19 Mayis 2012 Cumartesi - 02:33:35
İbda'yı Anlamaya (Çalışmaya) Nereden Başlamalı? Print E-mail
Monday, 14 December 2009 10:12
İBDA'YI ANLAMAYA (ÇALIŞMAYA) NEREDEN BAŞLAMALI?

Hayreddin Soykan

This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it   

Başlığımızda yeralan sorunun, belki de kısacık bir cevabı var: En başından! "En başından", ama nasıl; işte okumakta olduğunuz "deneme"nin konusu da bu.

Başlığımızdaki sorunun muazzam şümûlü, giriftliği ve zorluğu dikkate alınırsa, bizi bekleyen müşkül takdir edilecektir. Nitekim, verilebilecek muhtemel cevablardan yalnızca birini, belki de en iddiasız olanını takdime çalışacağız az sonra. Sayısız yoldan yaklaşılabilecek, sayısız bakış açısından cevabı aranabilecek bir meseledir çünkü önümüzdeki. Bizim böyle bir soruya cevab arama isteği duyuşumuzsa, geçmişte çoğumuzun hissettiği bir ihtiyacı şu ân aynen hisseden birçok insanın bulunduğunu müşahede etmemize, üstelik bir kısmının bu soruyu cevablandırmamızı bizzat taleb etmesine dayanıyor. Cevabımızın cevabların en tamı ve güzeli olmayacağını şimdiden bilsek ve itiraf etsek bile, yine de elimizden gelen en işe yarar cevabın verilmesi borcu bizi bekliyor.

Ezcümle, bir yandan vazife hissiyatıyla, diğer yandan acziyet itirafıyla, ancak asıl bu vesileyle bir fikir cennetine belki ilk kez ayak basabilecek dostların duyacağı sevincin hayâliyle, böylesi cüret belirten bir teşebbüse davranıyoruz. 

İslâmı "Anlamak" Değil, İslâma Muhatab "Anlayış"

"Anlamak" ibaresinden başlayalım dilerseniz.

"Anlamak" şayet akılla kuşatıp kavramak demekse, bunun İBDA bahsinde mümkün olamayacağını peşinen arzetmek durumundayız.

Bizlerin İBDA Külliyatı sayesinde belki ilk âşinâ olduğumuz inceliklerden biri de şudur ki, "akıl", karşısına çıkan hemen her şeyi kendi dar kalıblarına, meselâ "tek bir esasa", tek bir kanuna, tek bir sebebe, tek bir şarta, tek bir çerçeveye sığdırmaya ve irca etmeye çalışır. Adama göre elbise biçmek yerine, elinde mevcud elbiseye göre adamı budamaya, o daracık elbiseye adamı sokmaya çalışır. Tüm bu kesip biçmelerden sonra çoğunlukla "kuşa döndürdüğü" hakikate bakıp, "Hah, şimdi anladım" der çıkar.

Oysa İBDA'nın bize öğrettiği, meâlen, hakikatlerin "Allahın tecellisi" olduğudur. Sonsuz bir "Birliğin-Vahdetin" idrakımıza akseden tezahürlerinden birer tezahür olduğudur. Böyle bakıldığında, "Allahın tecellisi" olan ve görünüşe çıktığı zaman ve zeminin sınırlı çerçevesinin gerisinde sonsuz bir hikmet ummanı saklayan bir hakikat, bir diğer ifadeyle, uçsuz bucaksız mânâ denizinden idrak aynamıza damlayan bu katre, olanca dipsizliğiyle kendi kıt ve sığ idrakımıza sığabilecek yahud sığdırılabilecek olan değil, belki ancak bize dönük yönü, sezgimize hitab eden veçhesi ve aklımıza sığdırabildiğimiz kadarı yahud tarafıyla idrakımıza hitab edendir. Bu mânâda, "hakikatler" dediğimiz, sonsuz ve aslıyla "Bir" hakikatten devşirdiğimiz birer "pay" veya "hisse"dir sadece.  

Bunun gibi, bildik okyanuslara kıyasla sonsuz büyüklükte bir okyanus tahayyül etmeye çalışırsak, o muazzam deryadan kiminin bir zerre, kiminin bir damla, kiminin bir kaşık, kiminin bir avuç, kiminin bir bardak, kimilerinin de kademe kademe daha fazlasını alması, fakat hiçbirinin o okyanusu tamamen görememesi, kuşatamaması, yani bu meyanda "anlayamaması" gibidir sanki "SONSUZ HAKİKAT" KARŞISINDAKİ MEVKİİMİZ. Kim ki avucundaki su zerresini bize gösterip "işte okyanus budur ve bundan ibarettir" der, işte ona deriz hepimiz ahmak diye. Halbuki, okyanustan miniminnacık bir "parça", bir "zerre", bir "iz", bir "haberci", bir "delil"dir o yalnızca, okyanus "bütün"ünün kendisi değildir asla.

Aynı çizgide, güneşi olanca azamet ve mahiyetiyle bizzat göremeyip de, onun baş gözümüze, tabiata, gezegenlere, gök cisimlerine, denizlere, camlara, aynalara, âletlere yansıyan "akisleri"ni idrak edişimiz de herhâlde bunun gibidir. Akla kalsa, selîm akla değil de vehme kalsa, işte şu, gözüme, denize, teleskoba, taşa toprağa akseden şeyden ibarettir güneş, oralarda nasıl görünüyorsa aynen öyle birşeydir güneş, diyecektir. Oralarda görünenin güneşin bizzat kendisi değil de, o zeminlere yansıyan ve tek tek o zeminlerin hususiyetlerine göre farklı farklı tezahür eden "akisleri" olduğunu, içten içe teslim etmek istemeyecektir. Kuşatabildiğini "var", kuşatamadığını "yok" veya "boş" sanan VEHİM...

Demek ki bize düşen, "bütün"ü kuşatıp "anlamak" yahud anladığını iddia etmek değil, zaten mümkün de değil, kuşatılamaz olan "bütün"ün idrakımıza akseden işte o "parça"sını, yani "bütün"e dair idrakımıza düşen o "hisse"yi takdim anlamında, sahih bir "anlayış" göstermektir. Ancak "iman"la bağ kurulabilir o sonsuz ve sınırsız "bütün"e, o aklın yahud vehmin görebildiği sınırlı "akis" veya "zerre"yi ircâ edebilmektir. Madem ki o "bütün" bizim için bir "sır"dır, o hâlde kendisini çevreleyen "duvarlara-sınırlara" toslayacağı belli aklî muhakeme telâşeleriyle değil, "sır"ra yaraşır ve "sır"ra ulaşır bir "SIR İDRAKI" ile KÖPRÜ kurabilmektir. Başın en başında, "zannımızı" itiraf etmektir. Tüm bunları söylemekten muradımız olan bahse kıvrılırsak şayet; akıl nezdinde "kuşatılamaz" azametini hiçbir şeyle mukayese edemeyeceğimiz "İslâm"ı anlamak bahsi, artık anlaşılıyor ki, bundan sonra, daha doğru bir ifade hâlinde "İslâma muhatab anlayış" veya "sır idrakı" meselesi olarak telaffuz edilmeli, ancak bu çerçevede ortaya konulmalı, sorular ve cevablar yalnızca buna göre değerlendirilmelidir.

Şu hâlde, bizim için İslâm bir "umman", İBDA ise bu ummandan halkın istifadesi için tesisatlandırılmış bir "cansuyu" meâlincedir; ummandan halka inen, halktan ummana yükselen dinamik bir "fikir sistemi"dir. Yine, bizim için İslâm bir güneş, İBDA o güneşi en güzel aksettiren, o "mânâ ışığı"nı olanca berraklığıyla halkın üstüne ve kalblerine düşüren bir "ay" yahud "ayna" gibidir; "yenilenen bir göz" ki, ferd ferd her insanın kalbini berrak bir "ayna" kılma idealini "devlet" çapında teşkilatlandırma, bunun ferd ve toplum nizamını kurma gayesi güdendir. İBDA daha neler ve nelerdir ki, acemice tesbitlerimizin aslı, esası ve gerisi İBDA Külliyatındadır. Kırık dökük, eksik gedik teşbihlerimizi bir tarafa bırakalım da, "İBDA misyonu" neye dairdir, asıl Üstad Necib Fazıl'ın "İBDA KADROSU"na "ithaf"ından, "İdeolocya Örgüsü" adlı şaheserinden gösterelim: 

"İslâmı Yenilemek"

* İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.

* Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi... Aynayı yenilemek.

* Güneş yenilenemez, göz yenilenir.

* İslâm, başı ve sonu olmayan ebedi yeninin ismi... O'na her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır" hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.

* Dâvâ işte bu mânada İslâm'ın yeni neslini yuğurmakta...

* İslâm'ın en yeni, değiştirilmez ve örnek nesli, Resûl eliyle yuğurulan sahabiler...

* Sahabilerin ardında "Tabi"ler bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dava içtimai planda zaafa uğramış ve büyük ferdi zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçilememiştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış planda kalmanın neticesi olarak ilâhî hikmet aşikâr...

* Emevî ve Abbasî devrelerini takip ederek Türk'ün eline geçen İslâmî devlet livası, 600 küsur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığırına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.

* O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar, İslâm'dan tiksinmenin fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.

* İslâmı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvâzaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş; ve olduğu gibi bir İslâm yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslâm'a kapı açmaya bakılmıştır.

* Reformcu, İslâm'ı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, kendi şahsî nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından, İslâm'a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslâm'ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır: Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasibsiz reformcu... Yani ruhu, kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkâr eden ve ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...

* İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye'de düzelirse her yerde sağlığa kuvuşabileceğine ait İlâhî bir ihtar...

* İslâmı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felâketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mükellef...

* Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir.

* Dört büyük halifenin sırasıyla şiarları olan merhamet, celadet, edeb ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmı yenileme davasını çözümlemeye güçlü nesilden, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet..."

İBDA'ya Muhatab "Anlayış"

İBDA, İslâma nazaran bir "ay" ise de, onda mündemiç hakikatlere nüfûz borcu bakımından, bizim için bir "fikir güneşi" değer ve niteliğindedir. Demek ki, dar aklî kalıblarımıza sığdırdığımız iddiasıyla ortaya çıkıp, "İBDA tamamen şudur" diyemeyiz; aksine, "bu güneşten idrak aynama aksedenler şunlardır" diyebiliriz.

"İslâma muhatab anlayışın yenilenmesi" dâvâsının sözkonusu olduğu yerde, bu "yenilenme"nin kendi muhatablarında da (yani "İBDA'ya muhatab" olan bizlerde de) hep bir tekâmül, yenilenme ve yeniden davranışa geçmeyi davet ettiği bellidir. Kulluk borcu, ferdîdir çünkü; İslâma bakan göz olarak kendi "anlayışını yenilemek" ve yenilenen idrakının "gereğini yapmak" yani.

Öyleyse, İBDA'yı da "anlayıp" zihninin bir köşesine koyma imkân ve ihtimali yoktur. Böyle bir iddiayla çıkmak yerine, İBDA rehberliğinde bir ömür İslâm'dan "pay" almak, "hisse" devşirmek, bir deyişle, bitmez tükenmez sonsuz bir hazineden (nasib, samimiyet ve kapasitemiz mikyasınca) zerre zerre, damla damla, avuç avuç hikmetler, cevherler ve mücevherler çıkartıp "zenginleşmek" vardır. Buysa, İBDA'nın, bizler için, İslâm'ın sonsuz hazinelerine uzanabilmede bir "rehber", bir "örnek", bir "ayna", bir "esas", bir "usûl", bir "âlet", bir "plan", bir "program", bir "strateji", bir "dil", bir "diyalektik", artık bu çizgide ne varsa "hepsi" olduğuna; demek ki, "anlamak" gibi statik değil, "anlayış" gibi dinamik bir mânâ belirttiğine işarettir.

Kısacası İBDA, "anlamak" dairesinde "alıp bir kenara koyuş"a değil, derinliğine ve genişliğine doğru her fikrî ve fiilî meselede, bir ömür sürecek daimi bir "alışveriş"e delâlet etmektedir. İBDA'ya bu "anlayış"la biraz daha nüfûz, "ayna"sı olduğu İslâm'a biraz daha nüfûz demek olacaktır ki, bu bakımdan o, son nefese dek sürecek bir kulluk borcunun ifâsı kıymet ve keyfiyeti belirtecektir; Allah'ı bilme ve bildiğiyle amel etme borcunun ifâsı...

Artık anlaşılsa gerektir ki, mesele, "bizim takım" meselesi değil, İslâm'a "olanca saffetiyle" biraz daha nüfûz, bu yolla İslâm'ın bizlerden taleb ettiğinin "olanca haşmetiyle" tarafımızdan icrâsı meselesidir. Madem ki İslâm bir "dünya nizamı"dır, o hâlde bu nizâmın dünya üzerinde "tesis"i meselesidir. Ve yine bir başka veçhesiyle İBDA, işte bu "dünya nizamı"nın Anadolu topraklarından başlayarak kuruluşunun "siyaset"i ve bu siyasetin hedeflediği "devlet ve toplum ideali"ne remzdir.

Büyük Doğu-İBDA'nın "Kökler"den aldığı "kesintisiz" cansuyuyla örgüleştirdiği bu "devlet ve toplum ideali", geçmişten yığılarak gelip bugün Kafdağı çapına ulaşan ihtiyaçlar yanında, yarının muhtemel ihtiyaçlarına da cevab teşkil edici, daha doğrusu "kendisindeki ipuçlarından hareketle" cevabın bünyesinde aranacağı dinamik bir "icad" ve "model"dir aynı zamanda. Yani, sahasında ilk, tek ve benzersiz bir "anlayış yolu" ve "devlet ve toplum modeli" olması yanında, yine bu "anlayış" ve "model"in hayata geçirilişinin kanlı canlı mücadelesidir; İslâmı hayata tatbik etme ve dünyaya hâkim kılma mücadelesi... Küfür rejiminde yahud küfrün dünya hakimiyeti altında bir oturaklık yer kapma, küfürle iktidarı paylaşma veya küfrün iktidarına hizmetçilik yapma mücadelesi değil yani.

İBDA'nın burada bir zerre mikyasınca, gücümüz ancak buna yettiği için sadece kapasitemiz ve kabiliyetimiz kadarınca temas etmeye çalıştığımız mânâlarıyla beraber, asıl temas edemediğimiz diğer zengin ve hududsuz mânâlarının mahiyet ve şümûlünü "hakikatiyle" takibi Külliyat'a havale ederek, mevzuu bu çalışmanın muradına doğru daraltabiliriz:

Evet, tüm bunlarla eksik gedik söylemeye çalıştığımız incelik şudur ki, İBDA, hem Hakkı ve hükümlerini lâyıkıyla bilme, hem Hakkın hükümlerini tatbik, hem de böylelikle Hakkın hakimiyetini tesis yolu ve mihrakıdır; "bilme" ve "yapma"yı bünyesinde birleştiren mihrak, "İslâmî" vasıfta "yapabilme"nin yolunu gösteren mihrak, bu borcu ifâ yolunu tek tek her Müslümana gösteren ve öğreten mihrak. Bir diğer ifadeyle, İslâm'ı "tatbik sistemi"; yine, İslâm esasına ve hakimiyetine götüren "vasıta" sistem; kısaca, "tatbik-vasıta sistem"dir İBDA. Bir diğer ifadeyle, birilerinin görmek istediği gibi, "aksiyon"dan kopuk "sırf fikrî" bir yol ve model değil. Yine aynı birilerinin göstermek istediği yahud başka bazılarının zannettiği gibi, derinliğine "fikir"den kopuk "sırf fiilî" bir mücadele teşkilatı da değil. Ezcümle, ne kuru fikir ne kuru hareket; aksine, kanlı canlı bir "fikir ve aksiyon mihrakı"dır İBDA.

Artık bitirirken, buraya kadar acemice de olsa söylenmeye çalışılanlardan İBDA'nın niçin kıymette "biricik" ve ehemmiyette "öncelikli" olduğunu hâlâ çıkaramamış olanlar varsa, elbette mümkündür ve anlatamama kabahati bizimdir, bu dostlara da bir kıymetli gönüldaşın "misâl"i yardımıyla seslenelim:

"İBDA, kızının hoppa bir fahişe, oğlunun ayyaş bir ibne olmayacağı, istese de alenen olamayacağı, yeltense de cebren oldurulmayacağı, aslında bunlara meyil doğurtan teşvikçi bir ortamı asla bulamayacağı bir hayat nizamını, yani YAŞANMAYA DEĞER BİR HAYATI devletleştirmek için var!"

Biz de âcizâne şunu ekleyebiliriz:

"İBDA, kabirde ve ahirette nelerden hesaba çekileceksek, işte tam da onların cevabını hazırlayıcı; Müslümanları içli-dışlı küfrün yahud irtidadın kuyruğunda bir kukla ve hizmetçi olarak yaşamaktan, Müslüman gibi inanıp kâfir gibi hayat sürmekten kurtarıcı bir ülke ve dünya hakimmiyeti için var!"

Sahih bir "anlayış"la İBDA'yı anlamaya (çalışmaya), "en başta" buradan başlanabilir bizce.

 

Furkan Dergisi, Aralık 2009            
 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • Create an account
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    We have 66 guests online