KÜLTÜR EMPERYALİZMİ KELİMELER, SEMBOLLER ve İMAJLAR

Ercan Çiftçi Furkan Dergisi Kültür-Sanat 20 Mart 2017 0 Yorum

İnsanoğlunun devlet ve millet olarak varlık şartı ve var olmasını sürdürebilmenin zaruri neticesi; Kültür.

“İnsana mahsus anlayış, görünüş ve idrâk”; kültür, bu zeminde hayat bulmakta ve cemiyeti ortak değerler-anlayışlar etrafında birleştirmekte. Kültür; köklere sımsıkı bağlı, her daim yeniden fikirde, ahlakta, dil ve diyalektikte yenileniş. Mutlak ölçülerden zerre sapmaksızın ve şaşmaksızın, zenginleşme, gelişme ve zuhur etme hâli. Bir cebhesiyle inancın tezahürü, fikrin belirişi, akledişlerin dile gelişi. Genel mânâsı ile kültür: “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.”[Türk Dil Kurumu Sözlüğü]

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle; “Kültür, birçok şeyi ezberlemek değil, birçok şey öğrenip de onları unuttuktan sonra insanda kalan bilgi hassasıdır!”()

Emperyalizm ve Sömürgecilik. Bazen birbirleri yerine kullanılan, iki farklı mânâ ve surete sahib kavram. İlki, ele geçirilen ülkenin her yönden kontrolünün, hâkim gücün elinde bulunduğunu ifade için kullanılırken müstemlekecilik veya kolonicilik diye de anılan ikincisi, bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak kendine benzetmesi, zaruri ihtiyaçlarını bile üretemez hâle getirmesi ve kültürel asimilasyona tabi tutup yerli kültürün yok edilmesi hâli için kullanılır. Bu tanımlamalara bağlı olarak iki kavram “Kültür Emperyalizmi ve Kültür Sömürgeciliği” öne çıkar. Emperyalistler, işgal ettikleri bölgenin kültürünü büsbütün imha gayesi güderken sömürgeciler “iğdiş etme-dumura uğratma” yolunu seçerler.

Sömürgeciler, genellikle sömürdükleri bölgelerin maddi-manevi bütün kaynaklarına, el ve iş gücüne, pazarlarına el koyarlar. Bunları yaparken aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyo-kültürel, dini değerlerini öğrenir, kültürel ayrışmalarını, kodlarını çözer ve varsa kırılgan fay hatlarını belirler; ardından “bölücü, yıkıcı, köleleştirici” yalnızlaştırma ve yabancılaştırma faaliyetine girişirler. Sömürgeci, örgütlü, planlı ve programlı hareket etmeyi sever; ancak karşısında bir fikir yahut şahıs etrafında ö rgütlü, teşkilatlı, planlı bir yapı görmek istemez. Bu sebeble sömürgeci, içte ve dışta edindiği “işbirlikçi aydın, entel, paragöz, iktidar hırsı içesinde yanan siyasetçi” kim varsa sömürgesi altına almak istediği bölgelerde kullanır ve onlar eliyle insanlara-millete baskı uygular.

Gaye tek ve bellidir; hedef, ülkeyi ruhen-manen çökertmek ve maddi kaynaklarını ele geçirmek.

Mevzuyu müşahhaslaştırırsak, W.S. Jevons’ın 1865 tarihli Kömür Sorunu adlı kitabında İngiliz sömürgeciliği şöyle dile getirilmiştir: “Kuzey Amerika ve Rusya’nın toprakları bizim mısır tarlalarımız, Chicago ve Odessa da tahıl ambarımızdır; Kanada ve Baltık kereste ormanlarımız, Avustralya ve Asya koyun çiftliklerimizdir; Arjantin’de ve Kuzey Amerika’nın yaylalarında büyük baş sürülerimiz otluyor; Peru gümüşünü gönderiyor ve Güney Afrika ile Avustralya’nın altınları Londra’ya akıyor; Hintliler bizim için çay yetiştiriyor, kahve, şeker, ve baharat tarlalarımız Hindistan’da, uzun yıllar Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde bulunan pamuk tarlalarımız şimdi dünyanın ılıman bölgelerine doğru yayıldı… Yerkürenin çeşitli bölümleri bizim gönüllü vergi mükelleflerimizdir.”()

Sömürgecilik ve emperyalist yayılmacılık, sadece Batı’ya mahsus değil. Çin, Rusya hatta İsrail ve İran’da dâhildir buna.

Kültür Emperyalizmi; “askeri ya da ekonomik yönden güçlü bir ülkenin, belli bir çıkar beklentisi içinde, kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına, çoğu kez o ülkenin egemen kesimlerinin gönüllü işbirliğiyle benimsetme çabası” olduğuna göre, Çin’in kendi çevre coğrafyasında hâkim kültürü temsil etmesi, İran’ın Ortadoğu merkezli güttüğü Farisî ve fanatik Şii misyonerliği, İsrail’in dilde, fikirde ve ahlâkta bütün dünya insanlarını kendi kültürlerine yabancılaştırma faaliyeti “kültür emperyalizmi” olarak değerlendirilebilir.

Sörgeleşen Kelime, Sembol ve İmajlarımız

İnsan düşünen, konuşan, üreten, belli bir gaye ve hikmet çerçevesinde yaratılan, ilahi SIR dairesinde bir varlık. İnsana dair ne söylense eksik, ne dense yarım. Muhakkak her daim yeni bir şey var ve süregelen bir keşif mevcut. Bu sebeble keskin davranıp “dır ve tır”larla bağlamamak lâzım. Nihayetinde “kendi hakikati-sırrı” peşine düşen tek varlık.  İnsanın sırrı ne? Kelimeler, kelimeler, kelimeler. Yetmiyor, noktalamıyor ve bitirmiyor. Öyle de olmalı zaten!.. “Kelimeler, surete giydirilmiş mânâlardır” der, İbda Mimarı. Kelimelerle düşünür insan, sembollerle ve imajlarla. Uyurken, konuşurken, sükûnet hâlindeyken yahut bir işle meşgul olurken kelimeler, semboller ve imajlar belirir zihninde, algı dünyasında, hayal ve rüyasında. Her tefekkür hâli bir tecrübedir, tıpkı eşya ve hâdisedeki pratik gibi. Hâl böyle olunca ne kadar tecrübe (kelime, sembol ve imaj) sahibiysek ilimde, irfanda, keşifte, ahlâkta ve kemalatta o derece ileriyiz. Yalnız tek şartla; terkibi esaslara bağlılık ve ölçülere riayet. Yoksa kitab yüklü merkep olma ihtimâli mevcut.

Kelimeler ve semboller, tefekkürün-düşünmenin can damarıdır. İş ve fikir üretme noktasındaki çabaya bakarak, ne kadar kelime bildiğimiz ve ne kadarı ile düşündüğümüz rahatlıkla ortaya çıkar. Bir kitab okurken yahut bir film, belgesel izlerken, dahası çok basit bir dini, ilmi, fikri bir sohbet dinlerken, çoğu insanın söylediği ezberden bir söz var; anlamıyoruz. Anladıkları ne? Üç yüz kelime dairesi içinde söylenenler. Hâl böyle olunca sanki ifade edici, anlatıcı veya yazar suçlu. Düşünme kabiliyetini köreltmiş, fikir ve tecrübe doğurganlığını yitirmiş, anlayış ve idrak seviyesini dibe vurdurmuş bu tipler, elbette sömürgecinin istediği “iğdiş olmuş, köleleşmiş, ruhunu yitirmiş” müstemleke insanıdır. Ancak acı olan şu ki; Batı, sömürgelerinin dil hazinesini boşaltır, onların ruh ve tefekkür dünyasını dumura uğratırken kendi dünyasına, kendi coğrafyasına tam aksi bir uygulama gerçekleştirir. Hem de öyle “seviye-anlayış” gibi kavram salatalarına ehemmiyet vermeden. Eğitimde özgürlük ve çöpten bilgi yığını yerine, eğitimde müdahalecilik ve işe yarar bilgi verimi gerçekleştirir. Şöyle ki, Ankara Üniversitesi TÖMER Dil Öğretim Merkezi bir araştırma yapar. Dünya genelinde ilköğretim okullarında okutulan ders kitaplarının içerdiği kelime ve kavram sayısı nedir, kaçtır? Netice korkunç!.. İlköğretimi bitiren bir Amerikalı çocuk 71.681 kelime öğrenirken, bir Alman 70.400, Japon 44.224, İtalyan 31.762, Fransız 30.193, Suudi Arabistan 13.579, Türkiye ise 7.260.

Bir not: Bilen var mı? Mütefekkir’in “Ölüm Odası- B Yedi” kaç kelimeyle yazılıyor? Yine bilen var mı? İbda Külliyatı kaç farklı kelimeden ibaret? 500 binin üzerinde desek. Fizikten Kimya’ya, Resimden Müziğe, Edebiyattan Tarihe, Tasavvuftan Felsefeye, Astrolojiden Cifire zengin bir düşünme ve konuşma formasyonu, kelimeler, kavramlar ve sayılar boyunca yaşanan muhteşem ahenk; mutlak fikrin gölgesinde bir ideolojinin ruhiyatıyla bezeli bir aksiyonla dolu dolu eserler. Anlamıyoruz diyenlere; kaç kelimeyle düşünüyorsun, dön bir bakıver!

Dönelim başa, Kültür Sömürgeciliğine. Hâdisenin vahametini görüyor musunuz? Peki, bu hâle nasıl gelindi?

Devrimler!.. Niçin devirdiği meçhul devrimler!.. Kimi ve neyi devirdiği malûm devrimler!..

Lisanımıza ilk darbe, “Harf Devrimi” ile gelmedi. İlk darbe matbaanın ülkemize girmesiyle, gelişmesini ümid ettiğimiz mücerred fikir istidatlıların zuhur etmemesi yahut bu istikamette lisan hareketlerinin oluşmayıp, Batı’yı Şark bünyesinde eritici yüksek seciyeli kurtuluş reçetesi izi taşıyan eserlerin ortaya konulmaması ile geldi. Çok özel eserler vardı, çok nadide seçkin siyasî, tasavvufî, tarihî eserler. Ama beklenen, terkibe-tatbik fikre dair eserler verilmeyince iş bir müddet sonra Batılı eserleri çevirmeye veya taklidi eserler ortaya koymaya vardı. Çeviri işi büsbütün sakattı. Bilhassa Cumhuriyet dönemi ile birlikte aslına bağlı kalınmadan yapılan çeviriler “Türkçeleştirme manipülasyonu ile” uydurukça kelimelerle yapılınca Türk’ün bile anlamadığı bir “yabancı dil” ortaya çıktı. Anadolu insanını köklerinden koparmak isteyenler, sadece alfabeyi değiştirerek, kitabları kütübhanelerde esir ederek değil aynı zamanda konuşma dili hâlinde süregelen kelimeleri, sembolleri, mânâları da tahrif ederek, imha ederek değiştirmek istediler. Ne yazık ki yaptıkları birçok işte, kısmen de olsa başarılı oldular. Sonraki nesil öncekini anlamamaya, eski eserleri okuyamamaya başladı. Üstüne üstlük yabancılaşma -katliamlar, hapisler, sürgünler sebebiyle- öylesine hızlı ve seri oldu ki; yeni yetişen nesil “yepyeni bir nesil oldu” garip, köhne, ne Anadolulu denilebilir ne Batılı. İkisi de olmayan, olamayan bir faili meçhul tip, şekil. Tercümeler ve taklide dayanan eserlerin beklenen neticesi idi bu. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, bu hususa şöyle bir açıklama getirir: “Bir toplumdaki fertlerin ortaya koyduğu fikirler, o toplumun mensub olduğu medeniyet ve kültür ortamında yoğurulduğundan ve bu ortamda muhtelif toplumlarda farklı bulunduğundan, toplumdan topluma nakledilen fikirlerden fazla istifade edilemez. Bilhassa yabancı fikirlerin ithâl edildiği toplumun fertleri muayyen bir ilim kapasitesinden mahrum iseler, alınan fikirler o toplumun mahvına sebebiyet verir.” ()

Ve kelimeler, semboller; çağdaşlık, demokrasi, ilericilik, gericilik, yobazlık, medeni toplum, küresel dünya, teknik ilerleme, bilimsellik, çağın gereği, modernlik falan filan.  Birileri bilerek yahut bilmeyerek bu kelimelere ve bu kelimelere yüklenmiş mânâlara müptela bir şekilde harıl harıl kullanıyor ve savunuyor. Oysa bu kelimeler kültür emperyalizminin-kültür sömürgeciliğinin yaldızlı adıdır. Bu müptelalık ise sömürgeli olmanın dayanılmaz hafifliğidir.

Sörgeleşen Yaşam Biçimimiz

“Kurtuluş savaşıyla kurtardıklarımız / birlik oldu birlikte savaştıklarımızla”(S.M) Ve gücü ele geçirince önce vatanımızı çalmak istediler; sonra lisanımızı, ardından tarihimizi, giyimimizi, hukukumuzu, dünümüzü, bugünümüzü ve yarınımızı. Ne varsa bize ait ve ne varsa bizi diri tutan, her şeyimizi çalmak istediler. Bunu kimi zaman silahla yaptılar, kimi zaman zorbalıkla, kimi zaman uygarlaşma, modernleşme vb. kılıflarla. Köklerimizle bağlarımızı koparmak istediler. Çünkü köklerimizle ilgimiz kalmazsa “nidüğü belirsiz” topluluklar; fikirsiz, ideolojisiz, tarihsiz nesiller olacaktık. Kolay lokmalar halinde yutulacak, öldürülmeyecek ama süründürülecek; gönüllü işçiler halinde efendisine hizmet eden, kendini inkâr ve red eden köleler olacaktık. Tam başarılı olmadılarsa da, açtıkları gediklerden sızan zehirden şimdilerde bocalıyoruz. Sağa sola yalpalayan sarhoşlar gibiyiz. Dik durmaya çalışıyoruz. Bizi dik tutanlara eğri baktığımız için gerçeği-hakikati göremiyoruz.

Şehirlerimiz gitti; mimarisi, estetiği, sokağı, binası, mahalle kültürü, pazar ve ticaret ahlakı, yerini Batı’nın üçüncü sınıf şehirlerine “terkedilmiş gettolarına-banliyölerine” benzeyen beton yığınlarına bıraktı. Oysa daha düne kadar şehir, bir sanat galerisi gibi idi. Sokaklarından evlerine, kalelerinden kervansaraylarına, iç mimarisinden dış mimarisine kadar, en küçük yerleşim yerleri bile kendi çapında estetik bir zevk ve özellik taşıyordu. Şimdi, kelimeler gibi imajlarda kayboldu; hisler gibi aklî olanda yitti. Mimarilik, inşaatçılığa döndü ve devasa şehirler birer şantiye görüntüsü vermeye başladı; cam ve çelikten ruhsuz gökdelenler, toprağın nefes almasını zorlaştıran petrol etkileşimli asfaltlar ve Büyük Doğu Mimarı’nın benzetişi ile kibrit kutusunu hatırlatan apartmanlar. Şehir kültürü ölmüş; medeni olması icab eden şehirli fabrika, işyeri ve lokantalar arasında tükenen, insan olmuş. Usta Mimar Turgut Cansever’e kulak verirsek meselenin ehemmiyet daha iyi anlaşılır. Cansever diyor: “Sefalet mahallelerinde insanlar, havası kirlenmiş, yeşillikten kopartılmış ve tabiattan yoksun, bütün kültür değerleri yok edilmiş, kirletilmiş, maalesef şehir alanlarında biçimsiz böcekler gibi yaşamaya mahkûm edilmiştir.

Bu kültürel kirlenmenin, bu varlığın bilincinden kopartılmış ve dolayısıyla dünyaya, varlığa, çevresine, topluma ve geleceğe karşı sorumsuzlaşmış olmanın bedeli son derecede ağır bir şekilde ödenmeye başlanmıştır.”()

Giyimimiz değişti. Sadece bizim mi? Dünya’nın neredeyse % 70’i benzer elbise giyiyor. Markalar ve bağlı oldukları şirketler nasıl bir anlayışa-idrake sahipse, milyonlarca insanda benzer renk, model ve giyim tarzına sahip. Ev döşemeleri, televizyon, telefon, beyaz eşya, oturma grupları, perdeler, yiyecekler ve içecekler, neredeyse dünyanın % 70’i benzer evlerde, benzer şeyleri yiyerek, benzer markaları tüketerek, benzer film ve sinemaları seyrederek, benzer müzik ve resimlerden hoşlanarak hayatlarını sürdürmekte. Aynı şeylere gülmeye, ağlamaya, aynı figürleri sergilemekte bir beis görmemektedir. Oysa gelişim ve üretim, çeşidin bir nevi anlayışın çok ve sürekli zenginleşen bir yapıya, aksiyona sahib olmasıyla artar ve çoğalır. Böylesi bir durum emperyalist-sömürgeci odakların işine gelmeyeceği için yok etmeye ve sönük-silik tutmaya gayret ederler.

Sinema, televizyon, müzik gibi telkin gücü yüksek vasıtaları kullanarak dünyayı “küçük bir köy” hâline sokan Küresel Sermaye grubları, kimi bölgelerde onlarca devletten daha güçlü bir irade, yaptırım gücü ve sermeye birikimine sahibtir. Bunun tabii neticesi olarak Kültürel Sömürgecilik engellenemez bir duruş sergiler. Gücünü bir çeşit marka algısı ile hipnozlanmış beyinlerden alan emperyalist sermaye grubları, bu hipnozun sürekli olmasını sağlamak için hep yeniden üretmek ve medyayı sınırsız kullanmak zorundadır. Çünkü en küçük boşlukta, hedef kitle olarak seçtiği sömürge ülkeleri, kendi üretim ve tüketimini gerçekleştirecektir.

Kültür Sömürgeciliğinin en önemli sacayaklarından birisi de; Kültür Endüstrisi’dir. Kültür endüstrisi; popüler kültürü, yani radyo, televizyon, kitap, magazin ve gazeteleri, popüler müziği meydana getiren tüm faaliyet ve düzenlemelerle, kültürel organizasyonları kapsarken aynı zamanda kültürün standartlaşmasını dile getirmek için kullanılan genel terimdir. Adorno tarafından bolca kullanılan bu terim, insanı hedef alırken onları bir hesab kitab nesnesine, kültürel makinenin sıradan bir dişli veya eklentisine indirger. Böyle bir durumda insan, insan olmaktan çıkar; endüstriyel bir objeye-nesneye döner. Nihayetinde Frankfurt Okulu düşünürleri, bu sebepten dolayı, kültür endüstrisinin öncelikli amacının, kişinin kapitalizmi benimsemesini kolaylaştırmak olduğunu öne sürmüşlerdir. Haksızda sayılmazlar.

resel Hollywood adlı eserin arka kapağında, Hintli yazar Baburo Patel’e ait bir ifade var. O ifade, Kültür Endüstrisi’nin emperyalizmle olan ortaklığını bütün çıplaklığı ile göstermektedir. Eserden; “Hollywood, dünyadaki ABD’nin en güçlü silahı ile 400 milyonluk halkın böylesine kültürel olarak döllenmesi işini üstlendi. Film üstüne filmler, iki savaş boyunca Hindistan’a gönderildi. Filmler bize rumba ve samba yapmayı öğretti. Filmler bize kumrular gibi sevişmeyi ve kur yapmayı öğretti. Filmler bize öldürmeyi ve çalmayı öğretti; filmler bize ‘Hi’ ve ‘Gee’ (merhaba ve hay Allah anlamlarına gelir) demeyi, onlar gibi çığlık atmayı öğretti. Filmler bize şeytanlığı ve boşanmayı öğretti ve filmler bizi neşelik/canlılık kokan yerlere ve içki âlemlerine götürdü…

Hollywood bizim yiyeceklerimizin, suyumuzun, havamızın, sanatımızın, kültürümüzün, geleneklerimizin, felsefemizin, hayat ve insan ilişkilerimizin etkisini bozdu. Hollywood’un dokunduğu ne varsa o kirlenmiştir. Amerikalıların bin bir günahı pek çok Hintli modaya dönüştü. İşte eğlence yoluyla, bize öğrettikleri ‘Amerikan yaşam tarzı’. Sayısı sınırlı birkaç tane iyi filmle, bize bin bir tane çürümüş kokmuş filmleri gösterdiler.”()

Tek Çıkar Yol; Kültür İnkılâbı

Afrikalı mazlum insanların deyişiyle “Beyaz adam” toprağımızı kirletti, ruhumuzu kirletti, kültürümüzü yağmaladı, şehirlerimizi harabeye çevirdi. İki farklı kabilenin bile yan yana yaşamasına müsaade etmedi. Fitne ve şiddet dilini her daim kullandı. Kendi dışındaki topraklara kan ve gözyaşı taşıdı, ölüm ve tecavüz götürdü. Kitlelerin birbirini kırmasından doyumsuz bir zevk aldı. Modernleşme adı altında onların dilini değiştirdi; eğitim anlayışını, geleneksel yapısını, yönetim biçimini, oturma kalkma şeklinde tezahür eden adab-ı muaşeret kanunlarını bile değiştirdi. Bunun karşılığında bir şey de vermediler. Ve Jomo Kenyatta’ya, hepimizin bildiği o meşhur sözü, mahkemede söylemek zorunda bıraktılar: “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi.”

Bütün bu anlatılanlardan sonra yapılması gereken belli; fikri ve inancı şube şube ocaklaştırmak. En küçük yerleşim yerinden en büyük metropollere kadar, okumayan, üretmeyen tek bir fert bırakmamak. Eğitime doğrudan müdahale etmek ve genci, bilhassa öğrenciyi, hiçbir grub, kişi ve eğitimcinin insafına bırakmadan bu şubenin-faaliyetin bir parçası yapmak. Batı endeksli öğrencileri, derecelendirme ve kategorileştirme plan ve programlarından vazgeçip, olması gereken idealin peşinde şartları en üst seviyeden zorlayıp, büyük istidatların yetişmesine sebeb olacak kapıyı aralamak ve açmak. Kesinlikle malayaniliğe, serkeşliğe, yapmadan yapmış görünme üçkâğıtçılığına meydan vermemek. Bu çerçevede akıl yürütenleri, iş ve fikir üretmeyip dedikodu ve fırsatçılık üzerinden insanları tembelliğe itenleri, büyük bir cinayet işlemiş katil gibi muameleye tabi tutup, ne kamuda ne de cemiyette barındırmamalı. Nihayetinde varılacak nokta; yedirilecek yüksek kaliteli fikirle zuhur edecek nesli gözlemek ve beklemek.

 

Kaynak : Furkan Dergisi 56. Nüsha

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder