı dolandırıcıların önüne gelene yazıp verdikleri ve münezzeh kıymetlerini kendi kokmuş nefslerine düşürdükleri nüsha muskalar kabilinden değil de, en büyük velî elinden çıkma ve onun münasip göreceği herhangi bir yazı... Derhâl kâğıt ve kalem getirttiler, Ashab-ı Kehf’in isimlerini sıraladılar ve bana uzattılar: “Üzerinden hiç ayırma!”... Her tarafı lehimli bir madalyon içinde bunu taşıyorum boynumda... Mezara da benimle girecek... Niçin Ashah-ı Kehf’in isimleri; ne maksatla?.. Her şey gibi bu da bir sır... Kendileri biliyordu. Kendileri bilir.” (22)

- “Kur’ân’dan ezbere bir sûre okumamı arzettiler. “Felâk” sûresini okudum. “Tamam!” dediler. Bu “tamam” sözünün mânâsını 30 küsur yıl sonra anladım. Her zaman bu sûreyi okuyup üzerime üflerim.” (23)

Üstadım, Büyük Doğu mecmuasını çıkarma niyetini Abdülhakîm Arvasî Hazretlerine açtığı zaman... 1943’ler... Efendi Hazretleri, nedimi Şakir Işık’a, Muhiddin’i Arabî Hazretlerine ait “Tefe’ülname”yi getirmesini emrediyorlar... Üstadım:

- “Niyetime bir âyet meâli hâlinde şu cevap çıkmıştı: Onlara müjdeler olsun...” (24)

Efendi Hazretleri Üstadım’a şöyle buyuruyor:

- “Sende iki şey ifrât hâlinde: Muhabbet ve zekâ... Muhabbet, iner ve çıkar... Ama zekâ için çare yok!” (25)

 

Hususiyetleri

Hak ve batılı birbirinden ayıran gözler... Üstadım’dan, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini gösterelim:

- «Üzerlerinden, daima tercih ettiklerini sandığım renk olarak, açık kül rengine çalan ince bir kumaştan bir pantolon ve setre uzunluğunda bir caket... Kar gibi beyaz ve tertemiz bir gömlek... Başlarında takke... Ve o gözler; baktığı noktanın «görünmez»ine bakan, nâmütenahi derin gözler... Kestane rengiyle elâ karışığı içinde mavimtrak inci pırıldayışları mı desem, ne desem?.. Sayısız terkipleri ve tonlarıyla renk, topyekûn renk, o gözler önünde daima yalan söyler.

Fezanın gözleri onlar...

Fezanın, insanı bir tutuşta fezaya çeken gözleri...

Rahmet gibi dipsiz, rahmet gibi sıcak, rahmet gibi diriltici...» (26)

Burhan Toprak, Üstadım’ın ilk gençlik arkadaşlarından... Aralarla süren beraberlikler... Çirkini teşhiste beraber, güzeli teşhiste tam olamayan... Üstadım’ın kavruk kafa dediği bir tip... Ondan bahsediyor:

- «Hep beni taklit ederdi... Meselâ diyelim, traş olurken bıyığımın bir tarafını yanlışlıkla kessem, o da keserdi... Maymunvârî... Böyle taklit başka, bir adam ben olabilir, bu başka; ben olmak, beni aşabilir de... Bir gün onunla Efendi Hazretlerinin yanına gitmiştik... İşte birşeyler soruyor, şu, bu... Efendi Hazretleri doğrudan doğruya yüzüne söyledi; «görüyorsun ya, nasibin yokmuş!» dedi... Öyle hatır gönül filân...» (27)

“Hastalığım esnasında ve günlerce nereye baksam gördüğüm kıpkırmızı bir renkten bahsederken, dünyada bir eşine rastlamadığım bir zerafetle, ürperir gibi bir hassasiyet tavrı belirttikleri, gözümün önünde... Sonradan öğrendim ve anladım ki, velîlerin kalbi, mücellâ bir aynadır; ve oraya muhatabının her hâli akseder. Meselâ, suya düşmüş bir müridi bitişik odada kurutulurken, dakikalarca zangır zangır titreyen velî... Nitekim yine sonradan öğrenmiş bulunuyorum ki, hastalığımda kendilerini her ziyârete gelişimde, Efendi Hazretleri, ben döndükten sonra saatlerce ağırlık geçirirlermiş...” (28)

Başbuğ Velilerden 33. sü, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri... Üstadım:

- “Efendim, Altun Silsile’nin 33 üncü halkasıdır. Tesbihin son tanesi gibi, başındakine (Allah Sevgilisi ki, bütün zaman ve mekânın Efendisi) ve bütün sayılara sayı ve yol verene en yakından bağlı ve tam bir devrin dönüm ifadesi... Ayrıca devrimizin, 20. Asır ortalarının mânâ ve ruh buhranına denk bir ifade; memuriyet ifadesi...” (29)

Efendi Hazretlerinin kardeşinin oğlu Faruk Işık Bey anlatıyor... Üstadım’a:

- “Bundan yıllarca evvel oğlum Nevzat, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, betona düştü. Çocuğu koma hâlinde kaldırıp bir hastahaneye dar attık. Ayıldı; fakat aklî melekelerini kaybetmiş vaziyette... İstanbul’a götürdük ve bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarından geçirdik. Hemen hepsi ümit görmediklerini söylediler. Bir rum doktor “erken bunama” teşhisini koydu ve “şifası yok!” hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Efendi Hazretlerinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde onu nazarlarından ayırmadılar ve sadece “mahzunum, mahzunum!” diye içlenerek işi Allah’a havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzat, hiçbir zaman malik olmadığı maddî ve manevî bir sıhhatle ayağa kalktı.”

Üstadım ekliyor:

- “Nevzat, şu dakikada(1974) Ankara’da ve  maruf bir avukat...” (30)

(Bir yaz günüydü... Efendi Hazretleri ile Eyub Câmiî’nde öğle namazını kıldık ve sonra Hazret-i Ebu Eyyub-i Ensarî’nin türbesine girdik... Başka kimse yoktu... Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk... “Yanıma sokul, gözlerini kapa!” buyurdu... Gözlerimi kapayınca, Hazret-i Ebu Eyyub Ensarî’yi ayakta duruyor gördüm... Yanımıza geldi... Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı... Elini öptüm... İkisi yavaş sesle konuştular... Ben işitmiyordum, edeble seyrediyordum... Efendi Hazretleri, “gözünü aç!” buyurdu; açtım ve ikimizi birlikte sandukanın yanında oturuyoruz gördüm... Sokağa çıktığımızda ikindi ezanı okunuyordu... “Ne gördün?” diye sorunca, anlattım... “ben hayatta iken kimseye söyleme” diye tenbih buyurdular!)

Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin yakınlarından bir tüccar tarafından anlatılan sözkonusu hâdise Tahkim dergisinde çıktığı zaman, hâdisenin zâtî keyfiyetinden ayrı olarak, bir “kuvvetle muhtemel” aralığında ayrıca heyecanlandım!.. (31)

(Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup yolunu kaybeder... Helâk olacak bir vaziyette iken, “Yarabbî! Zamanımızın kutbunu imdadıma yetiştir!” diye yalvarır... Hemen siyah sakallı birisi zuhur eder, altın dizginlerini tutup, istikamet verir ve “böyle git, şehre varırsın!” der... Genç adam, gaybden gelip kendisine yardım eden zâtın şemâiline dikkat eder... Otuz sene sonra, yolu Beyazıd Camiine düşer; o sırada Abdülhakîm Arvasî Hazretleri vaaz vermektedir... Otuz sene önceki genç adam, “ben bu zâtı bir yerden hatırlayacağım!” diye düşünür ve Efendi Hazretlerinin yanına yaklaşır... Daha konuşmadan, Efendi Hazretleri eğilir ve kulağıma “Bitlis’teki kar fırtınasını mı hatırladın?” diye sorar!)

Tahkim dergisinin Kasım 1994 tarihli sayısında nakledilen hâdise... Yorum istemez!.. (32)

“Şeyh Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Seyyiddir... Aynı zamanda Müftü-i Sakaleyn’dir... Yani cinne de fetva verir... Hayvanlar da fetva verirdi... Hayvanların şikâyetini dinlerdi.” (33)

Efendi Hazretleri... Mâzi, hatıra, hâl beyanı içinde, Üstadım o bahisle istikbâli nişanlıyor:

- “Yavaş yavaş dikkat etmeye başladım ki, bu adamda nebatî bir hayatımız var ya, -yeriz, içeriz, bir ân gaflete geliriz, başımızı kaşırız-, hiç böyle bir şey görmedim... Keramet de beklemedim; muhtaç da olmadım... Çünkü o oturuşu, o edeb, o hâl, o her ân huzurda da lütfen sizin yanınızda... Bu mânâyı öyle yaşadım, öyle duydum, öyle içtim ki, bana işte «Et Pemiraca Complire- Harika Meydana Geldi»yi düşündürdü... Bir tek toz parçası görmedim sırtında... Bir kere esnediğini, öksürdüğünü; bunlar mazeretlerdir, yapılacaktır tabiî... Helâya çıkmayacak mıdır?.. Böyle bir edebin içinde bu kadar bahsedilebilir; anlatılmaz bir şey... Şiir idrakı lâzım bunu anlamak için; işte bu sebep... Gittikçe tahkim ettim, gittikçe tahkim ettim!» (34)

- “Onda, harikanın nasıl teşekkül ettiğini ve ne kadar benlikten kaçtığını (gördüm)... “Terki Terk” dedikleri makam... Her şeyi bıraktıktan sonra tekrar dünyaya avdet... Her ân bir büyük huzurda olmanın kal’asının burcunda sancağı sallanıyordu!.. Sizinleyken sizinle değildir; ama sizinledir... Bu, İrşad Kutupluğu makamıdır!” (35)

Eski harfler... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin mazlumluğu ile ilgili olarak, Üstadım şöyle anlatıyor:

- «Lâtin harflerinin kabulü zamanında duydukları hicran hissi, kendilerinde değil, biraderleri Tâhâ Efendi Hazretlerinde tepkisini gösterdi. Bu tepki, küt diye bir kalbin kırılıp durması ve bir hayatın sona ermesidir. Diyanet işlerinde vazifeli bulunan Tâhâ Efendi, Lâtin harfleri kabul edilince, artık tavan arasına kaldırılması gereken bütün bir eski kültür yıkıntısının ruhuna üflediği dehşet yüzünden yaşayamadı, öldü. O bir şehittir.» (36)

Abdülhâkim Arvâsi Hazretlerinin yakınlarından ve Üstadım’ın dostu Muhib Işıklar, kapıya bağlanışını anlatıyor:

- «Bir Cuma namazından sonra gördüm; ve görüş işte o görüş!.. Kapılandım ve bir daha eteğini bırakmadım. Daha ne söyleyeyim?»

Öyle ya!.. (37)

Büyük Fakih, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri... Yakınlarından Muhib efendi, şöyle buyuruyor:

- “Japonya’dan Amerika’ya kadar, bütün Asya, Afrika ve Avrupa, nerede bir İslâm topluluğu varsa gezdim. Uzun yıllarım İslâm memleketlerini gezmekle geçti. Gittiğim her yerin din büyüklerini aradım ve gördüm. Hiçbir yerde Efendi Hazretlerinin ayağına su dökebilecek bir insana rastlayamadım!» (38)

Esseyit Abdülhakîm Arvasî Üçışık Hazretleri... Ona ait, sırrını Mit ve Siyasî Şube işkencehanelerinden geçip Bayrampaşa Ceza ve Tutukevi’nden kaldıktan sonra, birdenbire idrak ettiğim bir hikmet... Üstadım’dan, ona ait bir çizgi:

- «Efendi Hazretleri, tedbir ve temkin makamındaydı. Şapka inkılâbında da, serpuşu yandan biraz yırtıp, hududu muhafaza etmişti!» (39)

 

Perde Arkasına Geçiş

Hürriyetin, bilgilenme –idrak keyfiyetiyle aynı olduğunu bilenler, imân’ın da hürriyetin aynı olduğunu bilirler... O hâlde, bâtın kahramanları, yâni iradesi Allah’ın iradesi olmuş olan gerçek insan soyu, kul haddiyle mutlak hürdürler!..

Başkalarını varoluşan tarzda bilmek, onların hürriyetleriyle yakınlık kurmakla mümkündür!..

Fısıldadığım girizgâhtan sonra, gelelim mevzuun aslına, «27 Kasım 1943»e... Bu tarih, sözkonusu edildiği gibi, «Büyük İrşad Kutbu» Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin vefat günüdür... Bahis, Üstadım’ın «O ve Ben» isimli eserinde anlatılmıştır... Ben de, aynı zamanda bu eserin muradına denk gelen bir kayıtla, «O ve O» diye nakledeyim!..

Ankara, Efendi Hazretlerinin hiç sevmedikleri bir yerdir; ve bir gün o civarda gömülecekleri hayallerine bile uğramamış bir keyfiyet... Hattâ İstanbul’da, Bağlarbaşı’nda; Şeyhülislâm Hikmet Efendinin kabri yanında kendilerine bir mezar hazırlatmışlar, bir de tabut yaptırmışlardır.

Faruk Bey’in, eski Ankara tipi ahşap evinde 19 gün hasta yatıyorlar.

Nihayet, 1943 yılının 27 İkinciteşrin Cumartesi günü (29 Zilkaade 1362) gün doğmadan 18 dakika evvel...

Tam sabah namazı vakti...

Elleri Faruk Beyin ellerinde... Rüçhan Işık (Faruk Beyin oğlu) ayaklarını uğuyor.

Dudaklarında tek kelime... Kâinatın tek kelimesi: Allah...

Son nefes...

Vefat ediyorlar...

83 yaşındalar...

Vefât ânında zelzele...

O gecenin sabahı, hemen o sabah, damatları İbrahim Arvas’ın Keçiören’deki köşküne naklediliyorlar. Gasl, techiz, tekfin, orada...

Ve Keçiören’den ileriye doğru, Ankara’ya 24 kilometre mesafede bir köye götürülüp defnediliyorlar. Aynı günün gurup vaktinde, güneş batarken...

Şimdi bir mesele.

Mübarek naşın İstanbul’a nakli için resmî makamlara başvuruyorlar. Tahnit (ilaçlama) mecburiyeti olduğu cevabı veriliyor. İmkânsız!.. O hâlde?.. Şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin Asrî Mezarlığa gömülmesi şartı da var... Daha imkânsız!.. O hâlde?.. Kırşehir’e kaldırmayı ve orada bazı yakınları arasında toprağa vermeyi düşünüyorlar. Bu da resmî şarta uygun değil...

O sırada ahşap evin kapısı çalınıyor ve kim olduğu, nereden geldiği, ne istediği belli olmayan ak sakallı bir adam:

- «Ankara civarında Bağlum isimli bir köy vardır; orada Nakşî şeyhlerinden bir zat da medfun... Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır!»

Ve çıkıp gidiyor. Meçhul adamın arkasından koşuyorlarsa da ele geçiremiyorlar.

Bağlum, Ankara’nın Belediye sınırları dışında olduğu hâlde, cenazeyi battaniyeye sarıp bir taksi içine atıyorlar ve en yakınlarından birkaç kişi, Bağlum nahiyesine götürüyorlar. Yolda İbrahim Arvâsî’nin Keçiören’deki köşküne uğruyorlar ve techiz-tekfin işini orada yapıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, 12 kişiden ibaret olan yakınlarının cenaze etrafındaki dairesi 500 kişiye çıkmıştır. Bunlar kimdir, nerelerden gelmişlerdir, ne demek isterler, hep meçhul...

Efendi Hazretlerini, yalçın ve çırılçıplak Bağlum mezarlığının ilkokulu bitişik köşesine, namsız nişansız, ilânsız, işaretsiz şekilde defnediyorlar. Mübarek mezar, bugün, üzerinde yazısız bir taş olarak, her şatafattan uzak, semalara tebessüm etmektedir.

Efendi Hazretleri 83 yaşında vefat ediyor... Ve 1983’te de Üstadım... 1943’den 1983’e, tam 40 yıl... Ve Efendi Hazretlerinin defnedildiği Bağlum Köyü, isim sırasında pek mânâlı; «bağlum», «bağlık ve bahçelik yer» mânâsına... Bağ, bahçe; kabir, lisân, istikbal, torun vesaire!..

Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin, «Tasavvuf Bahçeleri» isimli eseri... Yeri gelmişken, o eser mevzuunda «sana çok şey söylemeli» diye uyarıldığımı belirtmeyelim... Bu mevzuda söyleyeceğim şey çok kısa:

- «Herşey bir yana, benim için eserin ismi yeter!» (40)

«Bağlum», Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin bulunduğu köy... Bağlum; bağ, bahçe, kabir, ulu ve şerif kişi, kerim, izzet, hayr, sabır, lisan, müjde, torun, tay, mühür, imza!.. (41)

Dil: Akrep... 1943 27 Kasım, Akrep burcu... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin vefat tarihine ve Üstadım’ın “Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader!” mısraına nazaran, “lisan-dil”, Efendi Hazretlerini tedâî ediyor... Fehim: Anlayış, nlayışlı... “Dil ve Anlayış”ın tedâîsi de, Esseyid Abdülhakîm Arvâsî ve Seyyit Muhammed Fehim Hazretleri!.. (42)

Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin vefatından çok sonra bir gün... Muhib, Üstadım’ın evine geliyor... Kendisine, Efendi Hazretlerinin Neslihan Hanım’a gönderdiği mektuplar gösteriliyor... Muhib, hayretle bir noktaya dikkat ediyor: Mektubun başındaki «Neslihan kerimeme» hitabı, «sin» yerine «sad» harfiyle «Naslı han» şeklinde yazılmış...

Bu mevzuda Üstadım:

- «Bizse bu noktaya yıllarca dikkat etmemiştik... «Nas», Kur’ân hükmü... Ne demek olsa gerek?»

«Nas», Kur’ân hükmü... Kur’ân hükmü; geçer hüküm olarak, her yerde... «Naslıhan», hükmü her yerde geçer olan!..

«Hakîm», varlığın hakikatine vakıf ve hikmetle muttasıf olan... Demek ki hakîm, «her yerde» demek!.. (43)

“Avukatım Vecih Işık’tan, her işin ve her şeyin başında bir şey istemiştim. Ne Avukatlık, ne işgüzarlık, Ne bir şey!.. Tek şey: Keçiören’in ilerisindeki Bağlum köyüne gitsin; Efendimin mübarek kabrine yönelsin ve şöyle hitap etsin:

- “Köleniz Necip Fazıl’ın selâmını getiriyorum. Ruhaniyetinize sığınıyor ve sizden manevî sıhhati için imdat istiyor.”

Bu ana kadar söylemedim; bazen o kadar gücendiğim ve ihmalini hazmedemediğim Vecih Işık, Efendimin yakın akrabasındandır; kardeşinin oğludur, yâni dünyanın en ulvî sülâlesindendir, seyittir. Binaenaleyh, ne olursa olsun, masum ve mahfuzdur.

Yeğenimle beraber gelip, emaneti yerine getirdiğini, mübarek kabire gittiğini söyledi.

- “Hangi gün?”

Diye sordum.

- “Çarşamba günü...”

Dedi.

Ben de aynı günün akşamı, yâni Vecih’ten, Efendime gidip bana imdad niyaz etmesini istediğim günü takip eden gece, 8-9 Nisan Perşembe gecesi, muazzam bir rüya görmüştüm:

Hapishane... Müthiş bir kaynaşma... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini getiriyorlarmış! Memur kılıklı ve şapkalı bir takım insanlar bana “sen de gel” dediler. Yürüdüm. Hapishane kantinine benzeyen iki dükkânın birinden tatlımsı, birinden de acımsı bir şeyler alıp yedim. Dışarıya çıktık. Bir yokuş sonunda durduk. Anlatılmaz bir açıklık, berraklık, güzellik... İstanbul Boğazını Beylerbeyi sırtlarından seyrediyormuşum gibi bir manzara... Durgun ve berrak su, yemyeşil ağaçlar, tertemiz gök, ağaçların suda aksi ve ferahlıkta harika bir tecelli...

Böyle bir rüyayı, hele Vecih’in mübarek kabire gittiği günün akşamı görmek!..

Kurtuluşumun senediydi bu; artık çifte telörgünün parçaladığı yüzlerden korkmamalıydım. Acı ve tatlı günlerden sonra, günü ve saati gelince kurtulacaktım. Efendim benimle beraberdi. O yanımda oldukça düşmez, kapaklanmazdım. (44)

 

Buyurduklarından

Üstadım’ın, “O ve Ben” isimli eserinin “Namaz, Namaz, Namaz” başlığı altındaki kısımda, Efendi Hazretleriyle ilgili bir tasvir ve ondan nakil:

- “Ve dalgın, vecde batmış, gözleri her zaman olduğu gibi ötelerde, buyurdular: Lâteşbih, çocukların çelik çomak oynayışı gibi, kâinatla oynar.”

Allah!.. (45)

Kust otu... Derken, “müshil tesiri olan” vasfında ot... Derken, Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin “ruh”un madde üstü varlığına ve bekasına misâlleri:

- “Hani bazı otlar vardır ya; ezilir, kurutulur, kaynatılır ve her haliyle hassasını muhafaza eder? Meselâ ot müshil tesirine malikse, yaşken de o, kurutulunca da, suyu içilince de, dumanı koklanınca da... İşte ottaki madde üstü hassa gibi bir şey, ruh...” (46)

İlk söz, ilk insanla vardı; ve ilk insan, ilk Peygamber’di... Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı gibi, “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz!” doğrusu da olmayacak ve varılanın doğru olup olmadığı bilinemeyecekti... Her türlü insan verimini kendisine bağlayan bu hakikat, öz ve formül hâlinde Abdülhakîm Arvasî tarafından şöyle buyurulmuştur:

- “Bütün ilimler, (kök bakımından) Peygamberlerden kalma... Riyaziye ilmi de birçok ilim gibi, semavîdir.” (47)

- “Bir veli, mevzuunu bulamaz ki ben desin!” (48)

- “Allah herkese tesellisini başka türlü verir!” (49)

Şer’î meselelerde olur olmaz her şeye “dır, tır” demekten kaçınmayı ihtâr ediyor Esseyit Abdülhakîm Arvasî Hazretleri!.. (50)

 

“... Devrindeyiz!”

Gölge... Bir İslâm büyüğünün «asıl» ve «gölge» hakkındaki sözleri:

- «Her şey kendi mahiyeti ile şeydir. Bu sözümüz, «zıl-gölge»de doğru olmuyor. Bir şeyin zıllı, aksi, gölgesi, hayali ve aynadaki görüntüsü, kendi mahiyeti ile zıl ve aks olmayıp, kendilerini meydana getiren aslın mahiyeti ile zıl ve aks olmuştur; çünkü gölgenin ve görüntünün mahiyeti yoktur. Gölgede bulunan mahiyet, onu meydana getiren asıl şeyin mahiyetidir. O hâlde asıl, gölgesine, gölgenin kendinden daha yakındır. Çünkü gölge, aslın mahiyeti ile, yani asıl ile gölge olmuştur; kendi mahiyeti ile değil. Çünkü kendi mahiyeti yoktur.»

Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin uzayan gölgesi devrindeyiz!.. (51)

SELÂM SANA, MANZUR-U NAZAR-I PİRÂN-I KİRÂM... SELÂM SANA, KEREMLİ PİRLERİN NAZARLARINDA GÖRÜNEN FİKİR!.. (52)

 

Dipnotlar:

*Başlıklar tarafımıza aittir.

1-        Tilki Günlüğü –Ufuk İle Hafiye-, Salih MİRZABEYOĞLU, C: 5, s. 364, İBDA Yayınları

2-        A.g.e., C: 2, s. 63

3-        A.g.e., C: 3, s. 145-146-147-148-149 (C: 2, s. 184, 185, 186)

4-        A.g.e., C: 5, s. 263

5-        A.g.e., C: 3, s. 289

6-        A.g.e., C: 2, s. 184

7-        A.g.e., C: 1, s. 281

8-        A.g.e., C: 2, s. 184

9-        A.g.e., C: 6, s. 94 (C: 5, s. 280, 281)

10-   A.g.e., C: 3, s. 462, 463, 464

11-   A.g.e., C: 6, s. 94

12-   A.g.e., C: 5, s. 420

13-   A.g.e., C: 3, s. 464, 465, 466 (C: 5, s. 87)

14-   A.g.e., C: 2, s. 341, 342

15-   A.g.e., C: 5, s. 66, 67

16-   A.g.e., C: 2, s. 178, 179, 180

17-   A.g.e., C. 5, s. 603

18-   A.g.e., C: 5, s. 602, 603

19-   A.g.e., C: 5, s. 456, 457

20-   A.g.e., C: 5, s. 54, 55 (C: 5, s. 58)

21-   A.g.e., C: 4, s. 243

22-   A.g.e., C: 5, s. 138

23-   A.g.e., C: 5, s. 443

24-   A.g.e., C: 4, s. 278

25-   A.g.e., C: 5, s. 360

26-   A.g.e., C: 1, s. 245

27-   A.g.e., C: 1, s. 279

28-   A.g.e., C: 6, s. 305 (C: 1, s. 474)

29-   A.g.e., C: 3, s. 541-542

30-   A.g.e., C: 4, s. 119

31-   A.g.e., C: 6, s. 271

32-   A.g.e., C: 6, s. 492-493

33-   A.g.e., C: 6, s. 532

34-   A.g.e., C: 2, s. 130, 131

35-   A.g.e., C: 5, s. 111 (C: 4, s. 419; C: 5, s. 355)

36-   A.g.e., C: 2, s. 76

37-   A.g.e., C: 2, s. 65

38-   A.g.e., C: 2, s. 234

39-   A.g.e., C: 2, s. 180

40-   A.g.e., C: 2, s. 332, 333, 334,335

41-   A.g.e., C: 1, s. 264

42-   A.g.e., C: 3, s. 547

43-   A.g.e., C: 2, s. 448

44-   A.g.e., C: 4, s. 489, 490

45-   A.g.e., C: 4, s. 277

46-   A.g.e., C: 3, s. 460

47-   A.g.e., C: 4, s. 329

48-   A.g.e., C: 3, s. 174

49-   A.g.e., C: 2, s. 399

50-   A.g.e., C: 4, s. 160

51-   A.g.e., C: 1, s. 332

52-   A.g.e., C: 5, s. 284