“MUSTAFA ÖZTÜRK” ÖZELİNDE İSLÂMI TAHRİF HAREKETLERİ

Ercan Çiftçi Furkan Dergisi 27 Aralık 2018 0 Yorum

Niçin ve nasıl? İşin esası ve inşası bu iki soruda gizli.

 

       Basit bir incelik idrakiyle anlaşılacak olan bu mevzuda en sıradan bir aşçı dahi yemeği niçin ve nasıl yapacağına dair bir estetik fikir ve nizam sahibi iken, yüksek bir seciye ve ahlak belirten İslâm’ı yaşamanın niçin ve nasılına dair bir nizam ve usûl bilgisine sahip olunulmaması abesle iştigaldir. Esasa bağlı olma kaydıyla ve muhatab olunan insanın yaşadığı coğrafya, iklim, kültür, tarih, içtimai yapı dikkate alınarak ortaya konulan her fikir bir cephesiyle işin nasılıdır. Bu mânâ çerçevesinde, ilklere bakarak bir değerlendirme ortaya koyduğumuzda, işin niçini “itikad” olarak görünürken, nasılı “fıkıh” olarak görünür. İtikadî ve amelî mezhebler bu mânâda İslâm’ın gölgelerinden ibaret. Gölgenin muradı ise aslı gibi olmak, asıla sımsıkı bağlı olmak, asıldan asla sapmamak. ‘O değil O’ndan’ hikmetinden nasible varoluş cehdi. O’na bağlılıkta kusur göstermediğin müddetçe sanki de O. Nisbet davamızdan mülhem nisbet edilen yere uygunluğuna göre değer alış… Büyük Doğu Mimarının “İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir, Anlayış mı? Nurun aynada ki aksi!..” ifadesi tamda burada hatırlanmalı.

İslâm; çağlar üstü nizâm. Ona bağlı ortaya çıkmış bütün nizamlar, onun yürüyen hâli olduğu ve yaşatıcı muhatabı olduğu müddetçe değerli. Bu minvâl üzere: Niçin; Matudîri ve Eşarî… Nasıl; Şafiî, Hanbelî, Malikî, Hanefî… Ve bu şubeler hepsi tek çatı altında; Kur’an Ehli, Sünnet ve’l Cemaat… Özetle dört delil; Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas.

Kur’an; İlahi Kelâm. Allah’ın kullarından murad ettikleri ve teklifleri. Kur’an; Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma davasının baş ve şaşmaz kitabı. Peygamber, yaşayan Kur’an.  Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma davasının nasılını ve niçinini şahsında billurlaştıran tek ve değişmez misâl. İcma’da ise en başa alınması gereken ölçü; Sahabenin İcması. Sahabe; yaşayan sünnet. Peygamberin mânâda tezahürü. “Sûret olmadan manalar ebediyen tecelli etmez.” hikmetinden hareketle sahabe Peygamberin manasının surete bürünmüş hâli. Bu yüzden sahabenin inkârı Peygamberi, Peygamberin inkârı Kur’an’ı, Kur’an’ın inkârı Allah’ın inkârını beraber getirir.

Niçin ve nasıl davası ilk insandan beridir mevcut. Nitekim ilk insan ilk Peygamber idi ve Allahın ahlakıyla ahlaklanma davasının beşer nevinden ilk misalini şahsında pırıldatan dünyada ilk örnekti. Hz. Âdem’den itibaren Peygamberler hep bu davanın manada yaşatıcısı ve surete bürüyücüsü oldular. Allah Resulü ile nihai noktasına eren, kemâline kavuşan bu dava demek ki bütün Peygamberlerde mevcuttu. Ve ilahi koruma – kollama altında oluştan dolayı kendilerinden “zelle”nevinden şeyler hariç hatalar zuhur etmez, görünmezdi. Diğer insanlar açısından bu durum “şek, şüphe, vehim, vesvese, cehalet, anlayışsızlık, dar görüşlülük, nefsânilik vs.” şeklinde tezâhür ettiğinden, onlardan “günah, küfür, nifak, fısk, fitne, fesat, bidat vs.” sadır olurdu. Kısacası kendisinden şüphe duyulmayan ve getirdiği mesajın ehemmiyeti ve yüklediği mananın mükellefiyeti açısından ilahi koruma altında olan Peygamber, güneş gibi idi.   Bundan ötesi Üstad’ın şu sözlerinde; “Peygamber, doğru yolun doğrudan doğruya açıcısıdır. Onun «Zehâb-zan ve tahmin» ve mezhep kuruculuğu ile alakası olamaz. Peygamberde her şey berrak ve mutlak... Açık havada güneş... Gösterdiği her şey, namütenahi ince çizgilerle işlenmiş bir elmas... Ne «acaba?»sı var, ne «belki»si...

