19 Mayis 2012 Cumartesi - 01:32:01
15-16 Ekim Gecesi Ne Oldu? طباعة إرسال إلى صديق
الجمعة, 09 يوليو 2010 08:50
 

 

Muhsin Er Tuğrul

هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته

 

 "Most people would sooner die than think; in fact, they do so."

.

Malumunuzdur Ergenekon davasının hakimi Köksal Şengün ile alakalı olarak "aganigi-maganigi" düzeyinde ele alınan bir "propaganda" teması işletilmekte.

Nedir bu?

Ankaralı bir avukat hanımla hakim Köksal Şengül devamlı telefonla veya yüzyüze görüşüp, -gazetede tırnakiçi yazılarak vurgu sağlanmış olduğu için aynen yazalım- "durum değerlendirmesi" yapıyorlarmış.

"-  İddiaya göre Ergenekon; Oktay, Bekar, Emre ve Kaya aracılığıyla Yargıtay’ı, HSYK’yı, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün’ü ve Beşiktaş’taki İstanbul 10 ve 14. ağır ceza mahkemesi başkanlarını etki altına almaya çalışıyordu. Savcılık, “Avukat Bekar’ın kadınlık ve cinselliğini kullanarak Şengün’le irtibat sağladığı ve zaman içerisinde ilişkisini geliştirerek, üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı, davayı etkilemeye çalıştığı ve yönlendirmeye yönelik faaliyetler yürüttüğü, bu faaliyetleri Oktay’ın yönlendirmeleri sonucu gerçekleştirdiği”ni iddia etti ve avukat Tülay Bekar’ın telefonlarını  dinlemeye aldı.

İddiaya göre Bekar, Şengün’ü Ergenekon Davası’nı bırakıp emekli olması için etkilemeye çalışıyordu. Bekar’ın telefonda Şengün’e, “Sen şu davayı gönder, gönderdikten sonra bir hafta tatile gidelim”, “Artık bırak o davanı da bana gel”, “Sen git emekli ol, lütfen emekli ol, ne olur emekli ol” dediği öne sürüldü."

Bundan sonra da özellikle Fetulah Gülen Cemiyeti'nin "şişirme tirajlı" gazetelerinde Köksal Şengün'le alakalı olarak "gözaltı haberleri" başladı: Buna göre hakimin girdiği davalar, yemek yediği insanlar, tutuklamalara karşı olan tavırları birbir yayınlanmaya, tutuklu yargılanmalarına rağmen yattığı sürenin "yatarını karşılaması" veya "delillerin toplanması" gibi sebeblerle veyahut "çökmüş senaryo-iddianame" nedeniyle sanıklar hakkında istediği "tutuksuz yargılanma-tahliye" istekleri birbir manşetlere çekilip, "seks karşılığı tahliye istedi" imajı verilmeye çalışıldı ve hala da çalışılıyor. (Bu imaj tuttu elbette!)

Bu bir tespit sadece; "seks karşılığı tahliye" istemiştir veya istememiştir demiyoruz, sadece basın tarafından propagandası yapılanı "tespit" ediyoruz.

Tespite devam edelim o halde...

Acaba hakim Köksal, gerçektende "seks karşılığı tahliye" isteklerinde bulunarak Ergenekoncuların "seks objesi" haline mi gelmiştir?

O bir ergenekoncu mudur?

Şimdi -25.12.08 tarihli 19.-celseden takip edelim:

"- Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: Bunlar sizden sonra göz altına alınan ve kendilerinin ifadelerinde sizden bahsettikleri için kısaca değinmek istiyorum, Neriman Aydın dan arama sırasında bir el yazısı ile yazmış olduğu notlar ele geçirildi ve bu notları kendisinin aldığını söyledi. 3 Mart 2006 tarihinde Sevgi Erenerol , Ergün Poyraz , Tenzile Rüstemanlı, Önder bey, Ercüment Ovalı ve Mevlüt Aydın ile otuz dakika saat 17:30 dan  9:30 a kadar sohbet yapıldı şeklinde …dedi.

Sanık müdafii Av. Hasan Hüseyin Buzoğlu söz aldı : sayın savcının …. Belge iddianamede yer almıyor,dedi.

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: girecek , iddianameye girecek dedi.

Sanık müdafii Av. Hasan Hüseyin Buzoğlu: çok özür dilerim , Gerecek diyorsunuz ama benim görmediğim sayın heyetinize gelmeyen bir iddianamenin, ne demek istediğimi anladınız sanıyorum. Dedi.

Mahkeme Başkanı : Savcı bey anlaşıldı, Savcı bey doğru, bu idianame ile konu olan mevzuları sorar mısınız lütfen? Dedi.

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: bu iddianame ile bağlantılı olduğu için. konuya giriyor. Dedi.

Mahkeme Başkanı : İddianameye bağlantılı olacak, olacak efendim, avukat bey, avukat bey, avukat beeey, lütfen oturur musunuz. Lütfen oturun  onun gereği yapıldı efendim, lütfen oturur musunuz. Tamam söz anlaşıldı , hayır efendim, buyurun savcı bey, efendim iddia ile yok, bu iddianame ile ilgili lütfen sorunuzu sorun. Dedi.

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: tamam ben soru sormuyorum, buyurun dedi."

Şimdi yukarıdaki tri-o-log'dan ötürü, "gördün mü, savcıya soru sordurmuyor" denilebilir k, öyledir de sordurmuyor ama "bu iddianame ile ilgili lütfen sorunuzu sorun" diyerek aslında bir hukuk kaidesine atıf yapıyor: İddianamede olmayan bir hususu soramazsın, diyor ve haklı.

Bir başka dialog aynı celseden:

"- Sanıklar Güler Kömürü ve Kemal Alemdaroğlu müdafii Av. Metin Çetinbaş söz istedi, verildi: Ergün Poyraz  bu emine Erdoğan ve diğer yabancı şahıslar görüşmesinden bahsettiniz, o görüşme bu davayı ilgilendirecek beyanlar yada bilgiye sahip misiniz, bu dava ile ilgili? Dedi.

Sanık Ergün Poyraz : hayır bu dava ile ilgili değil, o gün .. dedi.

Mahkeme Başkanı: bu dava ile ilgili değilse bırakın. Dedi.

Sanıklar Güler Kömürcü ve Kemal Alemdaroğlu müdafii Av. Metin Çetinbaş: bu dava ile ilgili mi ?dedi.

Mahkeme Başkanı : değil efendim, dedi."

Görüldüğü üzere hakim Şengül burda da, Ergenekoncuları susturuyor ve "bu dava ile ilgili değilse bırakın" diyerek az yukarıdaki tavrının aynını sergiliyor. Yani hem savcıyı hem de tutukluları "iddianame dışına çıkma" diyerek uyarıyor ki, “400 küsur delil klasörü, 2455 sayfalık iddianame ile zaten başa çıkamıyoruz bir de bunu yicene karıştıracak şeyler eklemeyin”,demeye getiriyor herhalde!.. 

Peki.

Av. Metin Çetinbaş'ın (ki Salih Mirzabeyoğluna idam cezası veren DGM heyetinin başkanıdır o devirde) Ergun Poyraz'a sorduğu "Emine Erdoğan ve diğer yabancı şahıslar görüşmesi" nedir?

Ergun Poyraz "ben Tayyip Erdoğan gibi dini bayramlarda hilafet ve şeriat için silahlı mücadele sloganı ile yola çıkan eli kanlı terör örgütü İBDA-C ‘nin militanlarına tebrik kartları mı gönderdim Adalet bakanı Mehmet Ali Şahin gibi aynı örgütün düzenlediği aydınlık savaşçıları gecesine kutlama mesajları mı yolladım gönderdiğim kutlama mesajları kafir devlet yıkılacak elbet, kafir devlet yıkacağız elbet, çığlıkları altında mı okundu hakkında dolandırıcılık, nitelikli dolandırıcılık, evrakta sahtecilik, naylon fatura, cürüm işlemek için teşekkül oluşturma dahil bir çok soruşturma olan Nakşibendi kökenli Maliye bakanı Kemal Unakıtan gibi, İBDA-C demin bahsettiğim örgüt adlı terör örgütünün yayın organı olan taraf adlı derginin arka kapağına onun müdürlüğünü yaptığım Ülker grubunun da ortak olduğu Albaraka’ın tam sayfa ilanları mı verdim, bir nevi onları maddi olarak mı destekledim." diyerek “masumiyetini!!!” ortaya koyarak start verdiği ve apaçık küstahlık kokan savunmasını, "hakkımda hiçbir iddia yok, savcı bile ifademi almadı, karşısına çıktığımda soru sormadı, "anlat bakalım Poyraz" dedi, kağıtlarla oynadı, sonra odasından çıkardı ve tutukladı, hala "örgütle" alakalı tek bir soru sorulmamıştır bana" diyerek kendisinin tutuklanmasını "İBDA-C HAYRANI TAYYİP"in kişisel teşebbüsü olduğunu, "hakkında yazacağım kitapları engellemek için tutuklattı" ana temasına oturtmuş ve bu esnada iddiasına delil olarak da bir söz sarfetmişti, av. Metin Çetinbaş'ın sorusu  da onun bu dediklerini biraz da geniş olarak açıklamasını talepdi.

Peki neydi o söz? Şudur:

"-  Mahkeme Başkanı : Klasör 39, dizi 323 teki savcılık ek ifadesi okundu.

Sanık Ergün Poyraz : İfademde Emine Erdoğan ın Kürşat Tüzmen in evinde kiminle görüştüğü hususunu güvenliğim nedeni ile ben daha sonra mahkemede açıklayacağım dedim ancak güvenlikle ilgili sorunumu olduğu için o konuyu tekrar açıklamak istemiyorum. Savcılık ek ifademin bulunduğu 321. dizin dördüncü paragraftaki ifademde, o notlar da bana ait değildir demiştim. onunda olması lazım orada. Bunların dışında okunan ifadem doğrudur,  Dedi."

"Aydınlık"çı Serhan Bolluk'un bir sorusu üzerine de yine mahkeme savunmasında şunları söylemektedir ki, dikkat ediniz bütün bunlar RESMİ MAHKEME KAYITLARINA geçmiştir:

"- Sanık Serhan Bolluk söz istedi verildi.: sayın Ergün Poyraz kısa ve somut bir sorum var size, bakan Kürşat tüzmen in  evinde GÖRÜŞTÜĞÜNÜZ kişi Emine Erdoğan mıdır, dedi.

Sanık Ergün Poyraz : ben orda kimseyle görüştüğümü söylemedim, ancak Erdoğan ın orda biriyle görüştüğünü söyledim,  bununda can güvenliğim nedeni ile açıklayamayacağını belirttim, ancak şöyle bir açıklama yapayım. Tayyip Erdoğan ın Rogert şort yani  AKP  nin kuruluşunda etkin rol oynayan İngiltere nin İstanbul başkonsolosu Rogert şort un CIA  elamanlarının kullandığı El Kaide militanlarınca öldürülmesinin ardından kazandığı cumhurbaşkanlığı yarışında öne geçtiği, pirim yaptığı durumu sanıyorum, 16 ekim 2006 tarihinde bir gün önce evinde zor geçen bir gecenin ardından ki bunu da Emine Erdoğan ın açıklamasından ve bu açıklamayı da basına Abdullah Gül ün sızdırmasından öğreniyoruz, geçirdiği sara krizi ile veya diğer bir sinir buhranı ile kaybettiği bir ortamdır, dolayısıyla bunun açıklanması bu tür diğer olayların da net açıklanmasını getirecektir ki, burada benim can güvenliğim birinci derecede söz konusu olmaktadır. Bu sorunun yine tek cevabı, Tayyip Erdoğan hastanede kaldığı süre içinde eşi altı buçuk saat yanına gitmeyip nerde durdu ise, Kürşat Tüzmen in evinde görüştüğü kişi de odur. Anca bu kadar söyleyebilirim. Dedi. "

Çoğu insanın (yaklaşık olarak 70 milyon insan) bilmediği bu husus veya "siyasi dedikodu" diyelim "kulis"lerde konuşulan bir noktaydı. Şimdi ise resmi mahkeme zabıtlarına girerek hiçbir şekilde unutulamayacak, yokedilemeycek bir şekil aldı bu "siyasi dedikodu"...

Bakın, internetin "ağzı bozuklarından" ve "siyasi dedikodu" veya "karalama propagandası"nı gayet güzel yapanlardan birisi, bu konuda neler yazmış:

"- Tarih 15 EKİM 2006, daha doğrusu 16 EKİM 2006’nın sabah ezanı öncesi, uykudan içinde bir sıkıntı ile uyanan RTE önce mutfağa gider, kabak tatlısından hırsızlama bir tane ağzına atar, üzerine su içmez. Tatlının tadını damağında hissede hissede çalışma odasına geçer, ışığı yaktığında masada heybetli ancak 70 küsurluk bir delikanlının oturduğunu fark eder. RTE gözlerine inanamaz, yürüyüşü “yengeç” gibi olsa da “ödü” şeyine karışır; elleri, ayakları uyuşur, dermansızlaşır; bağırmak ister bağıramaz, boğazı ve dudakları kurumuştur.

Zavallı RTE, karşısında oturanın bugünlerde “kurmalı savcı”nın tırım tırım aradığı “Bir Numara” olduğunu nereden bilsin. Aslında bunu bilse, ruhunu kesinlikle orada teslim ederdi “tabansız”.

“Bir numara” ona biraz vaaz-ı nasihat ettikten sonra; “Cumhurbaşkanı adayı olmayacaksın tatlı çocuk!” der ve yanağından makas alır. Aldığı makas okkalıdır, liboş Mehmet’in sonradan bir nedenle yanağını okşamasına hiç benzememektedir. Sonrada çıkıp gider.

RTE şaşkın ve perişandır. Bütün enerjisi tükenmiş, hatta canı bile kendisini neredeyse ter etmek üzeredir. Aklı başına geldiğinde korumalara; içeri girip çıkan biri olup olmadığını sorar. Ama kimse ne giren ne de çıkan görmüştür. RTE iyice panikler. Vakit ilerlemiştir. Eminesi de yanındadır. RTE’nin ağzını bıçak açmamaktadır.  Ramazan olmasına rağmen su üzerine su içmektedir. Zaten epeydir oruç tutmamaktadır. Tutarmış gibi yapmakta, iftarlarda da güya oruç açmaktadır.

Birden bire “kabustu” herhalde diyerek, kendini kandırmaya başlar. Ardından da silkinerek taifesi ile birlikte “vidanjör”e binip yola koyulurlar. Yolda birinci trafik ışıklarından sonra gelen ışıkların dibinde, sabaha karşı kendisinden makas alan “Bir Numara”yı fark eder. “Bir numara” karşıdan kendisine yine “makas alma” hareketi yapmaktadır. RTE’nin üzerine gelenler gelir, vücudunun bütün dengesi bozulur. Mücahit’inin sabah içmesi için kendisine verdiği haplar gelir birden aklına, birden hepsini  yutar makam aracındaki küçük boy “Hamidiye su”yun dibini bulur ve boş pet şişeyi orta konsolun altına saklar. Kendini hiç iyi hissetmiyordur. Sen T.C.’nin başındaki sayılı adamlardan biri ol, onca korumanın arasından evinden içeri 70 lik kapı gibi bir adam girsin, yanağından makas alsın ve sonra da yine korumalar görmeden çıkıp gitsin… Ardından bir de trafik ışıkları altından kendisine hareket çeksin…

Vücudunu sıkıntı basar, her yeri uyuşmaya başlar, boğazından hırıltılar yükselir; Allah kahretsin, yine malum hastalık krizi gelmektedir. Ama kriz tek başına gelmemektedir, şekeri de zıplamıştır. Kriz gelmektedir. Yanında “hapçıbaşı” Mücahit de yoktur. Sadece yanıbaşında şu “Kılıksız Ömer” ile şoförü “Panik Harun” vardır. Kendine geldiğinde Güven Hastanesi’ndedir.

Başında da bir bayan doktor. “Geçmiş olsun Sayın Başbakan’ım” demiştir. Bayan doktorun adı Fethiye Sümer GÜLLAP’tır.  Bu olaydan bir yıl tam beş ay sonra aniden “GRİPTEN” ölüverecek (!) olan Dr. Fethiye.

“Neredeyim ben?” der kopuk.

“Güven Hastanesi”ndesiniz Sayın Başbakan’ın” derler…

Hatları karışmıştır kopuğun; nice sonra durumu kavrar. Gözlerinin önüne yine  trafik ışıkları altından kendine hareket çeken ve geceleyin evinde kendisinden makas alan o adam geliverir… Ama adam burada yoktur… Rahatlar RTE…

Ya Hacettepe’ye, Numune’ye ya da en kötüsü GATA’ya götürmüş olsalardı, hali nice olurdu? Güven ile Başkent dışında bütün hastanelere kendisini götürmüş olsalardı, tetkikler sonucunda değil Başbakanlık, devlette “kapıcılık” bile yapamaz raporu veriverirlerdi maazallah…

....

- Nasıl teşhis ettiniz hocam?

- Birkaç ihtimal vardı, tam karar veremedim aslında…

- Peki tetkiklerin sonucu geldiğinde?

- Çok rahatladım. Tahmin ettiğim gibi Başbakan oruçsuzdu…

- Oruçsuz muydu?

- Evet…

- Bakın şu Allah’ın işine… RTE oruçsuz…

- Ne olmuş hocam? O da insan… Üstüne üstlük hem HİPOGLİSEMİ hem de EPİLEPSİ…

- Bir de epilepsi !? Bu adam düzgün karar vermez ki, özellikle de gerginlik  anlarında… Vah Türkiye’m vah…

...........

- Sayın Başbakanlık Müsteşarı ile görüşmek istiyorum.

- Kim diyelim?

- Güven Hastanesi’nden, Başbakanımızın sağlığı ile ilgili….

- …

- Buyurun ben Başbakanlık Müsteşarı…

- Sayın Müsteşarım, Güven Hastanesi çalkalanıyor; Başbakanımız epilepsi aynı zamanda da hipoglisemiymiş… Başbakanlık değil, kapıcılık bile yapamazmış diye…

- Ne !?

- Nereden çıkmış bu, YALANNNNNNN !

- Hayır efendim, Dr. Fethiye anlatıyordu etrafındakilere…

- Dr. kim!?

- Dr. Fethiye…

- Siz kimsiniz?

- Bir dost….

- …

SONRASI…

Ama bu dosya Aydın DOĞAN’a nasıl ulaştı?

Başbakanlık Müsteşarı’nı arayan var ya… İşte onun sayesinde…

Peki, Dr. Fethiye “GRİPTEN” nasıl öldü (!) Otopsi yapıldı mı? Otopsi raporu nasıl tutuldu?

...                                                                                                                                                                    

Ben yazabileceklerimi yazıyorum. Anahatları ve bazı konuları ve ayrıntıları özellikle zıplayarak... Hatırlayanlar vardır, konuyu daha önce de yazmıştım...  İnanmayanlar da oldu, inananlar da. Ama ortada çok önemli bir gerçek var. UZMAN DOKTOR FETHİYE HANIM, "GRİP"TEN ÖLÜVERDİ (!)..."

Şimdi teker teker "irdeleyelim" konuyu:

1) Olay, 15'i 16 Ekim'e bağlayan gece geçmiş.

2) O gece "Tayyip için çok zor" geçmiş.

3)Bunu (zor geçmesini) eşi Emine hanımın basındaki sözleri ve Abdullah Gül'ün "basına sızdırması"ndan öğreniyormuşuz.

4) O gece evine "70'lik" 1 NUMARA izinsiz ve sessizce girmiş, üstelik bir de "makas" almış.

5) Sabahında "işe gitmek" için yola çıktığında Başbakan, "trafik ışıkları"nda  "70'lik" tekrar gözükmüş ve yine "makas" yapmış ki, işte o an "kriz" gelmiş. Bu hangi kriz? Şu, meşhur balyozla araba camının kırıldığı ve Başbakanın Güven Hastenesi'ne yatırıldığı "kriz" ki yazmak gerekir TAM BİR ACZİYET VE REZALETTİR o "görüntü"...

6) Güven Hastanesinde Başbakan yatarken, onu muayene eden Dr. Fethiye'dir ve "tanı"sını "hem hipoglisemi hem de epilepsi" olarak koymuştur!

7) Başbakan hastanede yatarken eşi ziyarete gelmemiş tam altı saat o zaman da bakan olarak görev yapan Kürşat Tüzmen'in evinde kalmıştır ki burada "seks" vurgusu da bir "dedikodu" olarak yapılmış ama asıl olarak Emine hanımın "bir kişiyle görüştüğü" üzerinde durulmuştur.

8)sorun da budur: Emine hanım kocasının yanına gitmeyip altı saat boyunca Tüzmen'in evinde kiminle ve ne görüşmesi yaptı? 

9) Dr. Fethiye hanım “tanı”dan bir müddet sonra vefat etmiştir!

İşte  mahkeme başkanı, "seks karşılığı tahliye" iteyen olarak propagandası Fetulah Gülen Cemiyeti tarafından yapılan Köksal Şengün'ün, "davayla alakalı değil" diyerek konuşulmasına izin vermediği husus bu!

Soru ise şu olsun:

Gülen Cemiyeti'nin iddia ettiği ve yaymaya, zihinlere yerleştirmeye çalıştığı gibi mahkeme başkanı Köksal Şengün "seks karşılığı tahliye" kararları veriyor olsaydı, sadece "kulis"lerde bilinen şu yukarıdaki iddia ile alakalı olarak "kafayı bozsa" Başbakan'ın "sağlık raporu"nu istetebilir ve  bahsedilen Dr. Fethiye'nin "ölümü" dosyasını açabilir, otopsi yapılmasını sağlayabilir, Başbakan'ın "başbakanlığını" tartışma konusu yapabilir, bu konuda yazmış olanların ifadelerini alabilir, mesela Yalçın Küçük'ü mahkemede "bilirkişi" olarak dinletebilir, Kürşad Tüzmen'in ve Emine Erdoğan'ın 16'sı gününe dair ifadelerini alma girişiminde bulunabilirdi vs... 

Fakat yapmadı!

Ama buna rağmen, "belaltı" vuruşlarla "seks hastası" olarak nitelenebilecek şekilde (ki Av. Tülay Bekar da "seks objesi" oluyor tabii olarak) propaganda "malzemesi" yapıldı.

Tekrarlıyoruz, Köksal Şengün böyledir veya değildir demiyoruz, sadece bir "tespit"de bulunuyoruz ve bu tespitimizi de mahkeme tutanaklarından ve herkesin kolayca ulaşabileceği bilgilerden destekleyerek okuyucularımıza sunuyoruz.

Ama şuna dikkat de çekiyoruz.

2010 ile birlikte Ergenekon "süreci"nde bambaşka bir safha açıldı. Daha önce Gülen Cemiyeti'nin yayınlarında yayınlanan "malzemeler", kurulan kumpaslar, suikast planları, uyuşturucu ticaretine dair bilgiler vs. ile sınırlıydı.

Fakat 2010 ile birlikte "belaltı" başladı ve ilk "piyango" deniz Baykal'a vurdu; mahkeme başkanı Köksal Şengün ve Av Tülay Bekar ile de devam etmekte.

Soru şu:

Niye şimdi?

Ve Sebeb ne?

Acaba bu "atak", şimdiye kadar ne AKP ne de Fetulah Gülen Cemiyeti hakkında hiçbir "telefon konuşması", "video kaydı", "görsel malzeme"yi "piyasaya sürmeyen" Ergenekon'cuları kışkırtmak ve "SONUM MENDERSDEN DE KÖTÜ OLACAK!" diyen, "ben bu davanın savcısıyım!" diyerek -görüldüğü üzere- boyundan büyük bir laf etmiş olan Başbakan RTE'na (veya ekibine) yönelik "malzemeleri" "paylaşım sitelerine" koydurtmak maksadını taşıyor olabilir mi?

Bunu elbette yakında anlarız ama bir noktayı da ilave etmek gerekir şu yukarıdaki "hususa"...

Ergun Poraz'ın mahkemede "can güvenliğim yok" diyerek açıklamaktan çekindiği husus, Fetulah Gülen Cemiyeti tarafından bilinmektedir.

2006 ortasında, Zaman gazetesinin bir muhabiri (ki, Ergenekon ile alakalı bilgi-belge yayınlamaktadır hala ve "top secret" konularla ilgilenmektedir) dergimizin yayın kurulu üyesi iki yazarımızla bir "sohbet-toplantı" taleb etmişti ve buna müsbet cevap verildikten sonra gerçekleşen toplantıda o "zor geçen gece"ye dair bilgileri anlatmıştı.

Yukarıda "70'lik 1 Numara" olarak bahsi geçen kişiyi "ne sivil ne asker birisi gece vakti evinde ziyaret etti ve..." diyerek detaylandırarak bildirmişti. Şimdi ise detaylandırmanın gereği yok sohbetde geçenleri ama bu "husus"un Zaman gazetesi muhabiri tarafından, hem Gülen Cemiyeti hem AKP karşıtı olan bir siyasi kadroya, eğer sohbet-toplantıdaki "doğal samimi akış" sebebiyle "ağzından kaçırma" (neredeyse 20 dakikalık bir ağızdan kaçırma) hatasıyla "söylenmediğini" varsayarsak, bundan ne sonuca varabiliriz?

Biz bunun cevabını elbet düşünürüz, siz okuyucularımız da düşünürsünüz "işiniz yoksa" eğer,  ama ESAS AKP-RTE KLİĞİ DÜŞÜNSÜN, hem de fena halde düşünsün!

08.07.'10

Not: Başlığın hemen altındaki ingilizce cümle (Most people would sooner die than think; in fact, they do so.) Bertrand RUSSELL'a aittir, türkçe karşılığı şudur: "- Çoğu insan düşünmektense ölmeyi yeğliyor; gerçekte de böyle oluyor zaten..." "Ya Ol Ya Öl!" Bakalım bakalım!

 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 79 زائر متصل