19 Mayis 2012 Cumartesi - 01:40:58
Hayatları Yalan! طباعة إرسال إلى صديق
الثلاثاء, 27 ديسمبر 2011 15:06

 

 


 

Oğuz Alp Kaya

 

Diyorlar ki:

 

"- Bizimki yüz yıllık yalnızlık değil, yüz yıllık yalan. Osmanlı’nın çöküşü, imparatorluğun dağılması ile başlayan ulus-devlet kuruluş sürecinden bugüne, neredeyse yüz yıldır; sanal bir alemde, bir yalanlar dünyasında yaşıyoruz. Aslında, “yaşatılıyoruz” demeliydim, çünkü bunu biz seçmedik; en azından üç kuşak o yalanlar dünyasının içine doğduk; o dünyada yetiştik, eğitimimizi onun okullarında aldık; ahlâkımızı, değerlerimizi, fikirlerimizi bize sunulan afyonu yutarak oluşturduk. Farkına vardığımızda, “acaba mı?” dediğimizde, gerçeği bir kenarından aralayıp “hayır, bunlar yalan” diye isyan ettiğimizde kendimizi o dünyanın mahkemelerinde, hapishanelerinde, işkencehanelerinde, darağaçlarında, toplu mezarlarında bulduk. En hafifinden, işsiz güçsüz, yersiz yurtsuz, adsız ve dilsiz kaldık."

 

Bunları söyleyen "yüz yıllık" değil iki yüz yıllık yalanın doğurduklarından biri.

 

Geriye doğru gidersek de 500 yıllık bir arkaplanı olan "aşk ve vecd kaybının" getirdiği TEFESSÜHLEŞMENİN eseri...

 

Batılılaşmanın eseri!

 

Bu cümleleri de Batılılaşma’nın, Batıcı mantalitenin eseri olarak sarfettiğinden aslında "YABANCI GÖZÜN" gördükleri olsa gerek ama asla "YERLİ" değil!

 

Evet, "yalanlar dünyasında" doğdular hepimiz gibi, "o dünyada yetiştik, eğitimimizi onun okullarında aldık", bu da doğru ama yukarıdaki sözlerin sahibi HÂLÂ YABANCI; "ahlâkımızı, değerlerimizi, fikirlerimizi bize sunulan afyonu yutarak oluşturduk" derken ki “AFYON” vurgusu (“din, kitlelerin afyonudur”) HÂLÂ "YERLİ" olmamakda direnmenin, Batı(cı veya Batılı) mantalitesi ile şu topraklara baktığının kelimelerle gizlenmiş ifadesi, değil mi?

 

"Acaba dediğimizde" diyor yazar, "gerçeği bir kenarından aralayıp “hayır, bunlar yalan” diye isyan" ettiğinde/ettiklerinde kendilerini hapishanelere, işkencehanelerde, darağaçlarında, toplu mezarlarda veya "işşiz güçsüz sürgün"de bulduklarından bahsediyor...

 

Dümdüz baktığımızda dedikleri ne kadar da doğru değil mi?

 

12 Eylül'ün "şartları" gereği Avrupa'ya "çıkanlar" veya "çıkmışken yakalanıp orada kalanlar" yok mu, elbette var, bunlar mâlum, bu bir doğru ama, yazarın "hayır, bunlar yalan” diye isyan" noktası ne kadar doğru?

 

Yazar ve onun bakışını paylaşanların "bunlar yalan" dedikten sonra "doğru" niyetine sarıldıkları yer SOSYALİZM! Onun buradaki yansımaları arasında da "güleryüzlü sosyalizm"!

 

Yani Türkiye İşçi Partisi safları! (ardından da TKP!)

 

Ama yazarın hakkını vermek gerekiyor, ne diyordu, "gerçeği bir kenarından aralayıp “hayır, bunlar yalan” diye isyan"; bu da doğru, tartışmasına girmeye gerek yok, elbetteki sosyalizmin "doğru" tarafları vardır, yani "gerçeğin bir kenarı"dır...

 

Düşünce bakımından "gerçeğin bir kenarı" olmakla birlikte "uygulama" bakımından ne kadar doğru; gerçeğin ne kadarı tüm bu sözler?

 

Yazar bakın başka bir yerde daha önce ne demiş:

 

"- Eskiden içinde bulunduğumuz POLİTİK ÖRGÜTLERİN SULTASI vardı üzerimizde"

 

Yazar, yanılmıyorsak, 12 Eylül'e yurt dışında bulunurken yakalandı ve "politik örgütünün" kendisine "DÖNEMEZSİN" direktifi vermesiyle uzun süre orada kaldı.

 

1989'da bir sembol olan BERLİN DUVARININ YIKILIŞI ile "direktiflere" uymamaya karar verdi çoğu kimseler gibi. Ama o güne kadar; "dünyanız yıkıldı artık uyanın!" anlamına gelecek "Duvar"ın yıkılışına kadar "politik örgütünün" direktif ve düşüncesi doğrultusunda faaliyete devam etti.

 

Tüm dünyada sosyalist hareketlerde 1950'lerle başlayan çatışma ve bölünmelerle çalkalanır, "teorik" denilebilecek tartışmalar yaşanırken, ülkemizde bunların hiçbir neredeyse gerçekleşmedi.

 

Bunu gerçekleştirmeye çalışanlar, İdris Küçükömer, Kemal Tahir gibi, hemen "lanetlenip" bir köşeye atılıverdiler; bunları "damgalayanlar" da "Moskovacı", "Pekinci", "Maceracı" diye kendi içlerinde "amip" gibi bölünüvererek yaşamaya devam ettiler.

 

"Güleryüzlü sosyalizm" sloganı etrafında toparlanan TKP'liler belki bu örgütlenmeler içerisinde en "bürokratik", en "dogmatik" ve EN YOBAZ olarak sivrilivermişlerdi!

 

TKP'nin geçmişine baktığınızda, “KİRLİ MİRASINDA", özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında Kemalizm’in "sol destekçisi" olduğunu görmemek imkânsız!

 

(Bahsettiğimiz TKP, şimdi varolan TKP değil elbette; Yalçın Küçük’ün “çocukları”nın SİP’nin tam bir kurnazlıkla ellerine geçirdiği TKP değil. Ama gel gör ki her şey aslına döner derler, şimdiki TKP de ilk kurulan TKP gibi “Kemalist form” içerisine yerleşerek aslına dönüverdi bu kurnazlıkla.)

"Gericiler", "feodalite artıkları" vs. ibareleri nasıl unutabiliriz.

 

Yani, yazarın “şikayet ettikleri" aslında bugünden bakılınca BOŞ ŞEYLERDİR; öyledir ya, eğer o gün başlarından geçen "hapishaneler, işkencehaneler, darağaçları, toplu mezarlar" silsilesini doğru kabul edersek, yazarın da "SULTA" dediği o "politik örgüt"ün yaptığı bütün işleri-düşüncesini "doğru" kabul etmemiz gerek, ama yazar dahi "SULTA" dediğine göre..?

 

Yazar, geçmişinde "seçme" yapmakta demek gerekiyor bu durumda bir tesbit olarak!

 

Tüm Türkiye’nin üzerine SAM YELİ gibi çöreklenen "şey"i destekleyen yani BAŞTAN YANLIŞ İŞLERİ yapan bir "politik örgütü" bugün "sulta" diyerek niteleyecek ve kötüleyeceksiniz ama onun bir "aparatı" olarak "direktiflerle" hayatınızı devam ettirirken başınıza gelenleri de "şikâyetçi" olacaksınız!

 

Bunun neresinde "VİCDAN"?

 

Bu şekil bir "vicdan!!!" sahibi yazar, geçmişindeki "sulta'lı" günlerden sonra geldiği "nokta"da bakın ne yazıyor:

 

"- Bütün DEVLETLERİN, ULUSLARIN, TOPLUMLARIN, CEMAATLERİN, SİYASETLERİN; BÜTÜN İDEOLOJİLERİN, DİNLERİN, MEZHEPLERİN kendi kandırmacaları, kendi sanallıkları, KENDİ YALANLARI vardır. Çünkü dünyevi ve uhrevi iktidarlar, muktedirlerin egemenliğini kurup pekiştirecek, gereğinde kitleleri ölüme gönderecek efsaneler, kutsallıklar, yalanlar, sanallıklar üzerine kurulur. Kitlelerin algısı, bilinci, zihniyet dünyası baskıyla, tehditle, korkuyla ya da daha yumuşak biçimde eğitimle, siyasetle, medya gücüyle BU YALANLAR ÜZERİNDEN BİÇİMLENDİRİLİR, yönlendirilir, yönetilir. Resmi tarihler, egemenlerin ve egemen ideolojilerin kitlelere anlattıkları MUHTEŞEM MASALLARDIR VE KİTLELERİN AFYONUDUR. Çoğunlukla kitleler bu afyonu severek, gönüllü yutarlar. Şu vahşi dünyayı, şu trajik insanlık macerasını anlamlandırmak için ihtiyaçları vardır. Egemenlerin resmi tarihini, kendilerine de manevi güç katan yüceltmeleri benimserler, hatta o yalanlar uğruna savaşır, yaşamlarını yitirirler."

 

Geçmişte DİREKTİFLERLE HAYAT SÜRMENİN "acısını!" görüldüğü gibi "SERSERİ-BAŞIBOŞ ÖZGÜRLÜK"e "savrularak" çıkarıyor, diyerek geçmek gerekiyor; şu yazının içerisinde "HAKİKAT NEDİR? BİLGİ NEDİR? MUTLAK NEDİR?" tartışmasına girmeye -kendileri bunlarla bir ömür tüketip "bu" noktaya gelmiş olduklarından pek memnun kalacak olsalar da- niyetimiz yok.

 

"Hayat", "çevre" bu kadar SAHTEKÂRLIK ile çevriliyse nasıl, hangi "güdü" ile yaşıyorsunuz, sizi Boğaziçi Köprüsünden aşağı atlamakdan alıkoyan nedir veya “HER ŞEY YALAN” ise, SİZİN YALANLAR HANGİSİ / DOĞRULARINIZ NEREDE, diye sormakla geçiştirelim sadece!

 

Diyor ki yazar:

 

"- Yalan SADECE GERÇEĞİ ÇARPITARAK DEĞİL, SUSULARAK, SUSTURULARAK, UNUTARAK, UNUTTURARAK da söylenir. Egemen ideolojilerin anlatıları suskunluklarla doludur. Sanki OLANLAR HİÇ OLMAMIŞTIR. Toplumsal belleksizleştirme, egemenlerin kurdukları, hatta çoğu zaman kendilerinin de inandıkları sanal dünyanın temel taşlarından biridir."

 

Niye illa "egemen ideoloji" olsun bunu yapan; yukarıda hemen yazdık yazarın kendi hayatı, şu yazdıklarındaki "vicdan!" da böyle değil mi, "gerçeği çarpıtmak" değil mi?

 

Tamamı "genç fidan" 10-20-50 insanın canını alan bir KATİL, muhakeme edilmek üzere atıldığı hapishanede, ister bu sebeble ister orada da "ukalalığa" devam ettiği için "koğuş arkadaşlarınca" öldürülünce, hem de delik deşik edilerek ve işkence faslıyla, bütün yaptıkları UNUTULUP, sadece işkence altındaki "masum!" hâli üzerinden "hakkını savunma" ve yaptıklarının gözönüne alınmaması  ve üstelik "işkence"nin de bütün o yaptıklarını "seve seve yaptığı"nı açıklaması üzerine olduğunu bilmeden çalakalem "insan hakkı"ndan bahsetmek! nasıl bir şeyse, Yazarın durumu tam da bu!

 

3 Kasım 1997 tarihi önemli bir tarihdir, bir "kamyon", sadece bir Mersedese değil, HER ŞEYE çarpmış ve "KİRLİLİK" bütün kokuşmuşluğu ile ortaya dökülüvermişti.

 

Tüm çirkeflikler tartışılmaya başlanmıştı; 28 Şubat'ın "Devrim Kanunları"nın hemen ertesiydi.

 

Ne olduydu sonra?

 

"Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık" kampanyası başlatıldıydı, bugün n'idüğü ortaya çıkmaya başlayan Uğur Dündar ve "yamağı" Tuncay Özkan'ın "kontrolünde"...

 

Görünüşte kampanya "Aydınlık" için yani bu "Sol-Liberaller"in destek vermesiyle (subay lojmanlarının önünden yapılan "canlı yayınları" da hesaba katın) "Çetelere karşı"ymış gibi gözükse de, "Kamyon çarpmış düzenin" rezil bir hamlesiyle "Aczmendi komplosu"  yapılmış, insanların evleri "tv kameraları" eşliğinde basılmış ve "Çeteler" bir kenara atılıp "GERİCİLİĞE KARŞI 1 DAKİKA KARANLIK" kampanyası olarak Refah Partisi’nin koalisyon ortağı olduğu hükümetin düşürülmesine kadar devam ettirilmişti.

 

"Vicdan"lı Yazar da bu kampanyadaydı!

 

Websitelerinden "ilk defa" anonsuyla yayınladıkları "Günlükler"in sahibi olan Mustafa Balbay da destek veriyordu o zaman; Balbay şimdi Silivri'de, Özkan da... Ya "Sol-Liberal" veya "demokrat" denilenlerden kim var orada? 28 Şubat'ı "aydınlanma" için "İslâmî hareketin özeleştirisi ve arınması" için dolaylı destekleyenler nerede?

 

Dışarıda!

 

Dışarıda ve kendi geçmişlerine, şu 28 Şubat’ın EN ALÇAK KAMPANYASINA verdikleri destek de oldukları gibi, "ser- seri düşünceleri"nin farkına bile varmadan "NASIL YÜZLEŞECEĞİZ?" soruları sormaktalar!

 

Geçmişleri ile değil elbette "yüzleşme"den kasıtları, şu:

 

"- Son zamanlarda hepsi üst üste geldi. Ordu vesayeti, darbecilik, 37-38 Dersim katliamı, 1915 Ermeni tehciri ve kırımı, Kürt sorunu, 6-7 Eylül, Varlık vergisi, gayrimüslim azınlıkların hakları, Maraş, Sivas, Çorum vb. katliamları, Alevilik, medreseler, Diyanet kurumu, meleler/mollalar tartışmasıyla gündeme düşen tevhid-i tedrisat,  vicdani red, zorunlu askerlik; ve Susurluk’ta, Ergenekon’da ifadesini bulan derin çeteci devletin faaliyetleri, cinayetleri... Hepsi peş peşe döküldü ortaya. Bir ilmek çekildi ve örgü sökülmeye başladı."

 

YAZARIN EŞİ OLAN YAZAR da bakın "yüzleşme" konusunda ne diyor peşisıra:

 

"- Halkların yakın tarihleriyle hesaplaşmaları, yüzleşmeleri kolay değildir. Bilinçaltına işlemiş suçluluk duygusuyla yüzleşmek kolay olur mu! Devletler ise yukarıda örneklerini verdiğim gibi kara ve kanlı lekelere “politik ve ulusal çıkarlar” denilen iğrenç bir açıyla bakarlar. O yüzden sadece yüzleşmekten kaçınmakla yetinmezler, inkâr ederler, reddederler, üstünde tartışmayı bile yasaklamaya yönelirler..."

 

YAZARIN EŞİ OLAN YAZAR elbette "soykırım"lardan bahsediyor; "soykırım terimi uluslararası hukuk literatürüne 1948’den sonra girdi; o yüzen soykırım demekten vazgeçeyim, kırım, katliam, cankırımı terimleriyle idare edin. Ama bilin ki ben soykırım demekteyim" diye ilave ediyor ve kastettiklerinden bazılarını şöyle yazıyor:

 

"- Türkiye’nin yakın tarihi de benzer kara lekelerle kirlendi, kanlandı.  İşte Dersim, işte Kahramanmaraş CANKIRIMI, işte Çorum, işte Hamidiye alayları gerçeğinde Kürdü Kürde kırdırma suçları,  işte 1 Mayıs 1977, işte faili meçhul cinayetler..."

 

Yazar ile aynı "politik örgüt" içerisinde bulunan Eşi olan Yazar, bu "yüzleşmeyi" öncelikle KENDİLERİYLE YAPMALI; o "politik örgüt"ün, bir yazısında kendisi de  belirttiği gibi, 1970'lere doğru, askerliğini yaparken korka korka söylenmiş bazı "olaylar"dan (“Dersim Faciası”) haberdar olmuş, bunlardan çevresindeki bazılarına bahsetmiş ama "bahsekonu olmamış", o halde ilk önce '70'lere kadar "görmeyen"lerden, KEMALİZM’İN SOL TETİKÇİSİ/ENTEL FABRİKASI olan "kulvarlarıyla" başlatmalı “yüzleşmeyi”. 

 

Ama aslında YAZARIN EŞİ OLAN YAZARIN bahsetmeye çalıştığı "Ermeni Tehciri" veya "entel" görünebilmek için kullanılan şekliyle "Ermeni Soykırımı" ve "kara ve kanlı lekeler yüzleşmeyi" burada yapmak, yaptırmak.

 

Bakın oradaki "ince hesabı" da nasıl aslında ortaya koyuyor yazdıklarıyla:

 

"- Devlet katında 1915 Ermeni soykırımı  niye bu kadar kesin ve katı bir tabu perdesiyle örtülmekte?

 

İttihat Terakki’yi koskoca imparatorluğu batırdığı için alabildiğine suçlayan, genç Cumhuriyetin, İttihat Terakki kadro ve çizgisi ile hiç bir bağı olmadığını ilkokul tarih kitaplarına bile koyan devlet, 1915 için ne düşünerek “BU SUÇU İTTİHATÇILAR İŞLEDİ. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN BU SUÇLA HİÇ BİR BAĞI YOKTUR” gibi bir savunmaya dahi yanaşmıyor?"

 

Niye yanaşsın diye basitçe soralım...

 

Niye?

 

Ortada Batılılar’ın kullandığı Yazar veya Yazarın Eşi Olan Yazar tarafından kullanılan "cankırımı" anlamına gelecek ŞUURLU olarak yapılmış bir hâdise de yok; ülkede yaşayan Ermenilerin hepsine karşı böyle bir uygulama yapılıyor olsa (tehcir hepsine uygulansa) bu dediklerini bir yere oturtup tartışacak olanlar çıkabilir ama hem her yerde yok hem de tehcir kararı alınmış bölgelerde de bırakılanlar var, üstelik Osmanlı Devleti İngiliz işgali altındaki İstanbul’da mahkeme kurup Tehcir esnasında meydana gelen olaylardan ötürü muhakeme yapmış, cezalar vermiş, o hâlde bundan sonra hâdiseleri "sistemli uygulama" olarak değil, başka "güdülerin saikiyle" yapılmış işlerden, vahşetden saymak gerekir.

 

Bunun yanında Yazar ve YAZARIN EŞİ OLAN YAZAR ile onlar gibi düşünenlerin, şu "DAHİ" ifadesiyle vurguladıkları nokta, aslında AYRI VE YENİ BİR KAMPANYANIN İLK ADIMIDIR.

 

PKK haricindeki KIYTIRIK - SÜNEPE "Kürt örgütlerinin" artıklarının, belki "mülteci" olma duygusuyla "yanaşarak", çekingen ve aslında acemice telaffuz etmeye başladıkları, "Ermeni Soykırımındaki Kürt İşbirlikçiler" bahsi, Devlet olarak "özür dileme"ye yanaşılmasının mümkün olmayacağının anlaşılmasıyla, Osmanlı devrinde Ermeni AYRILIKÇI ŞİDDETİNE karşı mücadele edenleri LEKELEYEREK "çevre'den merkez'e baskı" uygulamanın ve Devlet'e de bu şekilde "entel baskısı" tatbik ederek "dönüştürmenin" ve AMA yine aynı şekilde "Kürtleri dönüştürmenin" de "ALETİ"dir. (1)

 

Bu -apaçıktır- Ermeni işbirlikçisi "Kürt entellerin" hedeflerine aldıklarının en başında -elbette birinci sırada Sultan Hamid olmakla birlilte- Xoytu aşiretinin lideri Hacı Musa Bey ve "dünürü", Hamidiye Alaylarının Komutanı Kör Hüseyin Paşa gelmekte.

 

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/furkan-yazarlari/oguz-alp-kaya/1291-qexterminatorsq-babalarinizdir

http://generalcontroverter.blogspot.com/2011/06/misyoner-pozisyonu.html

http://generalcontroverter.blogspot.com/2011/11/hepiniz-sersem-misiniz-misyoner.html

 

Yabancı devletlerin elçilerinin, basının gözü önünde ve elçilerin baskıları altında yapılan muhakemede Hacı Musa Bey Ermenilerin attıkları iftiralardan beraat etmiş ama o atılan leke'den kurtulamamıştır.

 

Yukarıda bahsettiğimiz ve girmeyeceğimiz dediğimiz bir tartışma konusu vardı, Yazar ve Eşi Olan Yazar, elbette bu konuda hem de orijinalinden elbette Hegel’i okumuş “Varlık”, “Gerçek” gibi “kavramlar” hakkında mâlumat sahibi olmuşlardır, kuşkumuz yok, bir kuşkumuz olmayan husus da Hegel üzerine nerdeyse “uzman” olarak “tanıtılan” (pazarlanan mı demeliyiz yoksa?) Nilgün Bumin isimli öğretim üyesi ile de bunu rahat rahat tartışmış olmaları ki bu mevzuya aşağıda değineceğiz tekrar. Aynı çevredenler, elbette münazara anlamında değil konuşmak anlamında tartışmalarını kastediyoruz.

 

Mevzuyu getireceğimiz yer, aslında Yazar ve Eşi Olan Yazar’ın “yüzleşme” bahsinde telaffuz etmeye çalıştıkları yer ile Hacı Musa Bey ailesinin “çizgisi”…

 

Hacı Musa Beyi, Ermenileri, onlar “demokratik” desin siz bunu “ayrılıkçı” olarak anlayın, “kışkırtıcı” yayınlar ve konuşmalar yapan meşhur papaz Bogos Natanyan’ı yakalayıp adalete teslim ettiği ve onun gibilere müsamahasız bir şekilde davrandığı için hedef almışlardı; yanlarında da bildik “kumpaslarıyla-kurnazlıkları” ile Ermenileri Ruslara siyasi çıkarları gereği bırakmak istemeyen ama oyalayarak yanlarına çekmeyi planlayan şu sözü diplomatik yazışmalarında kullanarak “maksadlarının ne olduğunu” açıklayan İngilizler vardı:

 

“- Konsolos Eyres, raporunda açıkca, MUSA BEY SUÇLU OLSA DA OLMASA DA BABASIYLA (İZZET BEY) CEZALANDIRILMASININ Bitlis civarındaki Müslümanları kontrol altında tutmak için faydalı bir unsur olacağını belirtmiştir."

 

 Ve onların bugünkü izdüşümleri de bunun yanına şunu ilave etmişlerdi:

 

“- Hacı Musa Bey bir Hilafet savaşçıdır!”

 

Yani “şeriatçı”dır.

 

Hatırlayacaksınız, BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder katıldığı bir tv programında S. Mirzabeyoğlu’na yönelik hukuksuzluklar ve baskılardan bahsedip, bunun nedeni olarak  sistem’in onun dedesi olan Hacı Musa Bey’e karşı olan husumetinden bahsetmişti.

 

Kendisine bazı çevrelerden gelen tepkiler üzerine de gazetedeki köşesinde “özür dilerim” demiş ve “Mirzabeyoğlu’na dair söylediklerimi tekrarlıyorum ama Hacı Musa hakkında yanlış bilgi sahibiymişim, bunu   öğrendim” demişti.

 

Görülüyor değil mi “entel baskısı”nın “pozisyonu” ve “tesiri”…

 

Pekala.

 

Bu Yazar ve Eşi Olan Yazar ile “o çevre” den hiç Mirzabeyoğlu ile alakalı bir yazı okudunuz mu, davasında yapılan hukuksuzlukları anlatan, eleştiren?

 

Ben okumadım, çünkü yok.

 

Niye?

 

Acaba tıpkı dedesi gibi “şeriatçı” olmasından dolayı “sol-liberaller” ilgilenmiyor olabilir mi?

 

“Terörist” veya “yasadışı faaliyetler” iddiası nedeniyle şimdi “legal” faaliyetde bulunan “sol-liberaller” uzak duruyor olabilirler mi?

 

Elbetteki hayır, KCK operasyonlarında tutuklananlara sahib çıkan Yazar ve Eşi Olan Yazar’ın “şiddete başvurmadan düşünce açıklamayı” savundukları ve hakkında “resmi olarak” hangi iddia bulunulursa bulunsun “düşünce” ile ilgilenenleri savundukları meşhur olmuş bir tevatürdür.

 

http://www.info-turk.be/tablo-orgutler.jpg

http://www.info-turk.be/ozguden-baydar.jpg

http://www.info-turk.be/ragip-dogan.jpg

http://www.info-turk.be/afis.jpg

http://www.info-turk.be/dogan-suryani.jpg

http://www.info-turk.be/24-avril-lyon2.jpg

 

KCK’da tutuklanan Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu hakkında “700 Aydın” olarak imza attıkları bildiri gazetelerde yeraldı. Bu bildiride, “terör örgütü üyesi” olmakla tutuklanan bu iki “aydın”a verdikleri SINIRSIZ DESTEK mâlum.

 

Demek ki böyle bir kaygıları yok.

 

O hâlde niye Mirzabeyoğlu’ndan bahsedemiyorlar?

 

Acaba Mirzabeyoğlu’nun “Ermeniler öldüren işbirlikçi Kürt”lerden biri ve “elebaşı” olarak nitelendirdikleri Hacı Musa Bey’in torunu olmasının da bunda bir tesiri var mıdır?

 

“Suç, şahsidir” ilkesi “evrensel hukuk kaidesi”dir ya, farz-ı muhal Dede Hacı Musa Bey dedikleri gibi olsun, bu Torunu Mirzabeyoğlu’nun da “suçlu” olduğunu varsaydırmaz!

 

Ama acaba böyle midir onların zımmında?

 

Birlikte “Hegel”i, “Gerçek”i tartıştıklarını varsaydığımız Nilgün Bumin’in kocası olan Kürşat Bumin, “Mirzabeyoğlu hakkında zor yazı” başlığını attığı iki yazısında, “değerli bir okuyucusu”nun “yazmalısın artık”  demesi üzerine konuya eğildiğini söyleyip iki yazı boyunca “search maceralarını” anlattıkdan sonra –mealen- şöyle demekte:

 

www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=30045&y=KursatBumin

 

Mirzabeyoğlu taraftarı birisi bana hakaret etmiş, hele önce bunun hesabını sorsun ondan Mirzabeyoğlu da, gerisini sonra düşünelim!

 

O kadar “gerçek… kanıt… belge”den, “gerçeklerle yüzleşme”den  bahseden “sol-liberaller”in, bu ÇOCUKCA MIZIKLAMALARI ortadayken, yukarıda bahsettiğimiz Dedesinden ötürü torununa yapılan haksızlıklara gözyummalarının “somut zemini” var demektir, Bumin’in bu “mızıklaması”ndan sonra, değil mi?.

 

İşin bir de şu tarafı var, yukarıda birkaçından bahsettiğimiz “sol-liberaller” ile Başbakan Erdoğan’ın “arasının açıldığından” bahsediliyor; bunların “ağa”sı Hasan Cemal’in “kırgınlığı” üzerinden oluşan hava, bu.

 

“Bütün devletlerin, ulusların, toplumların, cemaatlerin, siyasetlerin; bütün ideolojilerin, dinlerin, mezheplerin kendi kandırmacaları, kendi sanallıkları, kendi yalanları vardır. “ derken aslında kurduğu cümledeki “yargısının” dâhilinde olduğunu “DAHİ” anlamayacak kadar UKALA ve baştan beri anlatmaya çalıştığımız üzere KENDİ GEÇMİŞLERİNE BAKMADAN etrafı “eleştirecek” kadar da “küstah” olan “Sol-Liberaller”in, KCK operasyonuna olan tavırlarını Başbakanın bir vesile ile eleştirmesi üzerine “kırılmaları” ve “hücuma geçmeleri”, “mızıkçılıkları” yanına bir huylarını da ekliyor:

 

Bana dokunmayan bin yaşasın!

 

Hakkında mahkemede bir tek aleyhde delil, şahid, ifade bulunamamış, tersine, resmi raporlarla “terör faaliyeti içinde bulunduğuna dair kanıt yoktur” denilmiş Mirzabeyoğlu’nun davası nerede, kuruluşlarında Öcalan’ın “direktifi” bulunan “siyaset akademileri”nde seminer vererek “organik bağ” oluşturanların tutuklanması nerede?

 

Herşeyin YALAN olduğuna inanarak İNTİHAR “DAHİ” etmeden yalan içinde yaşamayı, bu yaşayışlarının da yalanlarla kıvamlı olduğunu kendi cümleleri ile beyan eden bu “mızıkçı tipler”le şimdiye kadar nasıl “birarada” durmuş Başbakan Erdoğan asıl buna şaşmak lazım:

 

Onuru ve “HAYATININ BİR GAYESİ” olanların, yüzlerine bakılmayacak  “adama göre muamele’ci” bencillerle işi olmaz!

İyi olmuş o hâlde!

 

24 Aralık 2011

 

  

 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 79 زائر متصل