Güneş öyle bir tepe noktasından vuruyor ki, hiçbir şeye gölge hakkı bırakmıyor; gölge, yani şüphe, ayaklar altında... Ne cemiyette en küçük hiza yanlışı var, ne fertler arasında en basit çekişme... Ne de anlayış ve sezişlerde en hafif çelişme... Çünkü insanlara hükmedici kıstas, her ölçüyü zatında toplayan vecd ve aşk...”[i]

“SAHABEM GÖKTEKİ YILDIZLAR GİBİDİR”

Ve sahabe, yine Üstad’dan; “Sahabilerin hepsi müctehid. Fakat, uzaklaşan, gölgelenen ve sislere bürünen bir hakikati heceleme, sökmeye çalışma, «zan ve tahmin» etme mânasına değil, ölçüleri bilme, ruhuna sindirmiş bulunma, her işe tatbik gücüne ermiş olma mânasına…”[ii]

Yukarıda bahsini ettik; sahabe, yürüyen ve yaşayan sünnet. Bir rivayete göre 124 bin, bir başkasına göre 180 bin ayna. Her bir ayna kendi duruş istikametine göre O’ndan izler vermekte, O’ndan eser göstermekte. Hepsi ayna, hepsi müçtehid olmasına rağmen yine de içte birbirlerine danışmakta ve sormak öncelikliler. Sahabe, yine kendi içinde kendi gibi bir sahabe olan ve kendinden daha fazla bilen birine danışmakta. Derece bakımından birlerinden üstünlükleri olan bu zatlar ilimde işin ehline danışmakta. Burada ki danışmaktan kasıt ‘kopya değil’ sorduğu soruya aldığı cevaba uygun tam teslimiyetle yaşamaya gayret etmek. Bu çerçevede öne çıkan fakih ve muhaddis Sahabelerin kimliklerine ve sayılarına bakalım: “Fakih yani fıkıh’ta üstad olan sahabiler dendiği zaman ilk önce akla 7 (yedi) kişi gelir. Bu yedi kişi Hz. Ömer, Hz. Ali üç tane de Abdullah’ımız var: Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes’ud. Bir de genç bir sahabe vardı, Zeyd b. Sabit. Annelerimizden de Hz. Aişe vardı. Yani fıkhî konularda içtihad eden sahabeler, fakih sahabeler dediğimiz zaman bu yedisi akla gelir. Bir de bunlar kadar olmasa da orta seviyede içtihad edenler var. Onlar da yirmi otuz civarındadır. Bunlardan başka ömründe sadece tek ictihadda bulunmuş olanlar ya da iki içtihadı bize gelmiş olan sahabeler de var. Bunların hepsini topladığımız zaman 162 kişi ediyor. Bu 162 kişinin yirmi tanesi kadındır. Geri kalan 142’si erkeklerden oluşur.(…)(Muhaddis Sahabiler)Baki b. Mahled, el-Müsnedu’L Kebir (El Musannef)inde 1300(bin üç yüz) den fazla sahabe ravisinin adını söyler.” [i]

Mevzu burada şu; çok hadis bilmek illa da fakih olmayı gerekli kılmadığı gibi sahabe olması da ‘ben başka bir sahabeyi taklit etmem’ gibi bir mantığı gerekli kılmıyor. Nihayetinde Sahabe’nin böyle bir gündemi de yoktu, vesvesesi de, derdi de. Misal, Hz. Ebu Hureyre en çok hadis rivayet eden sahabe olmasına rağmen fakihler arasında adı geçmemekte. Yine yukarıda ki tabloya baktığımızda Sahabe’nin büyük bir çoğunluğu birçok meselede diğer bir sahabenin ‘mukallidi’ durumunda. Ve en can alıcı kısmı, % 90’ın üzerinde Sahabe, Arapça bilmekte ve tefsirini ilk ağızdan öğrenmekte, hatta birçoğunun nüzuluna bilfiil şahitlik etmekte ama yinede bir meseleyi önce Allah Resulü’nden sonra diğer sahabelerden öğrenme yolunu seçmektedir. Özetle; “Sahabem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine sarılırsanız kurtulursunuz.”(Hadisi Şerif)

       Hâl böyle olunca da niçin ve nasıl davasının insan idraki bakan yönüyle zuhuru görünüyor ki, Güneşe nisbeten yıldız hükmünde olan sahabeler ve sahabelere, yani yıldızlara nisbeten yolu aydınlatacak ışığa ihtiyaç duyanlar yavaş yavaş isim ve şekil alıyor; mezhepler, tarikatlar, yollar ve kelimeler…

 

       Ve peşin fikir hikmeti çerçevesinde başa aldığımız ve dost düşman kutuplarca sağ-salim bilinmesini murad ettiğimiz bu hakikatlerden sonra kuru akıl belasına dair küçük bir misallendirme ile ‘tahlil, tenkid ve teklif’ gayeli mevzuumuza geçelim.

KURU AKIL BELASI

            İnsan kelimeler ve sembollerle düşünür. İnsanın kelime ve sembollere dair zenginliği arttıkça düşünme kalitesi de artar. Bu tesbit doğru olmakla beraber daha çok aklî doğruları ilgilendirir. Çünkü bunun yanında kalbin hakikatleri de vardır ki akıl burada sadece meseleyi anlamaya ve yorumlamaya çalışan bir araç hükmündedir. Kalbin getirdiği kefişler ve kalbe mahsus ilham bazen öyle bir hâle bürünür ki, bunu akıl ne zaman, nasıl edindiğini hatırlamaz. Zaten öylede olmamış, tamamen lütuf sahibinin ikrâmı olarak verilmiştir. Kalbe mahsus bu ‘ilim’ zahire çıkınca kiminde feraset, kiminde basiret, kiminde metanet, kiminde edeb şeklinde zuhur etmiştir.Perdeler birbir açılır ve kalpler eğer mühürlenmemişse her bir nevinden hakikat ‘zevken idrak’ edilmeye başlanır, keşifler, icadlar, başkasına görünmeyen bilgi o kişiye kendini aşikâr eder. Diğer taraftan ters kutubtan manamızı delillendirici bir hakikatte şu ki; herkes, hangi ‘niçin ve nasıl’ davasında ise, Kur’an başta olmak üzere, Sünnette, Sahabede, Fıkıhta, Fen ve Sosyal ilimlerde onu arar ve bulur. Demek hem ehli nifak taifesi hem ehli bidat ve ehli fesat zümresi hem de ehli küfür cephesi bu manada yol, iz, güya çelişki veya kurdukları mantık düzenine ters bir şeyler aramakta. Küfür cephesi İslâm’a dış yüzden saldırır ve safını belli ederken, ehli bidat, ehli nifak ve ehli fısk ise dine içeriden darbe vurmaya gayret etmekte. Yazımızda zaten bu tuzağı boşa çıkarıcı bir seyir takip etmekte.

 

Dini içten tahrife yeltenmiş bu zümre, Allah Resulü’nün vefatına yakın yalancı –sahte peygamberler aracılığı ile ortaya çıkarken sonrası dönemde içteki siyasi karışıklıklardan kaynaklı görüş ayrılıkları neticesi ve ayrıca İslâm’ın yayılmasından rahatsızlık duyanlarca propaganda edilerek -başta Yahudi olmak üzere- ehli küfrün güdümünde filizlenmiştir, her geçen gün içerisinde de meyvelerini vererek serpilmiştir. Kuru akıl belasına mübtela olmuş mutezile, Kur’an ve Sünnet kindarlığını Hz. Ali arkasına saklanarak yürütmek isteyen Farisi küfrü, içten ve dıştan fırsat buldukça fışkırmaya meyilli münafık taifesi ve en son olarak da ebedi düşmanımız Yahudi ve Hıristiyanların oryantalist ve misyoner tavırları neticesi olgunlaşarak günümüze kadar gelen etkileri. Her dönemde farklı olmak üzere karşımızda örgütlü bir güç var ve birkaç yüz yıl öncesine kadar İslâma dış cephesinden saldıran bu örgütler 17.yy’dan itibaren İslâm’ı içeriden yıkmaya kendilerini memur addetmişlerdir. Bu imha ve tahrif hareketinde ana hedef EHLİSÜNNET VE’L CEMAAT olmuştur.

 

Yüzyıllardır yürütülen faaliyet neticesi Ehli Sünnet devletler yıkılmış, paramparça edilmiş, kültürel emperyalizm neticesi geçmişiyle tamamen bağları koparılmak istenmiş, tarihi süreçte sönmüş, bitmiş, tükenmiş ne kadar Ehli Sünnet dışı sapık zümre, mezhep yahut şahıs varsa ‘diriltilmeye’ çalışılmış, içten devşirdikleri makam, mevki, şan, şöhret, mal ve şehvet düşkünü kimseler oryantalist gaye ve iddialar ile yetiştirilmiş, kimi zaman bir proje adamı, kimi zaman örgütlü bir gücün fikri tetikçisi olarak İslam coğrafyasının içine atılmıştır. Bu tiplere gösterdikleri performans neticesi çeşitli alanlar açılmış, çeşitli imkânlar sağlanmış ve üniversiteler, cemaatler, bazı parti ve kurumlar bunların emrine verilmiştir. ‘Halkın aklı gözündedir’ hikmetinden mülhem halkta gözünün önünde propaganda edilene esir olmaya, aldanmaya başlamış ve şimdilerde herkesin rahatsız olduğu ve neredeyse her yerde kendiliğinden mantar gibi çoğalan mezhebi meşrebi bozuk, Kur’ana (hâşâ) ‘masal’ diyen, Peygamberi gereksiz bulup hadisi reddeden, Ehli Sünnet Âlimlerini reddeden ama kendi aklını yahut Oryantalist batılı düşünürleri yere göğe sığdıramayan nesiller türemiştir. Bunlardan en önemlileri şunlardır; Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza Muhammed Esed, Muhammed İkbal, Halefullah, Seyyid Ahmed Han, Fazlurrahman, A.Şeriati, Taha Hüseyin, Ömer Rıza Doğrul, Abdullah Cevdet, Ziya Gökalp, İzzet Derveze, Mirza Gulam Ahmed, bir cephesiyle İslamoğlu, Okuyan, Bayındır vs.

Biz yazımıza Çukurova Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Öztürk’le devam edeceğiz. Öztürk İmam Hatip Lisesi akabinde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun olmuş bir akademisyen. Eserlerinin neredeyse tamamı “Oryantalist Yuvası” diye bilinen ve halk arasında “Kemalist İlahiyat” namıyla meşhur olmuş olan, Ankara İlahiyata nisbet Ankara Okulu yayınlarından çıkmış. Habertürk başta olmak üzere birçok kanal, geçmişte Yaşar Nuri Öztürk’e gösterdiği ilginin benzerini şimdilerde bu zata göstermekte. Ve bu sebepten de ifsad taifesinin projesi kesintisiz olarak sürdürülmektedir. Öztürk önemli eserlerinden biri olan “Kur’an’ı kendi Tarihinde Okumak” adlı eserinde ilginç olduğu kadar saçma sapan ifadelere de yer vermiştir. Şöyle ki; “Gerçek şu ki, Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’da her bir harfi Kaf Dağı kadar büyük şekilde yazılı olan meta-historik bir varlığı bulunduğuna ilişkin dogmatik varsayım, Ebu Zeyd’in ifadesiyle, onu muhteva olarak şekillendiren Arabî kültür ve olgudan büsbütün soyutlayan bir anakronik zihniyetin kökleşmesine yol açtı. Böylece, Kur’an, eytişimsel bir tarzda cereyan eden aşkın-içkin diyalogu bağlamında şekillenen bir mesajdan öte insanın karşı koyması mümkün olmayan ilahî kudret tarafından tarihisel-kültürel olguya dikte edilen bir manifesto gibi algılanır oldu

ve bu algılamaya koşul olarak makul anlamlar içeren bir dilsel metin olmaktan çıkıp salt mukaddes bir objeye, diğer deyişle, kutsallığını ideler âlemindeki ezelî aslını temsil eden varlığından alan bir ‘mushaf’a dönüştü.”[i] Ne diyelim Allah içkinleşmiş bir akıl ve anakronik olmayan bir fikir versin(!)

Ve başa alınması gereken bir mevzu Öztürk’ün literatüründe hadise yer yoktur hem nasıl olsun ki o, Kur’an da ki Kıssalara ‘mitoloji-masal’ derken Hadislere neler demez. Mezhebi bir anlayış, sufi bir idrak olmaması bir tarafa o tarafta söz sahibi olanların ne sözlerine, ne beyanlarına ne de fikirlerini ‘ilmi’ bir kıymet verir. Hatta neredeyse cehaletle suçlar. Ayrıca Ehli Sünnet dışı ne varsa makbul gören ve onu diriltmeye çalışan, Ehli Sünnet’initikadî kabul ettiği temel esasları yıkmayı ve tahrif etmeyi kendine vazife deruhte eden Öztürk zaman zaman görüşlerini Mutezili yorumlara da dayandırmaktadır. Hatta “Kur’an’ın Mutezili Yorumu” diye eser kaleme almış ve bunun gerekçesini de şöyle açıklamıştır.”Bu kitap, tarihin şimdiki uğrağından tam bin küsur yıl önce dârı bekâya irtihal etmiş olan Mu’tezilî müfessir Ebû Müslim Muhammed b. Bahr el- İsfehanî’ye ülkemizde –maalesef- vaktinde eda edilmemiş bir vefa borcunun kazasıdır.”[ii]

M.ÖZTÜRK’ÜN HEZEYANLARI

 

1.        Öztürk’e göre (hâşâ)Kur’an efsane ve mitoloji içeriyor. Hatta bu yüzden demitolojizasyona tabi tutulması gerekiyor.

Öztürk diyor; “Dolayısıyla Kur’an’ın kıssa dağarında, coğrafî çerçevesi kuzeyde Mısır, Şam ve Irak, güneyde Yemen’e kadar bütün Arap yarımadasından müteşekkil bir alanla sınırlı olan bu kültürdeki tarihî hikâyelerin yanı sıra bazı efsaneler ve menkıbeler bile yer almıştır.”[i]

“Bunca farklı görüş dikkate alındığında, ‘Hızır kimdir?’ sorusuna verilecek en güzel cevap, “Hiçbiri” olmalıdır. Belli ki Hızır gerçek değil muhayyel ve mitolojik bir figürdür. Hızır'ın muhayyel bir figür oluşu, farklı kültürlere ait mitolojik öykülerden oluşturulduğu anlaşılan menkıbevi biyografisine dair rivayetlerde de sarih biçimde kendini göstermektedir.”[ii]

“Kur’an’da bu şekilde aktarılan kıssa İslam tefsir ve tarih kitapları ile kısas-ı enbiya edebiyatındaki çeşitli rivayetlerde daha da detaylandırılmış ve bu detaylar çok sayıda mitolojik motifle tezyin edilmiştir.”[iii]

Önce birkaç kavrama açıklık getirelim. İlki mitoloji. Yunanca da söz, öykü anlamına gelen mitos(mythos)’dan türemiş olan mit, masal, öykü ve efsane anlamına gelir. Istılahı olarak ise Mitoloji; masallaşmış, tarih öncesi efsane yahut olağanüstü olayların tümü. Kimi kültürlerde nerdeyse birbirlerinin aynı efsanelere rastlandığı gibi, kimi yerlerde de farklı isim ve sembollerle birkaç sahnesi yahut vakası değiştirilmiş hali ile anlatıla gelen masallar, hikâyeler mitostur.

Bu hususta İslâm Klasikleri arasında sayılabilecek derecede kıymetli bir eserde vermiş olan İbda Mimarı şöyle diyor: “Tefsir kitablarında, Kur'ân'da "esatirü'l evvelin" şeklinde bir tamlama olarak geçen ıstılah-kavram'ın, "geçmişlerin tarihleri" mânâsında olduğu söylenir. Kur'ân elbette bir masal kitabı değil.Kur'ân'ı tahrif edilmiş ve hükmü kalkmış semavî dinlerin kitablarıyla birlikte, şu veya bu soydan tarih, tarih öncesi, masal, hurafe sınıfı içinde bir eser gibi değerlendirerek "mitoloji" genellemesine dâhil edenler, herşeyden önce "sen ne söylersen söyle, ben bildiğimi sallarım!" hesabı bir fikir ve ilim kalpazanlarıdır. İhtiva ettiği hakikatleri, masalları, hayâlleri ve yalanlarıyla mitoloji,onun ve ondan olan ölçülerle hesaba çekilecek olanlardır.”[iv]

Yukarıda bahsini ettik; ilk insan ilk peygamberdi ve ilk medeniyette bu Peygamber öncülüğünde. Ve ilahi rumuz; Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı. Bütün medeniyetlerin kaynağı Peygamberler ve onların yaşayıp, yaşattıkları. Her şeyin en iyi bilgisine sahip olan Allah; hem tarihî, hem aslî, hem ahlakî, hem ulvi. Hiçbir şey onun bilgisi ve ilmi dışında değil. Aksini kabul etmek Allah’a eksiklik izafe etmek olur ki, büyük yanlış.


Hal böyle olunca, başta mitoloji olmak üzere, birçok efsane ve hikâye bazı Peygamber ve din büyüklerinin, bir takım kahraman yahut tarihi şahsiyetlerin anlatıla anlatıla değiştirilmiş, abartılarak aslından saptırılmış ifadelerdir. Demek mitolojiler dinden sonra; yani mitoloji dinden araklama. Tersinden inanç sistemi kurma davranışı. Ne Sümer, ne Doğu, ne Yunan nede Mezopotamya dinden önce değil. Herbiri şu veya bu şekilde zamanın Hak dininin ve mensuplarının görüş ve sözlerinin tarihi akış içerisinde tahrifi ve değiştirilmesinden ibaret. Allah’ın her kitabında bu mevzuları dile getirmesi bir yönüyle bu meseleleri dosdoğru asli merkezine oturtmak. Yoksa Öztürk vb. Oryantalist yetiştirmesi yazarçizerin demeye getirdiği gibi, ‘Kur’an onlardan alınmış yahut etkilenmiş’ değil.

Bir diğer kavramımız demitolojizasyon. Demitolojizasyon, kutsal kitapları mitolojik hikâye, kıssa vs.’den arındırma işi.

Kur’an’da ifade edilen bazı kıssalara ‘mitoloji yahut masal’ demek yeni değil, zaten Öztürk’te yeni bir şey söyleyici değil. Nihayetinde Mekkeli müşriklerde bu minvalde beyanlarda bulunmuş ve Kur’an’ın mücizevi hakikati karşısında teslim olacaklarına ‘bunlar öncekilerin masalları’ deyip reddetmişlerdi. Sonra ilerleyen dönemde Yahudiler ve Hıristiyanlarda kıssaların bazılarında ‘kendi kutsal metinleri ile kurdukları yakınlık sebebi ile’ Mekkeli müşriklere benzer ifadeler kullanıyorlardı.

Yüzyıl öncesine kadar sadece Hıristiyan Misyonerler ve Yahudi bilim adamlarınca atılan iftiralar arasında yeralan ‘masal’ iddiasıÖztürk’ün benimsediği Halefullah tarafından 1947’den itibaren açıktan dile getirilir ve çok ciddi bir tepki ile karşılaşır tabii olarak. İşte tamda bu noktada Halefullah’tan 50-60 yıl sonra Öztürk bu tepki hoş karşılamaz, hatta haksız bulur ve Halefullah’a sahip çıkarak onun görüşlerini –birazda tepkileri azaltma kaydıyla- süzgeçten geçirerek bir daha gündeme sokar. Burada şu soruyu merak babında Öztürk’e sormak icab eder: Hangi dindensin? Açık ve net kıvırmadan Hıristiyan mısın değil misin? Yoksa muadilin Yaşar Nuri Öztürk gibi Deist misin?[i]

Kur’an’ı Kerim’de ki kıssaları kısaca hatırlatacak olursak; Âdem’in yaratılışı ve dünyaya inişi, İblis, Habil ve Kabil kardeşler, Nûh Tufanı, Hûd ve Ad kavminin başına gelenler, Salih ve Semud kavminin başına gelenler, Lût kavminin tuttuğu sapık yol, İbrahim’in tevhid mücadelesi, İsmail’in teslimiyeti, İshak, Yakub ve Yusuf kıssası, Hz. Şu’ayb, Musa ve kardeşi Harun’un firavunla mücadelesi ve İsrailoğulları, Musa ve Hızır kıssası, Davud, Süleyman ve Belkıs kıssası, Eyyûb’un sabrı ve tevekkülü, Yunus’un tevbesi, Zekeriyyâ, Yahya, Meryem ve İsâ kıssaları…

Evet, bütün bunların çoğu Öztürk’e göre ya mitoloji yahut mitolojik unsurlar barındırıyor. Bozacının şahidi şıracı misali bu iddiasınada hemen şahit gösteriyor: “Son dönem İslam düşüncesinde özellikle Muhammed İkbal ve Muhammed Abduh gibi Müslüman düşünürlerce kısmen örtük bir şekilde ifade edilip Halefullah tarafından açıkça dillendirilen, "Kur’an’da mitolojik kıssa vardır” fikri ve bu fikre bağlı olarak söz konusu kıssaları modem dönem Müslümanların dinî-ahlâkî tecrübelerine varoluşsal bir anlam katacak tarzda yorumlamak, aslında bir tür demitolojizasyon, yani mitolojiden arındırma teşebbüsüdür. Demitolojizasyon kavramının -yönteminin değil!- mucidi ise Protestan teolog RudolfBultmann’dır.”[i]

 

 

Öztürk bütün bunları dedikten sonra inanılması korkunç şu sözlere imza atıyor ve Kur’an’dan bu kıssaları arındıralım yahut onları sadece kendi zamanın diliminde tutarak geçiştirelim demeye getiriyor: “Buraya kadar anlatılanlardan sonra, “Peki Âdem-İblis, Bilge Kul-Musa, Süleyman-Belkıs, Zülkarneyn vb. kıssalara demitolojizasyon tekniğini uygulamak Kur’an’ı şanını haleldar eder mi?” sorusuna cevap vermek lüzumu hâsıl oldu gibi. Bize göre Kur’an’daki bazı kıssaları demitolojize etme girişimi ilâhî vahye inanç ve bağlılık temelinde hiçbir risk içermez. Çünkü Kur’an sıkça söylendiği gibi bir tarih kitabı değildir; tabiatıyla tarihsel malumat aktarma gibi bir hedef de gözetmemektedir. Kur’an baştan sona dinî-ahlâkî bir mesajdır. Muhtevasını oluşturan bilgi malzemesi tümüyle bu mesajın muhataplara açık ve anlaşılabilir bir şekilde aktarımına hizmet etmektedir.”[i]

 

 “Kaldı ki mitolojik ya da menkıbevî anlatımlar, ait olduğu metne vücut veren dilin tarihselliği içinde, imana davet edilen kitleleri tedebbür ve tefekküre sevk etme, iman edenlerin ise dinî yaşantılarını zinde kılma ve ahlâkî motivasyonlarını güçlendirme gibi çok önemli bir işleve sahiptir. Kur’an’ın demitolojie edilişine örnek kabilinden zikrettiğimiz yorumlara gelince, bunlar kuşkusuz çok ciddi bir zihinsel çabanın ürünüdür ve sırf bu yönüyle takdire şayandır.”[i]

Mevzu edilen şey ve söylenen hiç masum değil, dolayısıyla sağlıklı bir cevab vermekte lüzumsuzluk addediyor. Şöyle ki; adamın biri zina edecek ama haram engeli var. Eee!.ne yapacak bizimkisi. O Kur’an’da yoktur diyecek yahut o İsrailiyat’tır diyecek yada eskilerin masalı diyecek. Farkı yok bu durumunda.

 


 

2.        Öztürk Kur’an da Allah’ın kıssayı daha cazib kılmak için detay yaptığını iddia ediyor:

“Kur’an kıssalarında muayyen zaman, mekân ve şahıs gibi tarihsel unsurların büyük ölçüde hazfedilmiş olması dikkate alındığında, bahis konusu anekdotların aslında -belâgattaki ismiyle- ıtnab, tatvil ve/ veya itâle türü ifadelerden oluştuğu, hatta bu tür ifadelerin bizatihi kayda değer bir mesaj içermekten ziyade kıssanın bütününde veya bir kısmında mündemiç bulunan mesajın daha iyi algılanmasına katkı sağlayan bir edebî-tezyînî unsur olarak işlev gördüğü söylenebilir. Örneğin, 12.Yûsuf 31. ayetteki şu ifadeler muhtemelen dinleyici nezdinde kıssayı daha cazip kılmak için zikredilmiş bir detay kabilindendir.”[i]

 

3.        Öztürk Kur’an da Allah’ın halini abartılı bulup tahlil etmeye kalkıyor hatta daha ileri gidip çeliştiğini iddia ediyor:

“Musa’nın döneminde ise Tanrı Yahova İsrailoğulları’nı içinde bal ve süt akan bir ülkeye yerleştirmek için sanki özel bir gayret sarf etmiştir. Bu süreçte savaş ve kan dökmeye tutkunluk, acımasızlık ve davranışlarında süreksizlik gibi sıfatlarla temayüz eden Tanrı kimi zaman da kendisiyle çelişmiştir.”[i]

 

4.        Öztürk,Allahı her türlü şiddete başvurmakla itham ediyor ve tahrif edilmiş Tevrat’ın tezleriyle mutabık düşecek şekilde yorumlar getiriyor:

“Öteyandan Tanrı İsrailoğulları'nı en azından belli bir dönemde cümle âleme üstün kılmış ve bu seçkin halkını Mısır’dan çıkarmak uğruna hemen her türlü şiddete başvurmuştur. Mesela, Firavun ve halkının üzerine çok feci bir veba salgınımı salmış; Mısır topraklarını çekirge, at sineği ve kurbağa sürüleri istila etmiş; Nil nehri kan akmaya başlamıştır.”[i] (…) “En azından belli bir dönem cümle âleme üstün kıldığı halkını Musa ve Harun'un rehberliğinde Mısırlıların zulmünden kurtaran Tanrı, onlara ilkin sevgi ve anlayışla yaklaşmış; sabırsız ve sebatsız olmalarını hoş karşılamıştır. Fakat onların rehabilite olmak yerine daha da hastalıklı hale gelmeleri Tanrının sabrını taşırmıştır. Tanrı Mısır’dan çıkışın ardından karşılarına çıkan her sıkıntı ve zorluk sebebiyle sızlanan İsrailoğulları’na ilkin sözel şiddet uygulamıştır. Ama bitip tükenmek bilmeyen sızlanmaları, sürekli isyankâr bir tavır sergilemeleri üzerine Tanrı onlara fiziksel şiddet de uygulamaya başlamıştır.”[ii]

 

5.        Öztürk Allahı yeni roller biçmekle kalmıyor birde ‘iftira’ babında sözler sadediyor. Kâbe sanki önceden değersizmiş gibi Kudüs’ten Mekke’ye döndü diyor ve Allah isimin cahiliye toplumunun kullandığı isim olduğunu Kur’an’a Allahın bunu oradan taşıdığını söylüyor. “Tanrı, insanoğluna yönelik son sözlerini İ.S. 610 yılma kadar tarih envanterine kaydedilmeyecek kadar önemsiz bir çöl beldesi olan Mekke’de Hz. Muhammed’in dilinden söylemeyi takdir buyurdu. Çünkü bu defa kendisini İslam öncesi Arap dili ve kültüründe mevcut olan “Allah” ismiyle tanıtan Tanrı artık yüzünü Kudüs'ten Mekke’ye, diğer bir deyişle İshak’tan İsmail’e ya da İsrailoğulları’ndan Araplara dönmüştü.”[i]

 

 

6.        Öztürk Mucizeleri “Hz. Muhammed’in en azından mucize konusunda Hz. İsa’dan aşağı kalır bir yanı olmadığı fikrine mesnet kılmak için uydurulmuştur.” diyerek reddediyor:

“Evet, Hz. Muhammed’e nispet edilen hissî mucizeler büsbütün uydurmadır; çünkü söz konusu mucizelerin mevcudiyetine ilişkin inanış her şeyden önce Kur’an’ın bu konuyla ilgili beyanlarına aykırıdır.”[i]

“Kısacası hissî mucizeler sayesinde Mekkeli müşriklerden en azından bir kısmının imana geleceği şüphesiz olmakla birlikte vahyin nüzul sürecinde bu türden hiçbir mucize vuku bulmamıştır. Bize öyle geliyor ki daha önceki dönemlerde de anılan türden mucizeler vaki olmamış ve fakat Kur’an’ın teosentrik[ii] dil dizgesi içinde nesneler dünyasındaki doğal olaylara ait sebeplerin hazfedilip sırf sonuçların zikredilmesi biz Müslümanlar tarafından genellikle mucize diye kavramlaştırılmıştır.”[iii]

 


7.    Öztürk evrimi makul ve yerinde görüyor:

“Konuyla ilgili İsrâiliyyât malzemesinden sarfı nazar etmek kaydıyla, göklerin ve yerin ve bu iki varlık meskeninde bulunan canlı- cansız diğer bütün mahlûkatını altı günde yaratıldığını bildiren ayetlerdeki “gün” kelimesini “evre-dönem” şeklinde anlayan yaygın görüşün tercih edilmesi ve gerçek insanın “düşünen nefs” olduğunun kabul edilmesi durumunda, insan bedeninin bu ruhu-nefsi kabullenecek hâle gelinceye kadar uzun bir gelişme evresi (evrim-tekâmül) geçirdiğini söylemek mümkündür.”[i]


8.        Öztürk Kur’an’da Cin Kavramları konulu bir konuşmasında Kur’an’da geçen Cin kavramına ‘o bölgede yaşamayan yabancı insanlar’ yorumu getiriyor. Bu yorumla işlenen cinayetler; Hz. Süleyman’ın emrine verilen Cinler, Hz. Resulallah’ın Cinlere İslâm’ı tebliği ve diğer Cin tanımlamaları.[i]


9.        Öztürk’ün hedefi sadece Kur’an değil, Ehli Sünnet olan herkes. Bunların başında da Necip Fazıl ve Mahmud Ustaosmanoğlu. Öztürk içine dert olmuş bu sıkıntısını şöyle ifşa ediyor:Tasavvufı-işârî karakterli bir tefsir kitabında bulunması gereken sıcak ve samimi dilin aksine kimi zaman çok kaba, kinci ve dışlayıcı bir dil ve üslubun tercih edildiği Rûhu’l-Furkân hakikat ile hurafenin harmanlandığı bir eser hüviyetindedir. Hz. İsa’nın Hz. Nuh’un oğlu Sâm’ı diriltip onunla konuşmasına yahut sarı nalin giyenin muradına ereceğine ve derdinin az olacağına dair nakledilen rivayetlerdegörüleceği gibi çok kere esatir ve hurafenin hakikat diye zikredildiği, kimi zaman da, “Kebap yemeyeceğine yemin eden kişi et kebabı yerse hanis (yeminini bozmuş) olur; patlıcan kebabı yerse hanis olmaz.” gibi lüzumsuz fıkhî ayrıntılara yer verildiği eserde Ehl-i Sünnet’e bağlılık en teıııel hedef olarak gösterilmiştir.”[i]

 

 

10.        Ve son olarak diğer münkir ve mülhid görüşlerinden özetlersek; Namazın 5 vakit değilde iki-üç gibi olabildiğini – ki bu iddia Ehli Sünnet Düşmanlarının klasiği haline geldi-, Hz. Âdem’in yeryüzünde yaratıldığını, yeryüzünde Cennet denilen bir yer olduğunu ve oradan kovulduğunu yoksa cennet diye bir yerin henüz bulunmadığını, Şeytanın bir metafor olduğunu, Allah’ın birden bire yaratmadığını ‘oluş süreci’ şeklinde bir yaratma faaliyeti gerçekleştirdiğini, yoksa Allah bir şeyi ol deyince olmadığını, Hz. Meryemle ilgili Hz. İsa’nın babasız dünyaya getirilme mucizesini şu bu iftiraları ve tabi yorumları da eserine taşıyarak iğdiş ettikten sonra halini şimdi bilmediğimiz tabii bir durum demeye getirişi vs. eserleri ve programlarının videolarında mevcut. İşin ilginç tarafı böyle bir fikre ve inanışa sahip birinin bazı müftülükler aracılığı davet edilerek diyanet personeline bilimsel görüş diye dinlettirilmesi. Hani papazı getirip konuştursan belki daha iyi. Nihayetinde küfrü de, cinsi de, safı da açık. Dinleyen kendini ona göre perdeler yahut ayarlar. Ama böyle bir kafa yapısı benzer bir kafa bulduğu içindir ki, sağda solda filizlenip çıkabiliyor.

 

NETİCE OLARAK;

Mevzu aslında şu; acemi bir yazar, ilk kitabını tecrübeli bir yazara götürüp incelemesini istemiş. Bir süre sonra heyecanla kanaatini öğrenmek için gittiğinde usta yazar şöyle demiş: “Kitabını okudum. İçinde birçok şey ve birçok hakikat var.” Acemi yazarın heyecanı tam sevince dönüşecekken usta yazar devam etmiş: “Fakat kitabındaki hakikatlerin hiçbirisi yeni değil, yeni olanlarında hiçbirisi hakikat değil”  Öztürk vb. hâli de kıssada ki acemi yazar gibi. Kendinden önceki söylenenleri kopyalayıp yeni bir üslup ve dille bir kez daha söyleme gayreti. Ve batılının burada gayesi belli; hem Ehlisünnet camianın zihnini meşgul etmek ve enerjisini bu istikamette tüketmek hem de ifsad edebileceği kadar zihin ifsad etmek.[i]

Tefsir ve Hadis ilimleri başta olmak üzere genel anlamıyla İslami ilimler tarihine baktığımızda Kur’an’ı Kerim’in bırakın tamamına yahut parçasına, tek bir ayetine dahi Müslüman kimlikli kimselerce tenkit söz konusu değildir. Zaten böyle birinin İslâm, yani Müslüman kalması da mümkün değildir. Diğer taraftan Batı’da baş gösteren Aydınlanma Hareketiyle birlikte İncil’e getirilen tenkit ve ayıklama metotlarının 19. Ve 20. Yüzyıllarda Kur’an’a da yöneltilmeye başlaması zaman içerisinde İslâm coğrafyasının karmaşıklığından ve bilhassa başsızlığından mütevellid akis bulmasına sebeb olmuştur. Öztürk’ün yüksek önem atfettiği ve birçok görüşünü eserine de aldığı Halefullah bunlardan biridir. Yazdığı doktora tezi ile Oryantalistler aynı minvalde görüş beyan etmiş ve bunun neticesinde ciddi tepkilerle karşılaşmıştır. Ancak aynı belki daha yüksek şiddette Kur’an karşıtı neşir ve yayında bulunan M.Öztürk ise nerdeyse hiç tepki görmediği gibi bazı Diyanet birimlerince baş tacı edilmiştir.

Söylenecek nice söz varda bir yerde nokta koymak icab eder.

Kelamın tesiri artısın diye nihai sözü kelam ehline bırakalım, Büyük Doğu Mimarı diyor: “Yarın kendilerine bir zuhur planı açılmasını muhtemel gördüğümüz reformacılar, üç katlı evlerinin üst katında tam bir İslâmi edeple ellerini Allah'a açan ihtiyar annelerinin hakkiyle, alt katta erkek arkadaşlarına kokteyl veren ve onlarla mayo içinde dans eden kızlarının hakkını , "Allah'ın hakkını Allah'a, Sezar'ın hakkını Sezar'a veriniz" tarzında bir demagocya tesellisi içinde ve aynı zaman ve mekanda barındırmak isteyen muhteşem ve ebediyen mahrum nasipsizlerdir. Biricik fârikaları, münevverlik ve okumuşluk yaftası altında salâh kabul etmez bir enayilik ve cahilliktir.

Fakat sayıları günden güne çoğalan bu tip insanların, pestenkeranî bir açıkgözlülükle bir gün İslâmiyet himayeciliğine geçmeleri ve kendileri gibi "fasl-ı müşterek" noktasında oturanları, avlamaya yeltenmeleri daima mümkündür.

Bunlar, topyekûn en çok, "softa" diye isimlendirdikleri, şeraitin kışrında ve kabuğunda kalmış tiplere düşmandırlar. Bilinmezler ki, kendileri de, o örnekler de biri menfî ve öbürü müspet taraflardan şeriatı heva ve nefsaniyetlerine, aynı zamanda dar ve basık ruhlarına tatbik suretiyle hakikatten uzak kalmış iki örnektir.

Reformacılar arasında mühim bir zümrenin, imân adına hiçbir zerreye mâlik olmaksızın, insan kitlelerini sevk ve idarede dini sadece vasıta ve "maslahat" unsuru kabul etmiş esfeller olmasına karşılık, havai ve nefsani tefsirler, hiç farkında olmadıkları küfür şeklini din sanan ve keyiflerine göre din icat ettiklerinin farkında olmayan bedbahtlar… Bazı gözlerin, görmek fiilini büsbütün kaybetmek için yaratılmış olması gibi, bunların bilgi ve anlayışı da, bilgisizlik ve anlayışsızlığın ta kendisidir. Bunlar emirler ve yasakların ruhunu, sağa doğru uzaklaşarak bozan müspet kaba softalara inat, sola doğru uzaklaşarak bozan menfi kabalık timsalleridir; ve birincilerin aksülâmeli olarak doğmuşlar ve türemişlerdir.

Bir de, Türkiye dışının reformacıları var ki, üstelik ilmi bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslâmı fesada sürüklemekten başka rolleri yoktur.

Reformacı, ne türlüsü olursa olsun, İslâmı harap bir bina farz edip onu dışından payandalamak, ahşap evlere dışardan çimento püskürtürcesine, onu dışından desteklemek, onu yardıma muhtaç bilip bu yardımı dışından tedariklemek gayretinde bir fikir haini ve iman yoksunudur.[ii]

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder