casino maxi

Anadolucu Anlayışlar ve Büyük Doğu’nun Anadoluculuğu

Furkan Dergisi 28 Ağustos 2018 0 Yorum

Anadolucu Anlayışlar ve Büyük Doğu’nun Anadoluculuğu

Ali Haydar Konur

Üç tarz-ı siyâset [Türkçülük, Osmanlıcılık, İslâmcılık] denen ve asılları okyanuslarca fikir bütünü isteyen sabun köpüğü mezhebler suyunu çekince, hayâller kirli su birikintisine düştü. Hilâfeti ve onun emrindeki Türk ruhunu satılması karşılığı madde zaferi olarak elimizde kalan ve asla kendi şahsiyet ve asliyetine dönmemesi şartıyla Batı’nın razı olduğu Anadolu,  Cihan Harbi sonrası karşısında yeni bir nesil buldu. Bu nesil 1890-1900’ların başında doğmuş ve bulûğ vakitlerinde endişeli gözlerle Devlet-i Ebed Müddet’in madde sahasının “Avrupalı kızağından inme, kaptanı yahudi, çarkçısı mason, tayfası dönme, rotası dinsizlik olan hürriyet gemisi” şeklinde “yolcusu milletle beraber karaya oturduğunu([1]) gördü.

Bu nesil, “bulûğ yaşını İstiklâl Savaşı içinde idrâk etmiş nesildir. Eski Cihan Harbi sonrası nesli!” Bu nesil Yakup Kadri’nin ifâdelendirmesi ile “saman ekmeği nesli” idi. “Saman ekmeği nesli, her türlü ruh ve kalıp işkencelerinin ateşinde tasfiye gördü...” Bu nesil “…birtakım harikulâde şartlar ve tesirlerin, ya en müsbet veya en menfi neticeye doğru itici, son derece girift ve mânâlı imtiyaziyle çevrilidir…” Bu nesli, “…bütün dünyada, tarihin en azametli madde ve ruh sarsıntısı doğurdu: Eski Dünya Savaşı!...” Bu nesil, “…elden giden imânlar, kaybolmuş muvâzeneler, ürpertici icatlar ve korkunç tecrübeler nesli” oldu.([2])

Saman ekmeği nesli, tüm bu yaşadıkları menfi netîcelerin sebeblerini aramak yolunda iken Doğu ve Batı arasındaki mahsub sırrını çözecek tarih ve nefs muhâsebesi yerine, hakîkati bir vechesinden tutucu fakat kalan kısımlarını ya yok sayıcı yâhud rengini bozucu bir nefsânî tepkicilik kolaycılığına düştü ve birkaç adım geri çekilip yeniden pekmez gibi pekleşmek fırsatı şeklinde Hakk’ın gazabda dahi lütfu olarak sunduğu Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâvâ taşını, Anadolu’nun ruh köküne yani İslâm’a ters bir  Anadoluculuk fikri ile dışavurdu.

1924-25 yılları arasında 12 sayı çıkan Anadolu Mecmuası, saman ekmeği neslinin tepkilerini dile getirdiği bir cebhe oldu. Batıcıların, sözde Türkçü ve İslâmcılar’ın yaşadıkları toprakların hakîkatlerini göze almayan ve ona düşman fikir ve davranışları ile gerek Osmanlı’nın gerek Türk’ün merkez dayanağı olan Anadolu’yu harcadıklarını düşünen gençler bu tepkilerini diğer üç tarzcılardan daha zeminli ifâdelerle dile getirmeye çalıştı. Maraşlı tarihçi Mükrimin Halil Yinanç, İstanbullu felsefeci Hilmi Ziya Ülken, Erzurumlu sosyolog Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu öncülüğünde çıkan dergiye Maraşlı genç şair Necib Fazıl, Batumlu Ahmed Hamdi Tanpınar vs. isimlerin katılımı ile dergide Anadolu’nun edebiyatı, kültürü, iktisâdiyatı, coğrafyası ve tarihi üzerine fikirci makaleler neşredildi. Son sayılara doğru Yahya Kemal de yazar kadrosuna katıldı.

 Bu dergi etrafında kümelenen Anadolucular, yeni Türkiye’ye şekil verecek düşüncenin kaynağını kültüre dayanan bir Anadoluculuk’ta görüyorlardı. Fikirlerinin hareket noktasını 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türkler’in Anadolu’da yepyeni bir medeniyet kurdukları düşüncesi teşkil etmekteydi.([3])

Başlangıçta nisbî hürriyet içinde fikirlerini dile getiren fakat yaşadıkları nâzik zaman içinde her türlü tehlikeyi de göze alarak dâvâlarını kültür çerçevesinde sâbitleyen Anadolu Mecmuası kadrosu siyâsî tepkiler karşısında dağılmıştır. Fakat ferdî Anadoluculuk güdücüleri ferdî eserler vermeye devam etmişlerdir.

Büyük Doğu Mîmârı Üstad Necib Fazıl, 17 yaşında Yakup Kadri’nin yönettiği Yeni Mecmua’da şiirleri çıkan ve Bâbıâli’ye giriş yapan bir genç olarak Anadolu’yu tâkib ediyor ve oradan ümidvâr bulunuyordu. Bu hususta Millî Mücâdele temsilcisi Refet Bele Paşa’nın İstanbul’a gelmesi, hilâfete ve saltanata sâhib çıkacakları sözlerinin ardından cumhuriyetin ilanından sonra şöyle düşündüğünü belirtiyor: “Refet Paşa’nın İstanbul’a YENİ BİR NEFES, YENİ BİR RUH HAVASI tavriyle gelmesi gerekmez miydi?.. Türk imân ve ahlâk bozgununa seyirci, sadece maddede muzaffer bir general edâsiyle aynı muhite yerleşti; ve böylece, ANADOLU’DAN HİÇBİR İDEOLOJİK ESİNTİ GELMEDİĞİNİ DE BELLİ ETTİ. Eğer idâre şekli (ideoloji) demekse buyurun. Cumhuriyet…[4]  [Vurgular bana ait.]

Necib Fazıl’da Anadoluculuk, çocukluğunda dedesinin ona telkin ettiği Maraşlılık hissiyatına kadar dayanıyordu. Ona şöyle denmişti: “Benim saraydan gelme rütbemle değil, Maraş’taki soyumuzla iftihar et![5] Bir Anadolulu genç olarak kâinâtı gözlemeye başladığını, bu telkin ışığında Yunus Emre’ye, Köroğlu’na henüz 1920’lerde şiirler yazdığını görüyoruz. Yani Necib Fazıl Anadolu’da bir NEFES, bir RUH HAVASI görüyordu ve bunun “eskimez yeni” belirten vechesinin yenilenmesi gerektiğine inanmak ciheti ile diğer tepkici Anadolucular’dan ayrılıyordu.

Anadolu Mecmuası kadrosunu şöyle anlatıyor:

“… ihtilâlci tipine çok uzak, fakat besledikleri fikirler ihtilâl çapında birtakım sâf ve masum gençler…

Döviz çerçevesini taşıramayan temel fikirleri de şunlar:

-Anadolu Anadolularındır.

-Anavatan, seyyar bir ordu – millet halindeki Türk’ün zaman ve mekâna ilk intibak ve yerleşme yeri olarak Anadolu’dur.

-Türk, toprağı Anadolu’da sürmeye ve taş üstüne taş koymayı Anadolu’da yerine getirmeye başladı.

-Türk’ün ruhunu evlendirdiği iman ve ahlâk vâhidi, artık sabit kalacağı ve medeniyet fışkırtacağı yeri Anadolu’da buldu.

-“Devlet-i Ebedmüddet” idealinin binek taşı Anadolu…

-“Devlet-i Ebedmüddet” idealinin fedakâr kölesi ve yılmaz serdengeçtisi Anadolulu…

-Her sıkıntıyı gidermeye, her çöküntüyü kaldırmaya, her söküntüyü bitiştirmeye, Yemen’de kavrulmaya, Galiçya’da donmaya, Balkanlar’da erimeye, Filistin’de doğranmaya, İstanbul’da paşa kusmuklarına muhafızlık etmeye memur ve mahkûm o, hep o…

-O tükenmez bir taş ocağı hâline getirilmiş ve hem dışından çürütülerek, hem de içinden kendisi çürümeye bırakılarak “suyun öte tarafı”ndan[6] gelen tesirler altında firavunların ehramlarına taş taşıyan esirlere döndürülmüştür.

-Bu (kozmopolit) seyislerin gözlerini bağlayarak idâre ettiği dolap beygirini (pedigri-şecere)sine lâyık şekilde kurtarmak lâzım…

-Anadolu’yu nefsine ve devletine hâkim kılmak lüzumu en aşağı 100 yıl önce başlamış olması gereken ideal çapında bir dâva…

-Bu idealin ismi de Anadoluculuk…

Bu görüşü ruhuna destek arayan bir genç heyecaniyle benimsedim ve şiirlerimi üstadlar mecmuasının yanısıra onlara hibe etmeye başladım. Sonra takdir eder oldum ki, bu DAR BİR GÖRÜŞtür; türlü sebeplerden ötürü hakkını alamayan bir millet hali karşısında bir HINÇ İFADESİdir ve BASİT TEESSÜRÎ SINIRdan ileriye geçemez.”[7] [Vurgular bana ait.]

Bu dar görüşe, hınç ifadesine ve basit teessürlere misâl olarak Anadolu Mecmuası’ndan ve bu mecmuaya dahil olmamışsa da sonraları Anadoluculuk dâvâsı gütmüş olan Topçu’dan çokça misâller getirilebilir.

Mecmuanın bir sayısında Rumeli’den hicret edenlerin zor vaziyetlerde oldukları ve onlara yardım edilmesi gerektiği yönündeki o zamanın gündemine şu şekilde, ırkçılık bile denilemeyecek kadar sefih bir anlayışla karşı çıkılıyor, böylece Anadolu’nun hakîkatine de kıyılmış oluyordu:

Anadolu’yu yıllardan beridir ki, türlü türlü hastalıklar içinden kemiriyor, yiyip bitiriyor, Anadolu’nun çocuklarını su, hava, toprak, hatta güneş, şu bizim hayat ve aydınlık verdiğini bildiğimiz güneş bile zehirliyor, öldürüyor, … Uzun zamanlardır, Anadolu’yu niçin müdafaa etmediniz, niçin Anadolu’nun hakkını aramadınız? Rumeli Müslümanlarında bulduğunuz kıymet Anadolu Türkleri’nde yok mudur?

Bu tarafta Anadolu çocuğu heder olup giderken, başkalarını düşünmek vazifemiz değildir. Tufan da olsa, yerden cehennem de fışkırsa, gökten yağmur yerine taş yağsa da umurumuzda değil, kim ne olursa olsun; Anadolu’dan maada [başka] kimse aklımızı işgal edemez.[8]

İfâdelerden anlaşıldığı üzere Rumeli’den gelen milyonlarca Türk yok sayılıyor, Rumeli Müslümanları tabiri kullanıyor. Mecmuanın güttüğü bu sakat Anadoluculuk anlayışına göre Anadolu hârici Osmanlı toprakları özellikle Rumeli, Balkanlar için “müstemleke” tâbiri kullanılıyor ve buraların Osmanlı’dan îtibâren Anadolu’nun kaynaklarını sömürdüğü, devlet idâresinde üst mevkilere gelen “müstemleke” kökenli yöneticilerin Anadolu insanına zulüm yaptığına inanıyorlardı. İşi daha öteye vardırıp Türkistan, Kafkaslar ve Kırım Türkleri ile Anadolu Türkleri’nin farklı olduğu, bunların Türkler ile aynı soydan fakat farklı milletler oldukları dile getiriliyordu. Bu işte ifrata varanlardan biri de Nurettin Topçu idi:

Vatan coğrafyası denen mukaddes unsurun üstünde maziden gelme bir kader birliği ile yaşayan, bu toprakta aynı iktisadi kuvvetleri paylaşarak birbirlerine kollarının hedefiyle olduğu gibi, KAFASININ BİÇİMİ VE YÜZÜNÜN ŞEKLİ, gözlerinin manası gibi maddi benzeyişleriyle yaklaşan insanlar, millet dediğimiz insani birliğin hakikati içinde toplanıyorlar… Yüzü ve fizyolojik vasıflarıyla benden ayrılanın derin iradesinin benden ayrılmadığını zannedenler, tarihlerinin sorumluluğunu taşıyamazlar.

Fakat aynı Topçu, Hititler ile kaynaşmanın meraklısıdır: “Türkmenler Anadolu’da medeniyetler kurmuş olan Etilerin çocuklarıyla kaynaşmışlar, onların tekniklerini temsil etmişlerdir.[9] Topçu’nun bu ifâdelerine göre, eğer teknik almak ve vermek kaynaşmak demek ise, Batı’dan teknik almak Batı ile kaynaşmak mânâsına gelmez mi? Kafkasyalı’yı, Kırımlı ve Türkistanlı’yı Türk’ten uzak bir “şey” gibi görenlerin Batıcı oryantalizm’in “Anadolu medeniyetleri”, “Hitit medeniyeti” zırvalarının nasıl peşinde koştukları görülüyor. Haklı hıncın İslâm’a muhatab anlayıştan uzaklaşınca ne kadar sefih ve sefilce çukur fikirler salgıladığı bu ifâdelerde açıktır.

Bırakalım Kırımlı, Kafkasyalı, Türkistanlı’nın “ayrı bir millet” olduğunu, Anadolu’nun Millî Mücâdele’si için çocuğunu satan Hindli Müslüman ana nereye konacaktır?

Bu hususta Necib Fazıl, Büyük Doğu’da Anadolu’nun bir fikir olduğunun bir ruh vâhidi olduğunun izahını getiriyor:

Hacı Bektaş’ların, Hacı Bayram’ların, Nasreddin Hoca’ların, Battal Gazi’lerin, Köroğlu’luların, Karacaoğlan’ların, Dertli’lerin, Keloğlan’ların, Kerem ile Aslı’ların, Ferhad ile Şirin’lerin Anadolu’su, mükemmel ve muhteşem bir (sentez) halinde nakışlandırılacak olursa, meydana öyle bir DUYGU VE DÜŞÜNCE VÂHİDİ [Birliği] çıkar ki, ana gaye, bu vâhidi her bakımdan kıymetlendirmek olarak âbideleşir; ve onu, sadece, ifsat ve istismar sınıflarından kurtarmak, basit bir coğrafya meselesi sanmak gibi bir darlık ve hasislikten uzak tutar.

Yoksa BELLİBAŞLI BİR RUH VÂHİDİ DİYE İFÂDELENDİRİLEN ŞİAR VE SECİYEYE UYGUN HER FERT VE SINIF AYIRIM YAPMADIKÇA ANADOLU’DANDIR, ANADOLU’LUDUR; ve kavmiyet çerçevesi içinden BEŞERÎ BİR MODEL neşretmek vâkıasıdır ki, (İDEOLOJİK) olmak kıymetine sâhiptir. Bunun aksi, dâvayı âdî mânâsiyle (psikolojik) ve (politik) kılar ve kısırlaştırır, hiçleştirir. İşin aslı Anadoluluyu önce nefsine, vücut hikmetine, sonra da cemiyet ve devletine hâkim kılmadır ve geçer-akçe ANADOLUCULUK BUDUR.

O bir OLUŞ MESELEDİR, ÖÇ ALMA İŞİ DEĞİL… Bu oluşun içinde, Anadoluluya ait eksiklik ve istidatsızlığın muhakemesi ve onun kendi öz nefsinden de öc almaya davet edilmesi, hattâ zorlanması da vardır.[10]

Zamanın Ankara Valisi ve aynı zamanda CHP Ankara İl Başkanı olan Nevzat Tandoğan’ın merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin de içinde bulunduğu gençlere kullandığı hakâret ifâdesi mâlumdur:

ULAN ÖKÜZ ANADOLULU!”

Yeni Allahsız rejimin, “Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet”e bakışı böyle idi. Bu rejim, Anadolulu’yu dışından çürütmek ve içinden çürütülmeye terk etmek,  onun evvelâ nefsine, sonra vücut hikmetine ve sonra da cemiyet ve devletine hâkim kılacak oluş’una engel olmak üzere dikilmişti. Fakat gelin görün ki, Anadoluculuk satanlar bu rejim ile kavga yerine bu rejimin kurumlarına yerleşerek temiz İslâm îtikâdını - Ehli Sünnet’i lekelemek ve onu bu topraklardan silmek için maşa olmuşlardı. Nurettin Topçu, “İslam sosyalizmi” sapkınlığına düşmüş, Hilmi Ziya Ülken, ilk kurulan İslâm enstitüsünün yöneticisi olarak görevinin Allahsız rejimi gericilere karşı korumak olarak bildirmiş, A. Hamdi Tanpınar CHP’yi nasıl güzelleyeceği yarışına kendini kaptırmıştı… Bu yanlış Anadoluculuk anlayışlarının daha pek çok bahsi vardır ki tenâkuz, ahmaklık, küfür vs. çeşitleri ile kötü-yanlış-çirkin panoraması oluşturacak kadardır ve kitablık çaptadır. Burada birkaç misâl ile Büyük Doğu-İBDA hâricindekilerin çürüklüğüne açıklık getirdik.

İşte Büyük Doğu-İBDA’nın doğuşu, 1919’un hemen ardı sıra haklı olarak zuhur eden fakat hakkı verilmeyen Anadoluculuk zeminini evvelâ temizlemek, sonra da İslâm İhtilâl-İnkılâbı’nın fikir ve aksiyon örgüsünü örmek ile başlamıştı. Büyük Doğu-İBDA getirdiği şahsiyet ve asliyet dâvâsı ile beşeriyete Anadolulu modelini teklif etmektedir. Merkezini, sıçrama noktasını Anadolu’nun aldığı bu büyük dâvânın “Asyacılık[11] dâvâsı, “Avrupalı Olmamak Şerefi[12] gibi cihetleri vardır ki, mezkur Anadolucular’ın tam tersi rol aldıkları meselelerdir. Ve “Avrupalı Olmamak Şerefi” ile beraber Asyacılık dâvâsının ne kadar haklı olduğu, yaşadığımız zaman içinde buz gibi bir hakîkat olarak ayan beyan ortadadır.

Küfrün ölü vücudundaki son sinirleri de sarsan ve akıllarını gideren, mümin yüreklerin ise gönüllerine su serpen ve diriliş nefesi üfleyen 15 Temmuz Kıyâmı, Anadolu Ruhu’nun cihan çapında parlayışının ve Kadir Çalab’ın izni ile ışığını devamlı koruyarak artıracağının işâretidir. Âmin.

Beklenen ve özlenen Anadolu’dur.

 



[1] Necib Fazıl, Mukaddes Emanet, s. 22

[2] Necib Fazıl, Hakîm Kulundan Dinlediklerim, s. 217

[3] TDV İslam Ansiklopedisi, Anadolu Mecmuası maddesi

[4] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, s.180

[5] Necib Fazıl, age. s, 64

[6] Bu tâbirin izahı için yine bu dosyada yer alan “Anadolu’yu Çürüten Bizans ve Fars Tesiri” isimli makalenin 18. dipnotuna bakınız.

[7] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, 191

[8] Ahmed Pakiş, Anadolucu Söylemde “Öteki” İmgesi, Spectrum: Journal of Global Studies, Nisan 2014, MEDU, Ankara 

[9] Ahmet Pakiş, agm.

[10] Necib Fazıl, Kafa Kağıdı, s. 191

[11] Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, s. 213

[12] Necib Fazıl, Çerçeve 1, s. 122 [Bu Çerçeve’nin 1939 yılında yazıldığı dikkate alınmalıdır.]

 

Bu makale Furkan Dergisi'nin 58. nüshasında (Haziran-Temmuz 2017) yayımlanmıştır.

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder