casino maxi

Prof. Dr. Muhammed Harb: İslâm Mütefekkirleri Arasında Necip Fazıl Gibi Kimse Çıkmadı

Röportajlar Furkan Dergisi 20 Mart 2017 0 Yorum

Üstadımız Necib Fazıl’ın (Rahmetullâhi Aleyh) iklimini kurarak bizlere hediye ettiği ibâre: Gönüldaş

Bu ibârenin içini dolduran çok çok az sayıda insan olduğu mâlûmdur. Büyük Doğu’nun gerçek gönüldaş’larından birinin, her ne kadar önceden yüz yüze tanışmadı isek de Mısırlı mütefekkir Prof. Dr. Muhammed Harb Hoca olduğunu biliyorduk. Yanılmadık, çok şükür. Allah (Celle Celâluhû) uzun ömürler versin; kendisi gerçek bir gönüldaş, gerçek bir Büyük Doğu’cudur. Furkan Dergisi için mülâkata gittiğimizde bizlere de -her ne kadar hak etmiyorsak da- gönüldaş muâmelesi yaptı. Kendisi için evvelden beri söylenen İstanbul beyefendisi tavsîfinin hakîkatini, aynı iklimi ve aynı fikriyâtı ideal gördüğümüzden daha bir gördük, yaşadık. Tevekkülü, öfkesi, minnetsizliği, şecaati, istikâmeti ile hakîkaten tam bir Osmanlı zerâfetini tattık sohbetinde… Üstad Necib Fazıl’ın tanıştığı ve konuştuğu insanlar hakkında hüküm verirken ele aldığı iki mesele vardır: Dost ve düşman kutubların tâyini… Muhammed Harb Hoca ile mülâkatımızda geçen her isimde aynı dost ve düşman kutublara sâhibliğimizi gördük.

Âcizâne, Furkan Dergisi’ni temsilen yaptığımız mülâkattan neredeyse bizim kadar müstefid ve bahtiyar olduğunu defaatle dile getirdiler. İnce edebleri ve çileli hayatına dâir firâset ve hikmet dolu hâtırâları ile bizlere gerçek bir münevverin nasıl’ını gösterdiler. Kendisi yetmiş beş yaşına varmış ve “hocaların hocası” mevkiine ermiş bir koca çınardır. Başta Türkiye ve Arab dünyası olmak üzere İslâm âlemine dâir tesbitleri kesinlikle başvurulması gereken kaynaklardır. Kaynaklardır, çünkü o ümmetin aslî kaynağı, Kurtuluş Yolu olan Ehli Sünnet ve’l- Cemaat mezhebinin sağlam ve gür sesli bir kürsüsüdür. Bu mülâkatta da okuyacağınız üzere ümmete pek çok düşman kutbunu ilmî delilleri öne sürerek işâretlemiş, yanlış yol ve muhâsebedeki pek çok mühim ismin gerçeği bulmasına vesîle olmuştur.

Bizzat Üstad Necib Fazıl’ın iltifâtına mazhar olmuş ve yine bizzat Üstad’dan el yazısı ile Büyük Doğu Külliyâtı’nı muazzam Arab diline tercüme izni almıştır. Bunu dünya saadetinin unsurlarından bilen Muhammed Harb Hocamız, odasının bir duvarında bu hâtırâyı dâimâ göz önünde tutuyor. Dört yıldır hasretini çektiği Mısır’daki evinin sûretinin yanında bu icâzetnâme var. Kendisi Üstad’ı yakından ve aslî ciheti ile tanımıştır. Necib Fazıl’ın bâtın nisbeti içinde ancak anlaşılabileceğini vurguluyor ve bunu da hemen tüm ders ve uluslararası ilmî toplantılarda anlattığını belirtiyor.

Kendisi bizden İBDA Mimârı Sâlih Mirzabeyoğlu’nu ve Saadeddin Ustaosmanoğlu Hoca’mızı anlatmamızı istedi. Etrâfında şimdiye kadar bu bahisleri konuşacak kimseler olmadığını dile getirdi. Her iki dil’imizin müsâadesince anlattıklarımız karşısında sevinci ve İBDA – Furkan kadrosuna muhabbeti arttı. Düşüncede ortaklık… Verdiği bilgilerden bunları anladığımız gibi kendisi de defaatle bunu dile getirdi. Ve bizlerle tekrar görüşmek ve Büyük Doğu-İBDA’yı dinlemek istediğini belirtti. Birisi “Yavuz Sultan Selim’in Sûriye ve Mısır Seferi” isimli Türkçe eser olmak üzere kimi Arabca eserlerinin Kökler Yayınevi’mizce neşrine müsâade buyurdular. Daha başka müjdeler ile beraber yakında…

- 1974 yılında ilk kez Üstad Necib Fazıl’ı (Rahmetullâhi aleyh) ziyâret ediyorsunuz. Ve orada Üstad size bir imzâlı icâzet veriyor: Eserlerimi Arabca’ya çevirebilir diye. Üstad ile ilk karşılaşmanız, intibâlarınız, sonrasında yaşadıklarınız nelerdir?

- Mısır’da iken Türk revâkına [yurduna], Ezher’deki Türk talebe yurduna gidiyordum. Ali İhsan Okur Hoca’nın odasına gittim. Çay içerken Nazım Hikmet’i konuşuyorduk. Ali İhsan Hoca bana Nazım Hikmet’i nasıl görüyorsun?” diye sordu. Dedim ki: “İnsânî bir şâirdir.” “İnsânî şâir ne demek?” dedi. “Ben bilmiyorum gazeteler Nazım Hikmet insânî bir şâir diyor.” dedim. Gazeteler o zaman Nazım Hikmet’i Türk milletini temsilcisi diye sunuyordu. Nazım Hikmet Mısır’a da geliyordu, arkadaşları hep solcu idi. “Ben böyle şeylerden anlamıyorum” dedim. Dedi ki “İyi ki anlamıyorsun. Bu insânî değil tamâmen dînin dışında bir adam.”  dedi. O zamanlar bilmezdim. Mısır’da bir diktatörlük vardı, fikrî, siyâsî her bakımdan.

Ali İhsan Hoca bana dedi ki “İstanbul’da güçlü bir şâir var. İsmi, Necib Fazıl”… İlk defâ Necib Fazıl’ın ismini duyuyordum. “Kim bu adam?” dedim. “Büyük bir zât” dedi. “Bir kitabını getiririz, okursun, beğeneceksin.” dedi.

Üniversite yıllarında tanıdım ilk. Kitabları geldi, bir İzmirli Hulûsi Hoca vardı, o getirdi. Okudum şaşırdım: Büyük fikir… O zaman bitirme tezi olarak “Necib Fazıl’ın Eserleri ve Millete Tesirleri” diye bir konu aldım ve iyi bir tez muhtevîyâtı planı yaptım. 

Hocama gittim. Ahmed Said Süleyman Hoca… Dedim ki Ben Necib Fazıl üzerinde yazmak istiyorum.” “Ben bilmem onu. Bu abestir. Biz duymadık böyle bir isim.” dedi. Kabul etmedi. “Hocam mâdem ki bilmiyorsunuz, ben çalışıyorum size aktarırım” dedim. Böyle deyince bana kızdı tabiî… Tezi yapamadım böylece kaldı. Üzüldüm. Ama Necib Fazıl hayâlimde idi.

İsmail Hakkı Şengüler, benim Mısır’da hocamdı. Malatya vekilliği de yaptı, üniversitede Türkçe dersi veriyordu. Allah rahmet eylesin, benim için çok şeyler yaptı. Ona dedim ki “Necib Fazıl hakkında bir şey yapmak istiyorum.” “Gel, her bakımdan yardımcı olurum” dedi. Orada anladım ki, Türk milleti Necib Fazıl’ı seviyor.

Üstad Necib Fazıl İle İlk Karşılaşma

Sonra Allah’a şükür ki, devlet beni Türkiye’ye gönderdi. Doktora için, İstanbul Üniversitesi Osmanlı Tarihine… Ama aklımda Necib Fazıl vardı. Dedim ki “Nerede oturuyor?” “Erenköy’de” dediler. Erenköy’e gittim, sonraları altı sene o semtte kaldım. İlk gittiğimde Süleyman Bağlan diye bir talebe vardı. Bana dedi ki “Bu adam Necib Fazıl’dır.” Gittim, birisi ile konuşuyordu. “Selâmun aleyküm” dedim. O konuştuğu adam “aleyküm selâm” dedi. Necib Fazıl bana bakmadı, selâmımı almadı. Yine selâm verdim, Necib Fazıl sözüne devam etti, bana bakmadı bile. Sonra üzüldüm, hayâl kırıklığına uğradım. Bana dediler ki “Karakteri öyle”… Tabiî bu başka, hizmet başka.

Necib Fazıl’ın şiirlerinden tercümeler yaptım Arab dergilerinde neşredildi. Bir yandan tarih okurken bir yandan çevirdim. O arada ismim oldu Arab dünyasında. Sonra Salih Tuğ hocamız vardı. Yüksek İslâm Enstisüsü dekanı idi. Necib Fazıl Bey’e bir gün dedi ki “Bir çocuk var Muhammed Harb isminde, sizin şiirlerinizi tercüme ediyor, neşrediyor. Ben baktım, tercümesi fevkalâde.” Necib Fazıl çok sevindi. Bir gün bazı aydın isimler evime geldiler. “Hemen gel, Üstad seni görmek istiyor” dediler. “Hangi Üstad?” dedim. Necib Fazıl” dediler. “Yok gitmeyeceğim” dedim. “Sen kendini ne zannediyorsun, gel hadi” dediler. Dedim ki “Beni üzdü bir zaman.” Sonra gittik. Kalabalık vardı.  “Sen misin Muhammed Harb… Sen şiirlerimi Arabca’ya tercüme ediyor, Arab milletine neşrediyormuşsun. Ben Arablar’ı severim, sana minnettârım” dedi.

Bana daha sonra dediler ki “Kolay kolay kimseyi övmez dediler.” Sevindim ama sevincimi göstermedim. Bana dedi ki “Muhammed Harb, tercümen fevkalâde, Salih Tuğ öyle söylüyor.” Ben dedim ki “Tabiî ki fevkalâde olacak.” Normalde Müslüman böyle bir şey söylemez. Ama ben Necib Fazıl’ın karakterine karşı böyle bir şey söyledim. Tabiî o anlamadı. Niyetim şaka idi. Sonra bana “Bir Adam Yaratmak’ın tercümesini yap” dedi. Ben “Yapmam, yapmak istemiyorum” dedim. Yine şaka yapıyordum anlamadı. Baktım ki gençler bana hayretle bakıyorlar. “Nasıl böyle bir çocuk Necib Fazılla böyle konuşur” diye. Sonraları Necib Fazıl beni sevdi, her ne kadar şakalar etti isem de.

Bir gün Sabri Ülker Bey’in arabası ile geldiler. Evim Ethem Efendi Caddesi’nde idi. Onlar geçerken ben balkonda idim. Beni çağırdılar. Gel dedi. Necib Bey, âmir, devamlı emir veriyordu. Gittim, sormadım nereye gideceğiz, ne edeceğiz. Dedi ki “Muhammed Harb, Bir Adam Yaratmak tercümesini ne yaptın?” “Tercüme yapmayacağımı söylemiştim.” dedim. Sohbet ilerleyince Sabri bey, “İdeolocya Örgüsü’nü tercüme et, Arab kütübhânesine çok şey kazandırırsın” dedi. Cevâben “Ben Bir Adam Yaratmak’ı çeviremiyorum nasıl İdeolocya Örgüsü’nü çevireceğim?” Mesele böyle bitti.

Üstad’ın Mânevî Tasarrufu

Üstad öldüğü zaman ağladım. Vefâtına çok üzüldüm, okudukça kadr ü kıymetini anladım. Hemen kalktım, Bir Adam Yaratmak piyesini tercüme ettim. Sonra (Mısır) devlet neşriyatevine gönderdim. Beynelmilel konferanslara gittiğimde Necib Fazıl Bey’i tanıttım. Ben Mehmed Âkif’i de severim ama Necib Fazıl bambaşka. Necib Fazıl kalben de büyük insan… Bir Adam Yaratmak piyesini gönderdiğimde, o zamanlar sosyalistlerin elinde idi Mısır devlet yayınevi… Sırada yüzlerce kitab basılmayı bekliyordu. Orada çok şaşırdığım bir şey oldu. Hemen neşredildi. Normalde yayınevine verilen bir eser aylarca hatta senelerce sonra basılırdı. Bir Adam Yaratmak ise kırk gün içinde neşredildi ve dağıtıldı. Üstelik Necib Fazıl yeni isim, ve Müslüman isim. Çok şaşırdım. Nasıl oldu? Anladım ki Necib Fazıl’ın mânevî tasarrufu ile oldu. Üstad, vefâtından önce bana imzâlı bir icâzet vermişti, eserlerimi tercüme hakkında mâliktir diye. Kendisi vermişti, ben istememiştim. Bu benim için büyük bir şereftir.

- Arab dünyasında Büyük Doğu gibi fikir, sanat ve aksiyonu bir arada yürütme çabaları taşıyan mütefekkirler oldu mu? Üstad gibi…

- Denemeler vardır fakat Necib Fazıl gibisi çıkmadı. Onun gibi derini yok. Riyad Edebiyat Kongresi’nde de söyledim: İslâm mütefekkirleri arasında Necib Fazıl gibi kimse çıkmadı.

- Peki Necib Fazıl’a en yakın isimler?

- Abbas Mahmud el- Akkad vardır. Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ten ama bazı fikirlerine karşıyız. Onun sayesinde İslâmiyet’i anladık, fikir ve hareket olarak. Necib Fazıl’da pürüzlük yoktur.

Necib Fazıl, Tasavvuf ve Felsefe

- Üstad’ın külliyâtında dile getirdiği kavramlaştırmaların, “Üstad’ı seviyorum, Büyük Doğu’yu tutuyorum” diyenlerce meseleleri ele alırken kullanılmadığını görüyoruz. Üstada dâir tek yaptıkları kendi nefslerini şişirmek için kullandıkları hâtırâlar… Bu nasıl aşılacak?

- Necib Fazıl sırf Şark, İslâm mefkûresinden çıkıyor, anlatıyor. Bence Müslüman mütefekkir olarak meydana çıktığın zaman ilk önce ruha bakacaksın, millletin ruhuna; o ruh nereden geliyor? O ruhu millete nasıl takdim ederim? Bizim bu ruhumuzun dile getirilmesinde felsefeye ihtiyaç yoktur. Yazarlar Türk olsun Arab olsun, hep felsefeye nisbetle İslâmiyet’i anlatmaya çalışıyorlar. Bu olmaz. Necib Fazıl’da böyle olmadı, felsefe ile değil tasavvuf ile anlattı İslâm’ı ve ruhu, insanı…

Eğer millete hizmet etmek istiyorsanız ne Batı ne başka bir felseye ihtiyaç vardır. İslâmî eserlere bakmak bile yetmez. Neden? İslâm’da, bizim Ehli Sünnet mezhebinde temel kitablar vardır, bunlara göre davranırız. Necib Fazıl’ın ilmen derin olarak vukûfiyeti yoktu ama ruhunda bu ilimler vardı, kalben vâkıftı. Gerçek ilim Allah’dan gelen nimettir.

- Vehbî ilim?..

- Vehbî ilim, evet. Vehbî ilimle yazıyordu Necib Fazıl. Meselâ bir misâl vereyim. Kuveyt’te Arab arkadaşlara Üstad’ı anlatıyordum. Dedim ki: “Bazı şeyler akla sığmaz. Necib Fazıl’ın hayatı kötü idi, Paris ve sonrası kısmî gazetecilik devri. Daha sonra Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’yi dinlemeye gitti. Arvâsî Hazretleri konuşurken misâfirlere de bakıyordu, orada Necib Fazıl ile göz göze geldiler. O ân olan oldu. O nazar ile Necib Fazıl hidâyete erdi. Demek ki ilimden başka bir şey vardır. Necib Bey’in meziyyeti, hem büyük akıl hem de derin îman sâhibi olmasıdır.” Böyle anlattım Kuveyt’teki kongrede. İki kişi göz göze geldi, bir ân, bu ân büyük bir insanı hidâyete erdirdi. Felsefede böyle bir şey sözkonusu olamaz.

- Geçmiş mülâkatlarınızdan birinde İdeolocya Örgüsü’nü çevirmeye başladığınızı söylüyorsunuz. Bu çalışma tamamlanacak ve yayınlanacak mı?

- İdeolocya Örgüsü’nü tercüme etmek isterim. Otuz sene önce Sultan İkinci Abdülhamîd’in hâtırâlarını çevirmiştim, ondan sonra en büyük tercümem olur. Bana çeşitli tercüme teklifleri geliyor. Oysa tercüme rastgele bir şey demek değildir. Benim için tercüme demek, Arablar’a bir mesaj vermektir, Türkler’in İslâmiyet’i nasıl anladığını, Türkiye’deki en üstün fikirlerin neler olduğunu bildirmektir. Arabça tercümeler emânettir. Herhangi bir fikir değil ki. Arablarda da münevverler vardır. Türkiye’deki daha üstün olmazsa Araplar’dakinden, niye tercüme edeyim ki? İdeolocya Örgüsü’nü tercüme etsem, öldüğüm zaman rahat ölürüm.

- Allah uzun ömürler versin. İnşaAllah nice eserler kaleme alır, çevirirsiniz. Erdoğan’ın “76 milyon hep birlikte Büyük Doğu’yu kuracağız.”, “Yeni Türkiye’nin mimârı Necib Fazıl’dır.” ifâdelerini nasıl yorumlarsınız?

- Siyâsete girmeden söyleyeyim. Yine Riyad Edebiyat Kongresi’nde dedim ki: Necib Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü gerçek bir devletin kuruluşu için numûne modeldir. İyi ve kuvvetli bir devlet için bu fikirlerin tatbiki gereklidir. O kongrede bu sözlerim ardından Necib Fazıl’ın tüm eserlerinin tercümesi kararı alınmıştı. Fakat akim kaldı.

- Osmanlı’yı ve Türk’ü anlatmak, Arab ve Türk yakınlaşmasını sağlamak şeklindeki hedefleriniz yolunda yaptığınız çalışmaların netîcesi olarak neler söylemek istersiniz?

- Zamanımızdaki hocaların tamamı Osmanlı’ya karşı idi. Misâl olarak Mısır’ın en büyük tarihçisi Salah el-Akkad, hocaların hocası idi, laik idi, Mısır’ın en meşhuru… Onlarla ahbab olmuştum. Kendisi İngiltere’de okumuştu. Okuttuğu ders, “Osmanlı zamanında Arab ülkeleri” dersi idi… Hakîkatin tam tersini anlatıyordu. Bir gün dedim ki, “Niye böyle sahte şeyler öğretiyorsunuz?” “Hayır, gerçektir” dedi. “Hayır” dedim, “gerçekleri ben biliyorum”. Bunun üzerine bana “Neden eski fikirleri tutuyorsun?” dedi. Ben, “Hayır, ben belgeleri okudum, Türkiye’nin tüm kesimleri ile görüştüm. Gördüm ki Osmanlı hizmet etmiş bir devlettir. Tarihi de böyle anlatılmalıdır.

Sonra bir gün Arab Türk dostluğu adına gerçekleştirdiğimiz bir panele Salah el-Akkad gelmişti. Orada şöyle dedi, “Ben Osmanlı’ya, Osmanlı’nın iyiliğine inanıyorum.” Bu fikir tarihimizde yeni bir bakış idi. Bu bir…

İkincisi… Muhammed Gazali… Büyük hocamız… Mısır İslâm tefekküründe yeni bir çağ açtı. Hepimiz hürmet ederiz. O da Yavuz Sultan Selim’e karşı idi. Muhammed Kutub da öyle…

- Kevserî de öyle imiş… Gazeteci Mustafa Özcan’dan okumuştum. “Kevseri Yavuz Sultan Selim kompleksinden kurtulamadı” diyor. Neden bu isimler Yavuz Sultan Selim Han ile dertli?

Ben normal karşılıyorum bunu. Tarih kitablarının hepsi böyle… Mısırlılar, Osmanlı’yı yanlış anladılar. Şundan: O zaman Mısır İngiliz himâyesinde bir ülke idi. 1913 yılında Mısır’da yeni bir üniversite kurulması çalışmaları başladı. Hidiv’in [Osmanlı’ya bağlı Mısır vâlisi] hanımları, kızları altınları satarak yardımcı oldular. Üniversite kuruldu ama hoca yok. Gençleri Avrupa’ya gönderme kararı aldılar. Doktora yapıp dönecek, üniversiteye hoca olacaklardı. Sorbon, Oksford ve Kembiriç’e gitti bunlar. Bilmiyorlardı bu okullar kiliseye bağlıdır ve Hıristiyan okullarıdır. Kuruluşu kilise kökenlidir. Hıristiyan vakıflarca geliştirilmişlerdir.  Kilisenin yetiştirdiği, Garbın yetiştirdiği İslam tarihi hocası ne okuyordu? Osmanlı’yı nasıl anlattılar? Düşman olarak anlatıldı onlara tabiî… Bizim talebelerimiz, yani şimdiki hocalarımız bu papazlardan öğrendiler öğrendikleri…

- Bizde de bir Sabri Ülgener vardır. Dedesi huzur dersleri vermeye kadar yükselmiş bir âlim ve Nakşî halifesidir. Fakat kendisi Osmanlı’ya ve tasavvufa karşıdır. Osmanlı’nın çöküş sebebini tasavvuf diye gösteriyor… Peki, Muhammed Gazali, Muhammed Kutub… Bu isimler bu tarih öğreten insanların Batı’da, dolayısıyla düşmanın elinde okuduğunu bilmiyorlar da mı, Osmanlı’ya, Yavuz Sultan Selim Han’a karşı oluyorlar?

Tabiî… Bilmiyorlar. Avrupa, Sultan Selim’i kötüleyince, bunlar da böyle biliyor. ()

- Üstad’ın Merdudî dediği Mevdudi, sizin Ulu Hakan’a dair hâtırâlarınızı okuyunca, “Osmanlıya dair fikirlerim değişti” diyor.

O da Sultan Abdülhamîd’e Avrupa gözüyle bakıyordu. Tercümemi okuyunca fikri değişti ve îtiraf etti.

- Arab dünyasında Osmanlı düşmanlığının kaynağı

Okullar meselesine dönersek… Hocalarımız Avrupa’dan dönüp gelince, Osmanlı’yı Batılılar’ın gördüğü, anladığı gibi anlatmaya başladılar. Okutulan dersler, kitablar Batılılar’ınkinden farksızdı. Sonra Kuveyt, Arabistan ve diğer Arab ülkelerinde üniversiteler kurulmaya başlayınca, bunları da Mısır üniversitelerinden mezun olanlar kurdu. Böylece Osmanlı karşıtlığı, Avrupa’dan Mısır’a, Mısır’dan da diğer Arab ülkelerine yayıldı.

Hâtırâlar ile devam edersek… Ramazan el-Bûtî vardır. Sûriyeli, öldürüldü. Suudî tesiri altında kalmayan nâdir hocalardandı. Tasavvufa inanıyordu. Babası da tam bir Allah dostuydu. Ramazan Bûtî bana bir şey anlattı. Dedi ki, “Komünistlerle televizyonda tartışıyorduk. Sonra Hafız Esed adam göndererek beni çağırdı. Bana dedi ki, Sen İslâm âlimisin ama güzel konuşabiliyorsun. İslamcılar konuşamazlar, hüccetleri-burhanları zayıftır. Fakat seni çok beğendim.” Böyle konuşuyorlar, derken saatler geçiyor. Üstelik Bûtî’yi ertesi günler için davet ediyor. Konuşmalarından bahis Sultan Abdülhamîd’e geliyor. Hafız Esed, “Sultan Abdülhamîd zâlim bir sultandı. Sevmeyiz. İslâm düşmanıdır.” diyor. Hâlbuki kendisi Nusayrîdir. Bûise “Hayır, Sultan Abdülhamîd büyük bir hükümdardır. Tam bir Müslümandır. Arabları, İsrail’e karşı müdafaa etmiştir. Filistin Filistinlilerindir demiştir.” diye mukâbele ediyor. Hafız Esed, “Bu fikirleri nereden getirdin?” diye soruyor. Bûtî diyor ki: “Abdülhamîd’in dilinden.” Esed, “Nasıl yani?” diyor. Bûtî, “Abdülhamidin hatıratı Arabçaya çevrildi.” deyince, “Hemen getir bana” diyor Esed.  Temin edip okuyunca “Sultan Abdülhamîd hakikaten büyük adam” diyor, Hafız Esed. Bunları bana hep Ramazan Bûtî anlattı.

İlk karşılaşmamızda bana kendisinin ve tüm ümmetin duâcı olduğunu söylemişti. Neden diye sorduğumda “Osmanlı’yı seviyorsun, Osmanlılar’ı müdâfaa ediyorsun. Bilhassa Sultan Abdülhamîd’in hâtırâlarını tercüme ettiğin için duâlarda bulundum.” dedi. Beşar’a nasıl kandığını hâlâ bilemiyoruz. Ama Osmanlı’yı sever, Osmanlı’yı sevenleri de severdi. 

- Musa Topbaş Efendi’nin duâsı

Arab dünyasında Osmanlı tarihi uzmanı olan ilk bendim. Elhamdülillah. Mutasavvıflar Osmanlı’yı çok severler. Hatta Osmanlı için de tasavvuf devletidir diyebilirsiniz. Bir gün Erenköy’de iken, Musa Topbaş Efendi bana misâfirliğe geldi. Hiç beklemezdim. Kendi hâlimde yaşardım. Dört kişi geldiler. Sûfîler devamlı az konuşurlar. Yirmi dakika oturdular. Sessizlik vardı hep. Ben de sustum. O yirmi dakika boyunca sadece şöyle dediler: “Osmanlı tarihinde kavî ol.” Kuvvetli ol dedi. “Tamam efendim, Allah’ın izniyle öyle olacağım” dedim. Mâneviyat bambaşka idi…

Sultan Abdülhamîd’in hâtırâtını Kadir Mısıroğlu’ndan aldım. Osmanlıca baskı idi. Hemen tercümeye başladım. İstanbul Üniversitesi’nde iken bir Kuveytli’ye denk geldim. Şimdi Kuveyt’te büyük bir mütefekkir, büyük bir zât oldu. Osmanlı’yı konuşurduk. Arab dünyasındaki İslâmcılar Osmanlı’yı severdi. “Biz Sultan Abdülhamidi severiz muhakkak. Ama savunmak için elimizde delil yok. Düşmanlara karşı suskun kalıyoruz ama Osmanlı kalbimizdedir” dedi.

Ben de “Sultan Abdülhamidin hâtırâtı var” dedim. “Niye tercüme etmiyorsun?” dedi. “Edersem iyi mi olur?” dedim. “Evet” dedi. “Tamam” dedim çantamı açtım, verdim tercümeyi kendisine… O kadar sevindi ki… Aldı tercümeyi ne fotokopisi vardı, ne bir şey… Allah için verdim. Sonra bir umrede, Mescid-i Nebevî’de oturuyorduk, Ramazan’da, saflar müşterekti. İftar ederken benim Türk arkadaşım, Arabçası yoktu, “Haza Muhammed Harb” “Haza Sultan Abdülhamîd” diye bağırdı. Sonra kalabalık birden “Allah-u Ekber” diye bağırmaya başladı. Hayırdır inşaAllah, ne oldu? Sonra oradakiler beni kucakladı, tebrik etti, kimileri ağladı. Anladım ki, o sıralarda en büyük Arab dergisi el-Müctemâ, haftada bir benim tercüme ettiğim hâtırâtı neşrediyormuş. Müslümanlar onu okuyup seviniyorlarmış. Çok dua kesbettim hakîkaten.

- Babanızın adı Abdülhamid imiş. Kendisi size diyor ki “Sultan Abdülhamîd velî bir zâttır.” Babanız bu bilgiye nasıl eriyor?

- Babam okuma yazma bilmezdi. Demek ki o zaman umûefkâr Abdülhamîd’i seviyordu.

- En son İrfan Gündüz’ün Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’ne (Kuddise Sırruhu) dâir eserini okudum. Orada şöyle bir hâdise anlatılıyor. Osmanlı Sultanı, Gümüşhânevî Hazretleri’nin emrine bir gemi tahsis ediyor, hac için. Fakat hacdan önce de Mısır’ı ziyâret etmesi ve Mısır ile İstanbul arasındaki bağın kuvvetlenmesine yardımcı olması isteniyor. Aynı şekilde Arabistan için de… Ve orada Nakşîbendîliği de yayıyor Gümüşhânevî Hazretleri… Bu büyük isimler vesilesi ile Osmanlı oralarda seviliyor değil mi?

- Tabiî ki… Benim babam okuma yazma bilmezdi ama hissiyâtı büyüktü. Tabiî ben, Nasıl biliyorsun bunu?” diyerek tenkîd ediyordum. Bana “Sen hükümet okullarında okuyorsun hepsi boş.” derdi. Bazı insanlar okumamışsa da münevverdir. Basîret sâhibidir.

Muhammed Kutub: “Efgânî’ye İnanmıyorum”

- Batı’da eğitim almadığı halde Osmanlı’ya düşman olan isimler var. Efgani, Abduh, Reşid Rıza gibi… Bu isimlerin İngilizler ile alâkaları ve Osmanlı-Türk düşmanlığında oynadıkları rol nelerdir?

- Yine hâtırâ ile cevab vereyim. Muhammed Kutub, İngilizce hocası idi. Avrupa kitabları okudu… “İslâm birliğinin kurucusu Efgânî’dir, onun gibisi yoktur.” derdi. Dedim ki, “Kardeşim nasıl böyle söylersin. Efgânî sahtekâr birisi idi.” Dedi ki, “Yâ Muhammed Harb, sen akademisyen adamsın, nasıl böyle söylersin, çok üzüldüm.” Dedim ki, Vallâhi, billâhi masondur. El yazısı ile mason olduğuna dâir, Şark locasına masonluğa kabul ettikleri için teşekkür ettiğine dâir mektubu var.” Muhammed Kutub inanmazdı. Sonra Sultan Abdülhamîd kitabım çıktığında, ben bizzat Efgânî hakkındaki belgeleri, elyazısını kitablara koydum. Belgelerden biri İngilizler ile nasıl işbirliği yaptığına dâirdi. Muhammed Kutub çok muhterem bir insan olduğu için, bir iki sene sonra, Suud’daki asistanlara verilen derslerden birinde kendisine söz verildiğinde Efgânî’ye inanmıyorum” dedi. “Efgani bir İngiliz kuklasıdır.” dedi. Büyük bir mesele idi o zaman. Şimdi siz biliyorsunuz ama o zaman büyük bir hâdise idi böyle konuşmak. Sonra anladılar, gençler tâkib ettiler meseleyi.

Pakistan’daki devlete ait bir üniversite vardı. Mısırlılar idâre ediyor, okutuyordu. Bir gün ziyâretlerine gittim. Baktım, iki hoca benimle konuşmak istemiyordu. “Hayırdır inşaAllah ben hâlim selim bir adamım?” Dediler ki, “Sen kitabında Efgânî’ye karşı çıkıyorsun.” Konuştuk, inanmadılar. “Sonra anlarsınız” dedim. Bu bir…

Medîne-i Münevvere’de bir kongre vardı. İslâm tefekkürü üzerine… Yine aynı meseleyi ele aldım. Fehmi Huveydi, şimdi büyük bir yazar Mısır’da… Bana dedi ki “Ya Muhammed Harb bırak bu işleri. Büyükler öldüler, niye arkasında kötülüklerini arıyorsun?” Dedim ki: “Ben kötü olduklarını söylemedim Fehmi Bey. Ben gerçeği söyledim, o kadar!”

- Irak’tan başka olarak Sûriye’de, Mısır’da, Libya, Tunus ve Cezâyir gibi pek çok Arab ülkesinde Osmanlı bâkiyesi Türkler var. Kimi yerlerde nüfusa oranları çeyreği aşıyor, yarıya varıyor. Bu kitlelerin psikolocyaları nedir? Türk Arab yakınlaşmasının siyâsî ve kültürel buudlarında bu nüfustan nasıl faydalanılabilir?

- Evet… 1952’de Cemal Abdunnâsır liderliğinde bir cunta ihtilâl yaptı Mısır’da. O subaylar arasında üç tane Türk asıllı subay vardı. Fakat Türkleri sevmezlerdi. Enteresan değil mi? Osmanlı’dan da haberleri yoktu.  Diğerleri ise dillerini unutmuşlardır. Sadece iftihâr etmek kasdı ile “Benim ırkım Türk” derler. O kadar.

- Son sorumuz… Üstad Necib Fazıl, Yavuz Sultan Selim Han için “Fâtih’den de büyük” diyor. Kendi zamanından bu zamana kadar Yavuz Sultan Selim Han’ın en tutulan, en sevilen sultan olmasının sebebi nedir?

- Türkler niye Sultan Selim’i severler? Bilhassa efendilerimiz [evliyâ]?.. Çünkü Yavuz Sultan Selim’in ruhu aynı efendilerimizin ruhudur.

 

Siz ‘Allah dostları’ diyorsunuz, biz ‘eimmatünâ’ [imamlarımız] deriz. Onlar çok yumuşak insanlardır. Hatta bir velînin elinden tutarsanız çok yumuşaktır. Ama onlar kızdıkları zaman, Allah için kızarlar zaten kızarlarsa, bambaşka insanlar olurlar, çok sert kızarlar. Yavuz Selim’ce olurlar. Ben öyle tahmin ediyorum, taviz vermezdi. Akîde bakımından Şiîliğe karşı büyük bir savaş açtı. Neden? Bizi muhâfaza etmek için…

KAYNAK : FURKAN DERGİSİ 56. NÜSHA

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder