KÜLTÜR İHTİLÂLİ ÇERÇEVESİNDE MİMÂRÎ ve ŞEHİRCİLİK ANLAYIŞIMIZ

Ömer Faruk Akman 20 Mart 2017 0 Yorum

“Kültür ihtilâli” ifâdesinin içine aldığı başlıca meselelerden bir tanesinin de “şehircilik anlayışı” ve “mimârî anlayış” olduğu herkesçe kabul edilecek bir hakîkattir. Yaklaşık bir asırdır kalbinin en derin noktalarına kadar his iptâline uğramış bir millet olarak, her meselede olduğu gibi bu meselenin de ele alınabilmesinin zorluğu âşikâr.

Bir şehircilik anlayışı ve mimârî anlayış ortaya koymak; başta İslâm’a muhâtablık olmak üzere, tarihiyle, kültürüyle iç içe olmak ve zamanın ruhuna uygunluğu yakalayabilmekle doğrudan alâkalıdır. Bağlı olduğumuz tarihimizde ortaya konulmuş anlayışları bu alâkalar ışığında aşmalı, üstüne yeni bir şeyler eklemeliyiz ki; insanın şu dünyadaki vâzifelerinden başlıcası olan “tekâmül”ün hakkını vermiş olalım.

Merhum Mimar Cevat Ülger’in, bu bahiste ufuk açıcı ve yol gösterici şu ifâdesini başa alıyorum: “Mimariyi takib etmek, bir bakıma cemiyetin sosyo-psikolojik değişimlerini takib etmek oluyor. Osmanlının hayat değişimlerini takib etmek, hattâ, adeta bir sinema gibi, daha da ileri, elle tutulur gözle görülür bir şekilde takib etmek için, mimariyi takib etmek en müsbet yol oluyor. Mimariyi de takib etmek için, Osmanlının sosyal değişimlerini ele almak icabediyor.”()

Bu vesileyle, biz de bu mevzudaki kültür ihtilâli zarûretini gösterici noktalara temas ederken; insan-mekân alâkası içerisinde, cemiyetin ve mimârînin geçmişini, hâlini ve istikbâlini kısaca ele almaya çalışacağız.

KAYBETTİĞİMİZ RUHUMUZ

Ruh”un her şeye te’siri malûm… Büyüklerden okuyor, dinliyoruz. Her şey üzerinde tesir eden “ruh”umuzu kaybedişimiz de, yine büyüklerin dilinden malûm. Böyle bir hâl içerisinde mimârîmizin, şehirlerimizin, mimârî ve şehircilik anlayışımızın ve bunlara bakışımızın içler acısı bir duruma gelmesini tabiî karşılayabiliriz. Fakat bunun farkına vardığımız ândan itibaren, hiçbir meseleye kayıtsız kalamayız. Kalamayız ama, bu zamana kadar da meselenin üzerine yeteri kadar düşülmüş, gereklerinin yapılmış olduğunu söyleyemeyiz. Cemiyetin de ekseriyeti göz öne alındığında, aslında bu mevzuda derdimizin olduğunu gösteren bir hava soluyamıyoruz. Bu işin ‘erbâb’ı kişilerse hâllerinden memnun gibiler.        

Mevzuyu açması bakımından yine Mimar Cevat Ülger’den veciz bir ifâdeye yer verelim: “Konservatuar mezunu bir arkadaşım, zengin plâk koleksiyonunu dinletirken, 20. Yüzyıl müziğinin en mühim karakterinin ritmsizlik olduğunu uzun uzun anlatırdı; ritmsizlik ve melodisizlik. Sayısız modern müzik eserlerini dinler, fakat neden “a ritmi”ye(ritmsizlik) ve “a melodi”ye(melodisizlik) lüzum duyulduğunu pek düşünmezdim; bana pek mühim gelmezdi bu… Şimdi düşünüyorum, şiir de aynı şey; onda da ritimden kaçma, bir nevi ölçüsüzlük, dağınıklık var. Resim, heykel, mimarlık ve baleyi de rahatça bu anlayış içinde kabul edebiliriz.()

Ölçüsüzlük ve dağınıklık… Ruhlarımızdaki ölçüsüzlük ve dağınıklık! Ruh hâlimizin tezâhürü olan davranışımız, ahlâkımız doğrultusunda mimârî ve şehircilik mevzuundaki tarihi seyri şu şekilde verebiliriz:

Yerli yerine oturtulmak gâyesiyle bir arayış,

Kemâl devri,

Taklit cereyanlarının hâkim devri,

Anlayışı, mevcut anlayış tezâhürlerine düşmanlıktan ibâret bir yıkım ve tahribat devri,

İçinde yaşadığımız, ne yaptığımızın farkında olmadığımız, garib bir şuursuzluk devresi.

Bir şeylerin –mimarlık bahsi çerçevesinde- bizi sürükleyip götürdüğünü görüyoruz. Bu “bir şeyler”i tarif etmek hem çok kolay, hem çok zor. Hem kendi iç bünyemiz hem de cemiyet olarak dağınıklığımız sebebiyle hem kolay hem zor…

Şimdi, “ritm”in ve “ölçü”nün olduğu devirlerde, ruhun mimarîye ve dolayısıyla şehirciliğe nasıl yansıdığını ele alalım. Buna, bu mevzuya eserlerinde sıkça yer veren Turgut Cansever’in ifâdeleriyle bakalım: “Tasavvufun şekillendirdiği müminin ruh halleri, sanatkârın tavrı olarak sanat eserine –mimarîye- yansıdığı gibi, kendisini ve ruh âlemini Allahu Teâlâ’nın emrettiği şekilde yeniden biçimlendirmeye çalışan müminin mimar olarak da bu ruh hallerine uygun mimarî biçimler bütünlüğü kurmayı vazife bilmesi tabiîdir. Biçimler gösterişli veya mütevazı, tesirli veya çekingen, zengin veya sade olabilir. İslâmî bir eserde bu biçim ifadeleri tasavvufî ruh hallerine tekabül eder ve böylece eserin İslâmî üslûp hususiyetleri gelişir.”() Padişahından dağda tek başına yaşayan insanına kadar neredeyse her müslümanın tasavvuf ehli olduğu bir devirde, ele alınan her meselede her şey insiyâkî olarak ve ruha tâbi bir şekilde kalıp ifâdesine bürünüyordu. Hem fert hem de cemiyet olarak ruhlardaki “ritm”, zamanın nabzını yakalayan gerçek sanatkârlar meydana getiriyordu.

Bu hâle nisbetle kim bilir ne kadar diplerde yaşadığımız şu devirde, belki de üzerine eğilmemiz, başlıca ferdî meselemiz olması gereken iki kanadı Üstad Necib Fazıl şöyle ifade etmiş: “Benim güzel İstanbulumun dâvâsı, ne idarî, ne siyasî, ne içtimaî, ne iktisadî, ne beledî, ne bediî; sadece ruhî ve ahlâkî…() Anadolu’nun hülâsâsı diyebileceğimiz İstanbul için, “İstanbul neyse; Anadolu odur” da diyebiliriz.

KAYBETTİĞİMİZ AHLÂKIMIZ

İnsan ve mekân alakasından bahsediyoruz. İnsanın yapıp ettikleri demek olan ahlâk da, yine “yapıp, etmeler”in ürünü olan şehircilik ve mimârîde büyük pay sâhibi. İnsanın mevcut ruh hâli ve ahlâkıyla donattığı çevresi ve bu çevrenin büyük ölçekte ele alınması demek olan şehrin meydana gelmesi; insanın ruh hâli ve ahlâkının tezâhürü ile oluyor. Yani “çevreye verdiğimiz biçim, davranış tercihlerimizi ve bu tercihlerimizdeki ahlâk ve varlık telakkimizi, inancımızı yansıtmaktadır.(…) Dinin ve tasavvufî eğitimin, Türk-İslâm kültüründe sanat ve özellikle mimari biçim ifadelerine kazandırdığı özellikler, kültürün mekân üslûbunu belirlemektedir. () Başta da ifâde edildiği gibi, bir cemiyetin içtimâî vaziyetini ele almak mimârîyi ele almanın en müsbet yolu, mimârîyi takib için de içtimâî vaziyeti takib etmek gerekiyor. Birbirinin aynı. Bir sanatkârın eserinin üslûbu ve ahlâkı arasındaki münâsebet, bütün bir cemiyetin ortalama ahlâkı ve şehrin, o yerdeki şehirciliğin vaziyeti arasında da vardır.

Böylelikle fert bazındaki ahlâkın ve cemiyet örgüsünden tüten ahlâkın “ritm”i, ortaya çıkardığı kalıb ifâdesiyle bir bütün olarak da şahsiyet belirtmiş oluyor. Bunun tersinden misâli Avrupa’da Barok ve Rokoko devirlerinde yaşandı. Tarihini, kültürünü inkârla işe başlayan Barok anlayışı, Avrupalılar’ın kültürüne bağlı kesimi tarafından benimsenmiyor ve “soysuz” olarak vasıflandırılıyordu. Sonrasında modern mimârî anlayışıyla “dîni inkârsafhasına gelen Batı, kendine has şahsiyet belirtici bir üslub ortaya koyamıyor, üslublar mimarların kendi şahsında yani ferd bazında farklılıkları üzerinden yürüyordu ve yürüyor. Bir yere kondurulamayan bir mimârî anlayış ortaya çıkıyor. Hatta, modern mimârînin fotoğraf çekim teknikleriyle bu kadar kendinden söz ettirdiğini söyleyen tenkidçiler de olmuştur. Onların ifâdeleriyle, “er modern mimârî eserler, çevreleriyle birlikte fotoğraflanıp tanıtılsaydı, hiç kimse tarafından benimsenmez, derhâl üstleri çizilirdi.” Bu misâllerde görüldüğü gibi, ahlâk ve ahlâkı yaşatan din, merkeze alınmadığı sürece, bâtıl inançlarda bile tesirini çabucak gösteren müteessirlerdir.

Bizde de bunun en can yakıcı misâlini “Ahşap Konak” isimli eseriyle Üstad Necib Fazıl rahmetullâhi aleyh vermiştir. Tereddi sürecimizden sonra cumhuriyetle birlikte üç neslin birbirine bakan yönüyle ne hâle geldiğini anlatan eserde ahlâkî çöküntü, hâlimizi yüzümüze vurucu bir şekilde anlatılmıştır: “Nerede emanet; kaybettiğimiz, dipsiz bir kuyuya düşürdüğümüz emanet?.. Geçti! Karanlığı ne kadar kazsan altı karanlıktır. Biz de bu güneş gibi çekiliyoruz. Bizden sonra kavga olmayacak… Mânâ kalmayacak ki, kavgası olsun… Katlar rahat, kafalar rahat, lûgatlar rahat; oh!..”() Hepimiz rahat değil miyiz? Kavgayı verenler verdi, işi kavgayı vermeyenler götürüyor. “Ahşap Konak”ın “her katı ayrı âlem”; ızdırab çeken, hâli tahlil edenlerin bulunduğu kat hâriç, “katlar rahat”.

Böyle miydi? Elbette değildi. Diğer birçok meselede, belki bazı adımlar atılmış olması hasebiyle memnûniyet duyulan yanlar olabilir. Ancak, mimârî bahsinde(buna şehircilik de dâhil demeye lüzum var mı?) bunu söyleyemeyiz. Ondandır belki de tasvirlerdeki yakıcılıklar. Yine aynı eserden: “Şu maskara apartmanlara bakın! Devler, gulyabaniler, canavarlar gibi dört yanımızı sarmış… Bunlar arasında beyaz yağlı boyalı ahşap konak, iki dönümlük bahçe ortasında, meydan yerindeki beyaz gömlekli idam mahkûmu gibi duruyor! Bunun farkında değiliz de suratımıza tükürünce bunca seyirciye karşı, hâlâ ayaktayız, daha ölmedik diye çalım satıyoruz. İddiaya, inada bakın siz! Her taraftan başımıza kiremit, tuğla, demir, beton yağıyor da hâlâ toprağın altına kaçmayı kabul edemiyoruz!”() O dönem mevcut zihniyetin “idamlık ettiği” “bin yıllık konak”! Şimdi de o zihniyetin “imal ettiği” binlerce baş. Ve işte bu başların altından çıkan mimarî, şehir…

Böyle miydi? Elbette değildi. Ahlâkî sistem bakalım nasıl işliyormuş: “Merkezî tek bir ahlâkın, genel inanç sisteminin, dinin ve tasavvufun herkesi aynı şekilde terbiye etmesi aynı değerler sisteminin padişaha, sadrazama, vezire, başmimara, kalfaya, devletin en uç köşesinde köydeki insana da aynı ruhun verilmiş olmasıyla sağlanıyordu. Bu, temel dinî inancın, “neyin iyi” olduğunun ortaya koyduğu değerler sisteminin bütün devlet anlayışına yayılmış olmasından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla sorunlar bugün olduğundan daha kolay çözülüyordu.”()

Kapı önünde oturan annelerin, mahallenin estetik vaziyetini tahlil ettiği bir zamandan bahsetmiyoruz. Bu çok yakın zamanlarda oluyormuş. Bu yakın zamanlara kadar, Kemalizm’in pislikleriyle zihinleri iğdiş olmamış eskimez zamanların kadınlarından bahsediyoruz. Osmanlı’nın haşmetli devirlerinin ruhlara sindirdiği ahlâkın, Cumhuriyetin başlarına kadar gelebilmiş kadarı estetik zevk meselesini mahalleli ile birlikte konuşabiliyordu. Bir de onun öncesini düşünün! Yukarıda anlatıldığı gibi… Cemiyette bir “dil birliği” mevcûdiyeti… Neyin iyi olduğunun tesbitini yapacak derecede “zevk sahibi”. Peki bunu sağlayan neydi? “Dindi, ahlâk”tı: “Şehir, insanlar arası mesafenin en aza indiği ve dolayısıyla bu yoğun yaşama ortamında ortaya çıkabilecek çelişki ve çatışmaları önleyecek ahlakî, hukukî ve idarî sistemlerin tam bir bütünlük içinde işlemesini sağlayacak bir üst bilgiye ihtiyaç duyar. Şehrin gelişmesi için, şehir hayatını düzenleyebilmek için en önemli ihtiyaç olan bu üst bilgi, kaynağını ahlâkta ve dinde bulur.()

Burada Cansever’in “üst bilgi” diye ifâde ettiğini “İslâm’a muhatab anlayış” olarak ele alabilir miyiz acaba? Cemiyetin İslâm’a muhâtablıklarındaki samîmîyetin, cemiyet örgüsünü “ritmik” bir hâle getirdiğini görüyoruz. Peki şimdi kaybettiğimiz “ritm”? “Ritm”de, “ölçü”de şaşılacak bir güç vardı diyor, “Büyük Mimar, Çağdaş Sinan” Cevat Ülger… Ve soruyor: “Bugün «ritm» kime ne yaptı? Neden ona karşıyız? Neden «a ritm»iye meylediyoruz? Sebebleri araştırırken, bir yanda «pür-saf sanat ve estetikle başbaşa kalma» kabul edilebilir. Fakat görmemezlikten gelinen ve asıl ağır basan sebeb, bir önceki devre «kontrast-zıt» olma kabul edilebilir. Bu –bilhassa ikinci- büyük sebeblerin yanında, belki sayısız sebebler de bulunabilir. Fakat işte bir devir daha geçti; a ritmik, ölçüsüz, ritme ve onun gücüne «bozulan-kızan» bir devir… ŞİMDİ DE ONA KONTRAST OLMAK hakkımız (ve lâzım) herhalde. Tabiî olarak ritmin içinde olmak, onun gücünü yaşamak ve heyecanlanmak gereğinin devrindeyiz.”()

Hakkımız ama “ritmin içinde olmak, onun gücünü yaşamak ve heyecanlanmak gereğinin devrindeyiz” aynı zamanda!

KAYBETTİĞİMİZ MEKÂNIMIZ

Varolan bir “mekân”ı kaybettik. Bize ait, şahsiyetimizi belirtici “mekânımız” vardı ve bunu kaybettik. Bu kaybediş, devletin en üst kademesinden de dile getirildi. Bu sene içerisinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki farklı konuşmasında bahsini ettiğimiz meselelere değindiğini hatırlıyor musunuz bilmiyorum ama, bu konuşmalar ele aldığımız meseleler zâviyesinden ehemmiyet arz ediyor. “Bir KÜLTÜR İNKILÂBINA ihtiyacımız var” diyen de Erdoğan, şu ifâdeleri kullanan da: “İstanbul için hep birlikte elimizden geleni yapacağız. Ama İstanbul’a çok yanlışlar yaptık. Onu da söyleyeyim. Ucube inşaatlar yaptık. Bu ucube inşaatlarla maalesef İstanbul’umuzun o güzelliğine bizler yanlışlık yaptık. İşte şimdi birçok yerlerde diyoruz ki, ‘kentsel dönüşüm yapalım’.”()

Bu ifâdeler, o iki konuşmadan ikincisi. Erdoğan bir ay öncesinde de şu ifâdeleri söylemişti: “İstanbul’da nüfusun yoğun, metrekarenin az olduğu ilçe maalesef Esenler… Onun için burada mecburen bir dikey yapılanma söz konusu oldu. İnşallah yeni yeni alanlar üretmek sûretiyle, istiyoruz ki YATAY YAPILANMAya geçmeyi de diğer ilçelerimizde hâlledelim. Geldiğimiz nokta îtibâriyle Türkiye genelinde artık bu anlayışı değiştiriyoruz. Özellikle toplu konut uygulamalarında mümkün olduğu kadar “zemin+4”, “zemin+5” bilemediniz “zemin+6” gibi yapılaşmayı teşvik ediyoruz. Şehir merkezlerindeki dar alanlarda belki mümkün olmayabilir ama çevreye doğru yatay yapılaşmayı temin edecek adımları hep birlikte atmalıyız diye düşünüyorum.

Tarihî ve kültürel değerlerimiz, bu yeni yerleşim alanlarına damgasını vurmalı. Mimârî olarak, ŞEKİLSİZ, RUHSUZ, ESTETİKTEN YOKSUN BİNÂLAR yerine Selçuklu ve Osmanlı mimârîsinin yorumlarıyla biçimlendirilen eserler ortaya koymalıyız. Çünkü bizim bir tarihimiz var. Ecdâdımızın bize âdetâ mîras bıraktığı bir mimârî anlayış var. Bu mimârî anlayışı biz güçlü kılmalıyız. Buna bazı ilâveler yapabiliriz. Betonun, demirin, asfaltın değil insanın önde olduğu, insana hitâb eden şehirler kurmanın yollarını aramalıyız. Ulaşımda otomobil ve otobüsten ziyâde raylı sistemleri, özellikle de yaya ve bisiklet yollarını ön plana çıkartma gayreti içerisinde olmalıyız. Şehirlerimizin tarihî özelliklerine sâhib çıkmalıyız. Kökü mâzide olan âtîyi ancak bu nesille beraber kuracağız. İstanbul’un, Suriçi başta olmak üzere, tarihî değere sâhib tüm alanlarını bu anlayışla yeni baştan ele almanın vakti gelmiştir.”()

Devletin zirvesinden söylenenler böyle… “Ufkî şehir” tasavvuru… Şehri, “Anadolu’nun kalbine saplanmış gökdelenler”e sırtını çevirmiş bir anlayışın mamûr etmesinin istendiği bir ifâde. Yıllar öncesinden sayfalar arasından avaz avaz bağıran şu ses de bu mevzuya bitişik olarak haberdar olmamız gereken: “Acaba dünya efkârı önüne, mimarlık tarihinin en güzel, en muhteşem, insanın iliklerini donduran bir bölümü olan Osmanlı Mimarlığından gelen meselelerle beraber, modern malzemenin ve yeni laboratuvar neticelerinin yardımı ile yepyeni bir üslûp ortaya konamaz mı? Harcanan milyarlar, basit, heyecansız, iddiasız tekrarlar yerine, tarihin derinliklerinden süzülen, besleyici malzemelerle dolu, dev bir iddia ile ortaya konan yapılara akamaz mı? Ve Japonya, çok daha fakir, küçük, manümontal(devasa, heybetli-Ö.F.A.-) olmayan malzemesi ile asrın mimarisini ortaya koymadı mı?”()

Bütün bunların kıymet hükmü bâbında Üstad Necib Fazıl’ın ifadesi: “Plâstik sanatta, hele dekorasyonda bütün çekicilik eskiye yeni bir hava vermekten doğar.”() 

R MİSÂL VE İSTANBUL

Bu noktada bir misâl vermek yerinde olacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İstanbul’da çok yanlışlar yaptık” sözü üzerine, Sultan 3. Ahmet döneminden bir misâl. Avrupalı’nın “soysuz” olarak vasıflandırdığı, kendi içinden çıkan Barok’un Osmanlı’da taklidine yeltenildiği ilk yıllar; 1720’ler… “Sultan 3. Ahmed, sarayının kapısına Sultanahmed Çeşmesi’ni yaptırıyor. İstanbul mimarları saray çevresinde üç gün gösteri yapıyorlar. “Hünkârın bu süslü püslü nesneyle İstanbul halkının yüce zevkini rencide etmeye hakkı yoktur.” diyorlar. Şimdi orada savunulan şey, bir “yüce zevk”. Öbür gelen süslü püslü. Şimdi o süslü püslü nesne bile bugün bize mucize gibi güzel görünüyor. Tereddînin, çöküntünün, tâ bilinmeyen bir seviyesine inmiş bulunuyoruz.”()

İstanbul halkının yüce bir zevki var ve bu inciniyor! Ah, meselelere bu zâviyeden bakabilsek, belki de hayatımız daha “zevkli” olacaktır. Bizde bu işin ehli sayılanlar bile, ya politik meselelerden dolayı sesini yükseltiyor, yahut enâyiliğinden… Oysa bakın, İstanbul karşısında bir tavır belirtilecekse, bunun nerelerden ele alınması gerekiyor: “İstanbul’u, elimize mevcut bomboş bir tabiat plânı üzerinde ve bir faraziye hâlinde tasavvur edince hemen sezeriz ki, mazrûfiyle rekâbet halindeki bu hârikulâde tabiat zarfı, içine alacağı şehirden en keskin şahsiyeti istemektedir. İstanbul’un tabiat zeminine, zaman ve mekân şartlarına göre, İstanbul şehrini yakıştırabilmek en çetin dâva… Demek ki, tabiat hâlindeki İstanbul, şehir hâlindeki İstanbul’u, zaman ve mekân şartlarına göre, en keskin şahsiyete dâvet ediyor.”()

İstanbul’un istediğini veremedikten sonra…

“VAHŞET ORTAMI”

Bunu, bu şartları yukarıdaki zâviyeden ele alacak, tatbik edecek bir nesle ihtiyaç olduğu açık. Ancak mevcut eğitim sisteminin gadrine uğramış bir nesil daha piyasada yerlerini alacak. Oysa geçmişte şahsiyet belirtici eserleri ortaya koyan sanatkârların meydana geldiği şartlar/ortam ve mevcut şartlar/ortam kıyas edildiğinde, manzara pek de iç açıcı değil. O sanatkârları meydana getiren, cemiyetin “büyük idrak seviyesi… Yalnız idrak değil, onun gerçekten tüm kalbî derinlikleriyle beraber yaşanması, bunu mümkün kılan eğitim sistemi... Bunlar o ürünleri verdiler. Ama eğer biz bir vahşet ortamının oluşmasına müsaade edersek, o vahşet ortamının ortaya koyacağı mesajlar, yâni vahşet ortamını doğuran hastalıklı düşünme ve davranış biçimlerine, inanç sistemi bozukluklarına tekabül eden o dünya, bir asır varlığını sürdürecek… O, bir asır varlığını sürdürdüğü takdirde, gelecek nesiller o vahşi ortam tarafından şartlanacaklar. Onların tekrar güzel bir dünyayı tasavvur etmeleri imkânı olmayacak.”()

Nasıl olsun ki? Eğitim sisteminin mimarlık fakültelerindeki durumu şu şekilde olduktan sonra: “İşporta ahlâkı diye liselerde gençlere öğretilen, yakalanmadıkça hırsızlığın kahramanlık olduğu öğretisi, belki de en zengin uygulamalarından birini mimarî alanda bulmaktadır. Hiçbir bütünlük kaygusunun izi bulunmayan bu eğitim kurumları, sorumsuz klik dayanışmaları ile ayakta durmakta ve tutarlılıktan, her türlü rasyonellikten ve duyarlılıktan, sorumluluk duygusundan ve bütünlükten yoksunluk, ilkel bir pragmatizm, yüzeysel, sahte bir sözde şahsiyetlilik bu eğitim kurumlarının ve eğitim sistemlerinin özelliklerini ve tahripkâr niteliklerini oluşturmaktadır.”()

İhtiyaç elbette bütün olarak sistem meselesine gelip dayanıyor. Bütün bunları yazmayıp, tek cümle olarak “sistem değişmeli” yazıp bıraksaydık, yazılanların hülâsası olurdu herhâlde. Ancak, sistem değişikliğinin şartlarının hazırlanması için zihinlerde bir şeylerin ihtiyâcının zarûreti uyandırılmalı değil mi? Bu gerekli olan sistem geldiğinde kendiliğinden gelecek olan, ancak sistem gelmeden onun ihtiyaç olduğunun belirtilmesi ve farkına varılması kabilinden şu ifâdeler:

“Yine misâl bu ya; dâvayı eğer şehircilik noktasından ele alacaksak, diyebiliriz ki, beldelerimizi malûm medenî şehir esasları değil de, içinde yaşamak dilediğimiz şehir hakkındaki peşin fikrimiz etrafında îmara borçluyuz. Tanzimattan beri şehircilik mekanizmamızda böyle bir peşin fikrin yuvalaştığına şahit miyiz?”() Değiliz gibi… Öyleyse, böyle bir “peşin fikre” sâhib değilsek, yapacaklarımızı neye dayandıracağız? Böyle bir peşin fikre sâhib olunmadan bu zamana kadar meydana getirilenler gözümüzün önünde!

Peki usûlen neler yapılabilir? Şunlar:

“Türkiye önümüzdeki 30-40 senede 55 milyon insanına şehirlerde yeniden ev yapmak mecburiyetindeyse bu standartlar düzenini tesis etmek ve en yüksek vasıfta mimarî tekniklere sahib evleri üretecek bir genç mimarlar nesli yetiştirmekle mükelleftir. Bu genç mimarlar nesli o zaman, geniş bir sahtekârlık alanı olan dekorasyon, iç mimarî safsatalarını da tasfiye ederek evi, Osmanlı evinde olduğu gibi, bahçesi, mimarîsi, sokak ilişkisi, cumbası, yerli dolapları, tavanı, döşeme kaplamasıyla beraber üretecek, belki bunun arasına birkaç araç daha ekleyecek. Ama bu büyük sadeliğin güzelliğini tekrar gündeme getirecek mimarînin standartlar düzenini kurmakla mükelleftir. Bölgesel malzeme imkânlarına, iktisadî kaygılara göre ve bu malzemelerden her türlü kullanışa, her standartta, her gelir düzeyindeki aileye güzel evler vücûda getirmek imkânıyla.”()

Bu noktada “standartlar düzeni”nden kastın ne olduğu pek anlaşılmıyorsa, mevzuyu çerçeveleyici şu ifâdeyle bitirelim: ““Standartlar ruhunu geliştirmeliyiz” derken modern dünyada, davranışlarımızdaki standartları, yani tevazuu, çekingenliği, dürüst olmayı, azla yetinmeyi, dînimizin, inançlarımızın, tasavvufî eğitimimizin bütün insanlarımıza eriştirdiği davranış standartlarımızı tekrar kurmak mecbûriyetini kastediyoruz.”()

 

KAYNAK : FURKAN DERGİSİ 56.NÜSHA

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder