Ekrem Sağıroğlu - Hayatımda kayda değer birşey yoktur. Kendimi bildikten sonra, içimde yaşadığım fırtınalar elbette sadece benim için önemlidir ve bana ait şeylerdir. Bu konuda söylenecek söz şudur: İnsanı biraz da acılar ve çileler olgunlaştırır. Acı, çile -fakat ulvî çile- ve ızdırap insanı hamlıktan kurtarır.
Bu içsel olgular dışında, dünyada kalış süremiz olan hayata gelince... Zannediyorum insanın kayda değer ve anılmaya layık hayatı, 'yaşanmaya değer hayatı' bulmuş olarak yaşadığı hayattır. Yani hem kendisi için hem de toplum için, bir müslüman olarak İslâm adına yaptıklarıdır. Başka bir ifadeyle, geriye bıraktıkları ve böylece de ileriye, öbür tarafa gönderdikleridir. Ebedi hayat kaygısı olmadan yaşayanların hayatı ise bir bitki, bir böcek, yani herhangi bir canlı gibi yok olup giden biyolojik bir canlılıktan ibarettir.
Aklımı bilip, gözümü dünyaya açtığımdan beri, hep bu arzu ile, yani 'daha iyi müslüman olabilme' arzusu ve hasreti içinde yaşadım. Fakat buna tam muvaffak olduğumu söyleyemem. Galiba bu biraz da nasip meselesi... Cenab-ı Hak buyuruyor: “Bu Allah'ın fazlıdır ki, isteyene ve istediğine verir: Zâlike fadlullâhi yü'tihi men yeşâü'” Allah-ü Zü'l-Celâl, bizleri bu manevi nimetten nasipdar eylesin...
Evet, o sizin öğrenmek istediğiniz hayata gelince... 1943 Erzincan Refahiye doğumluyum. Babam küçük bir esnaftı. Âlim değil, fakat malumatlı ve ârif bir kimse idi. İlk öğrenimim köy şartlarında geçti. Sonra babam beni hafızlığa başlattı. Çok şükür, zor şartlar altında bunu başardık. O zaman Kemah müftüsü olan Lütfi Doğan hocadan ders alırken, bize Kayseri İmam-Hatip okulunu hatırlattı ve gitmemi teklif etti. Babamın da bundan haberdar olmasıyla 1959 yılında oraya kaydoldum. Şimdi ilahiyat olan olan Yüksek İslam Enstitüsü'nü de orada okudum. Fakat sadece mektep dersleriyle yetinmedim. Kayseri'nin yetkin müderris hocalarından, birkaç arkadaşla dersler aldım, Arapça okudum.
Ayrıca müthiş bir kitap okuma şevkim vardı. Okul kütüphanesi ve şehrin kütüphaneleri belli başlı mekânlarımdı. Raşid Efendi Kütüphanesi meşhurdur.
Yazı yazabildiğimi, kompozisyon yazılılarında anladım. Edebiyat hocam Sabit Hashalıcı da teşvik etti. Ve yazı hayatım da lise bir yıllarında, küçük denemeler ve makaleler ile başladı. Kayseri'nin mahalli gazetelerinde yazılarım çıkardı. Yazı konusunda, şimdi İlahiyatta profesör olan İsmail Lütfi Çakan Bey'le beraber hareket ederdik.
Sonra 1970 itibariyle esas resmi vazife dönemim başladı. 8 sene müftülükten sonra Milli Eğitime geçtim. Müftülükte çok faydalı olamayacağımı anladım. Eskişehir ve İstanbul Bakırköy İmam-Hatip Liselerinde vazife yaptım.
Asıl kitap çalışmalarım 1981'de, o zaman ki ihtilâlin başı olan Kenan Evren'in bir konuşması üzerine başladı. 'Bilgiden Tevhide Yükseliş' kitabım ona bir tepki olarak günyüzüne çıktı. 1985'te iki kitabım yayınlandı. Birisi 'Çağdaş Dünya ve İslam.' Tekrar basılmadı. 1999'dan itibaren hemen her yıl bir kitabım yayınlandı. Kitap çalışmalarım halen devam etmektedir. Fakat birbuçuk sene kadar önce başlayan hastalığım sebebiyle çalışma randımanım düştü. Buna rağmen, çok şükür ki, önceden başlanmış ve epeyce ilerlemiş olan iki kitabımı bitirdim. Birisi Temmuz ayında yayınlanan Hasan-ı Basrî... Hz. Osman Radıyallahü Anh'ın hayatı ise dizgide...
F - Sizin İmam-ı Rabbani hakkında bir eseriniz var. Bildiğimiz kadarıyla bu kitap İmam-ı Rabbani'nin biyografisi hakkında yazılmış ilk te'lif eser. Sizce İmam-ı Rabbani niçin önemli bir şahsiyettir? Ve O'nun devrimci yönü hakkında neler söylersiniz?
E.S. - İmam-ı Rabbani'yi tanımam lise yıllarına dayanır. Merhum Necip Fazıl, Büyük Doğu dergilerinde Mektubat-ı Rabbani'den sadeleştirilmiş mektuplar yayınlıyordu. Büyük Doğu dergisindeki farklılık gibi, o mektuplardaki farklılığı da sezdim. Daha sonraki yıllarda Mektubat'ı düzenli bir şekilde okumaya başladım. Önce bir defter tuttum, bazı notlar aldım. Sonra gittikçe iş büyüdü ve kendi kendime 'bu mektuplar ve Mektubat'ın sahibi mutlaka insanlara tanıtılmalıdır' diye düşündüm ve bir kitap yapmaya çalıştım. İlk çalışmam, Seha Neşriyat'ta, 250 sayfa kadar kitap olarak 1985'te yayınlandı. O zaman yayın dünyasından habersiz ve acemi idik. Yayınevi bana haber vermeden yıllarca basıp satmış. Sonra ben de onlardan yayın hakkını aldım. Kitap üzerinde yeniden çalışmaya başladım. Yeni kaynaklar buldum. Hem anlatım, hem de hacim bakımından geliştirdim ve genişlettim. Yasin Yayınevi sahibi muhterem Erdem Eren Bey'in teklifiyle orada 2000 yılında her bakımdan güzel bir şekil ile yayınlandı. Bu yıl ise, tekrar yenilenmiş ve geliştirilmiş şekliyle çıktı. Öncekine göre çok daha ileri bir seviyede... Bu vesile ile Yasin Yayınevi sahibi Erdem Eren'e de sevgilerimi sunuyorum, hiçbir masraftan kaçınmadan kitapları şeklen mükemmel bir şekilde yayınlıyor.
İmam-ı Rabbani'nin önemi şuradan gelmektedir:
Hem müteşerri, muhakkik bir âlim, hem de bir tasavvuf adamıdır. Başka bir ifadeyle hem zâhir hem de bâtın âlimidir. Bu bakımdan ona 'sıla', birleştiren denilmiştir.
Nakşilik yolunu geliştirmiştir. Onun için onun yolu Nakşiliğin 'Müceddidiye Kolu' olarak anılmaktadır.
Çok katı bir küfür dönemini yaşamış ve o ilhad çığırına karşı hem direnmiş hem de mücadele etmiştir.
Bozulan tasavvufi düşünceyi düzeltmiştir.
Mektuplarıyla ve halifeleriyle, Hindistan bölgesini de aşan bir coğrafyada tesirli olmuştur. Hind hükümdarı Ekber Şah'ın, 51 yıllık hükümranlığı ile, küfür ve şirk yönetimini söküp, zillete düşürülen İslâm'ı ve müslümanları tekrar eski izzetine kavuşturmak için çalışmış ve bunda muvaffak olmuştur. Özellikle Ekber'in oğlu Selim Cihangir zamanında zindana atılmış, 2,5 yıllık hapis hayatından sonra serbest kaldığı gibi devleti İslâm'a dost hale getirmiştir.
Bunun için kendisine Müceddid-i Elf-i Sânî, İkinci Bin Yılın Müceddid'i ünvanı verilmiştir.
Tirmizi'de nakledilen bir hadis-i şerife göre Peygamberimiz: 'Allah-u Teâlâ, her yüz senede bir bu dini yenileyecek bir kimse gönderecektir' buyurmaktadır.
İmam-ı Rabbani ise bin yılın yenileyicisidir. Ve onun tesiri halen devam etmektedir. Onun Mektubat'ı Türkiye'de yıllardan beri bazı cemaatlerde ve Kur'an kurslarında sistemli bir şekilde okutulagelmiştir. Ama tabiî ki son durumları bilmiyorum.
F -Tasavvufi düşünce ile alakanız ne seviyededir ve nasıl başlamıştır?
E.S. - Tasavvufi düşünce ile alakam ilk gençlik/talebelik yıllarımda, fakat kitaplar seviyesinde, yani okuyarak başladı. İlk olarak okuduğum ve çok etkilendiğim kitap İmam-ı Gazâlî'nin İhyâ'sı oldu. Daha sonra Necip Fazıl'ın Halkadan Pırıltılar (şimdiki ismi Altın Silsile) isimli eseriyle, tasavvuf büyüklerinin fikirlerinin ne kadar çarpıcı olduğunu gördüm. İlk dönem âlimlerinden Hâris el-Muhâsibî'nin, Hasan-ı Basrî'nin... daha sonraki dönem büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadi, Beyazıd-ı Bestamî, İbrahim-i Ethem, İbn-i Arabi, Abdulkadir-i Geylânî.. ve bilhassa konumuzun esasını teşkil eden İmam-ı Rabbani'nin sözlerinin ve hallerinin etkisiyle adeta büyülendim. Onlara büyük bir hayranlık duydum ve sevgi besledim. Müslüman olunacaksa böyle olunacak dedim.
Anladım ki tasavvuf İslam'ın kalbi yönünün kuvvetlenmesi ve daha iyi yaşanması için gerekli olan, destekleyici ve teşvik edici bir eğitim yoludur. Şeriatın iyi yaşanması için bir vasıtadır. Ama gaye değil vasıtadır. İnsanı takva, ihsan ve ihlas derecesine yükselten bir ilim dalıdır. Fakat yine unutmayalım ki, tasavvufun uygulanması demek olan tarikatlar da ayrı bir din ve gâye değildir; İslam'ın iyi yaşanması için destekleyici bir unsurdur. Asıl gaye imanın kemâle ermesi, şeriatın emirlerinin kolayca ve içtenlikle edâ edilmesidir.
Yetişebildiğim ve yetişemediğim son devrin tasavvuf önderlerinin hepsine de saygı duydum ve sevgi besledim. Erzincanlı Abdurrahim Reyhan Efendi'nin sohbetlerine katıldım. Belki iyi bir mürid olamadım, fakat 'muhib' olabildiğimi zannediyorum.
F.- Üstad Necip Fazıl'la ve onun ekolünün de ismi olan Büyük Doğu ile olan alakanızdan bahseder misiniz? Üstad'la görüşmeniz oldu mu?
E.S-Önce kitapları ve dergisi ile tanıştım. Yıl 1961 veya 62 idi. Kayseri'de talebe idim. Çarşıda, el arabasında eski kitaplar satan birisi vardı. Birgün kitaplarına bakarken 'Cinnet Mustatili' (Sonradan Yılanlı Kuyudan oldu) isimli bir kitap dikkatimi çekti. Çok kötü bir baskısı vardı. Aldım ve bir günde okudum. Tabii ben o zaman Necip Fazıl diye bir isim duymamıştım. Okuyunca, bu kitabın yazarının çok farklı bir kişilik olduğunu anladım. Toptaşı cezaevindeki günlerini anlatıyordu. Çok çarpıcı idi. Sonra Büyük Doğu dergisini tanıdım. Ve ondan sonra tiryakisi olduk. Zaten Kayseri'de çok canlı bir bağlılar güruhu ve okuyucuları vardı.
İlk görüşüm Ankara garında oldu. Belki 1964 yılı idi. Bir vesile ile Ankara'ya gitmiştim. “Necip Fazıl gelecekmiş” dediler, ben de istasyonda bekledim. Sonra tiren geldi. Bir topluluk halinde yürüyorlardı. Önden karşıladım. O olduğunu tahmin ettiğim kişiye yöneldim, eline uzandım ve 'Necip Fazıl mı?' diye sordum. 'Evet, hâlâ tanımıyor musun?' dedi. Onun düşüncesine göre tanımakta geç kalmıştık. Grupla beraber Türk Ocağı'na gittik. Sohbetinde bulunduk. Konferanstan sonra bir odada veya evde yakın çevresiyle beraberlik olurdu, orada da bulundum defalarca.
Kayseri'ye konferansa çok geldi. Kendisini görüp dinledikten sonra da bir 'dâhi' ile, çok müstesna bir kişilikle karşı karşıya olduğumu anladım. Konferansları genellikle tiyatro veya sinema salonlarında olurdu. Hınca hınç dolardı. Caddeye kadar insanlar ayakta dinlerdi. Çıt çıkmazdı. Onun yüzünü, jest ve mimiklerini görmek de ayrı bir zevkti. O kadar cezbedici idi ki, düşmanları da dinlemeye gelirdi.
Büyük Doğu dergisinin de sevdalısı olduk. Cuma günlerini iple çekerdik. Ama uzun süre devam etmezdi. Ya kapatılırdı ya da sahibi olarak hapse girerdi.
Ankara'daki ve yakın şehirlerdeki konferanslarına da giderdik. 'Özlediğimiz Neslin Vasıfları', 'Sahte Kahramanlar', 'Yolumuz Halimiz Çaremiz', 'İman ve Aksiyon' bu konferanslardan bazıları idi. 'Ayasofya' isimli hitabesi de çok meşhurdur.
Denilebilir ki, fikir ve İslâmî şuur bakımından dünyaya gözümü onunla açtım. Sahte oluşları, yakın tarihin yalanlarını, dostu düşmanı onunla tanıdım. Daha önce de bahsettiğim gibi İmam-ı Rabbani dünyasına onunla girdim. Dergide yayınlardı ve methederdi. B.D. dergisi idarehanesinde de birkaç defa ziyaret ettim. O celâdetine rağmen, bağlılarına karşı çok samimi ve mütevazı bir insandı. Alelâde bir cümlesi yoktu, her sözü fikirdi. Mesela bir su, bir çay istemesi bile olağanüstü idi. Denilebilir ki, şimdi müslüman cephedeki aydın kesimden, yazar çizer ve mütefekkir nev'inden hemen herkes ondan etkilenmiş ve istifade etmiştir. Fakat hepsinin onu anladığı söylenemez. Sadece bazı mısralarını hoyratça kullanıyor ve harcıyorlar. Bazen de sadece esprilerine takılıp kalıyorlar. Onları bile sığlaştırıyorlar.
Ondan istifade edenler derken, özellikle Kayseri’den çıkan yazar, mütefekkir, profesör, belediye başkanı cinsinden ne kadar yetkin insan varsa hepsi ondan faydalanmıştır. Ayrıca, şimdi çok önemli mevkilerde bulunan devlet ve hükümet adamları da yıllarca onun yakınında bulunmuş ve takipçileri olmuşlardır.
İslâmî düşüncenin gelişmesine ve toplumun bilinçlenmesine çok katkısı olmuştur. Pek muhterem oğulları, vefatından sonra B.D. yayınlarını geliştirerek bütün eserlerini pek güzel bir şekilde yayınlamışlardır. Yayınlanacak daha eserleri vardır. Hepsi dikkatle okunmalıdır.
F - Sizce Büyük Doğu fikriyâtı hangi ihtiyacı karşılıyor?
E.S. - Önceki sorunun cevabında da az-çok belirtildiği gibi bütün sahte oluşları devirerek hakikilerini, yani İslâmî olanı ikame etmiştir. İslâm'dan başka kurtarıcı yol ve sistem olmadığı fikrini zihinlere nakşetmiştir. 'İyi bilmek lazımdır ki, âlemde tek doğru İslam'dır... ve bütün bir yanlışlar manzumesi ondan başka herşeydir!' sözü, meselenin özünü ortaya koymaktadır. Ayrıca çok müstesna bir dil, zengin bir kelime hazinesi, bir sanat ve edebiyatla karşılaşıyoruz onun eserlerinde. Şâhâne bir dil ve anlatım var. Eserlerde şer'î titizlik var. Şeriata aykırı tek bir cümle bulmak mümkün değil. Yoğun fikir yüklü eserler. Mesela Çöle İnen Nur, alelâde bir siyer kitabından çok farklı bir şey... Siyer bilgisi verirken, yorum getiriyor, Peygamber sevgisini aşılıyor. İdeolacya Örgüsü bir proje... İdeal bir yönetimin ilkelerini örgüleştiriyor.
Bütün bunlardan dolayı, denilebilir ki Necip Fazıl fikriyatıyla tanışmayan her münevverin ve müslümanın bir noksan tarafı vardır.
F - Yakında yayınlanacak ve halen üzerinizde çalıştığınız bir eseriniz var mı?
E.S. - Evet, yakında yayınlanacak Hz. Osman Radıyallahu Anh isimli eserimiz var; dizgide... Mizanpajı da yapılırsa zannediyorum Ekim sonunda teslim ederiz. Böylece dört halife dizimiz tamamlanmış oluyor. İkinci Ömer ve 5. râşid halife de denilen Ömer bin Abdulaziz isimli eserimizin de yenilenmesiyle beş kitaplık bir paket olur zannediyorum. Çok önem verdiğim ve yıllarca üzerinde durduğum bir kitabım da Elest yayınlarından çıkacak inşaallah. İsmi: 'Vade Tamam Olmadan...' Yani ömür bitmeden, zamanımız tükenmeden... başka bir ifadeyle vade tamam olmadan, insan ne yapabilecekse onu yapmalı. Bilindiği üzere ahirette iş ve amel imkanı yok. Daha doğrusu insan, öbür tarafa ne götürecekse göndermeli... Arkasında da birşeyler bırakmalı. Bunun için zamana hâkim olmalı. Ömrün kıymetini bilmeli. Sonunda 'Ömrüm eyvah!' diyeceği bir hayata dalmamalı. O kitapta bunu anlatmaya çalıştım.
Galiba ben de böyle diye diye ömrümün sonuna yaklaşıyorum. Zor bir hastalığa mübtela bulunuyorum, o kitapta 'çoğu insanın işi yarım kalır...' demiştim. 'Hây-ı hûyu ehl-i dünya bitmeden ömür biter' demiştim. Hani şoförler kamyonlarına 'ömür biter yol bitmez' diye yazarlar ya... Biz de öyle dedik. Çoğu kimsenin işi yarım kalır dedik. Fakat dünya işlerinin yarım kalmasının hiç önemi yok. Ahiret işleri zâyi edilmişse o fenâ! Çok şükür benim bitmeyen dünya işim yok. Ancak kalıcı işlerimi, özellikle yazı ve kitap işlerimi bitirmeye çalıştım.
Yıllar önce çıkmış bir kitabım vardı, onu yeniden yazdım, ilaveler yaptım, formatını ve dilini değiştirdim, yeniden kompoze ettim. 'Bilgiden İlme İlimden Hikmete' ismini verdim. Elest yayınevi sahibi sevgili İsmail Demirci bey benimsedi, bir engel olmazsa o da oradan çıkacak.
Yıllardan beri, 'Şeytan Kutusu' adıyla, televizyonu irdeleyen bir kitap yapmayı düşünüyordum. Fakat şimdi internet ve televizyon oyunları bağımlılığı onu da geçti, konunun alanı genişledi, dolayısıyla herhalde onu yazamayacağız.
Furkan Dergisi, Ekim 2007
Furkan'ın Notu: Merhum Ekrem Sağıroğlu, 12.01.2008 tarihinde evinde vefat etmiştir; el-Fatiha!..