casino maxi

Abdürreşid İbrahim'in Seyâhatnâmesinden Fikir Dünyasına

Abdurrahman Hacımelek Furkan Dergisi 17 Ağustos 2018 0 Yorum

Burada yer alan mevzulara dair temel kaynak Abdürreşid İbrâhim'in Âlem-i İslâm ve Japonya'da İslâmiyet'in İntişârı* isimli iki cildlik seyâhatnâmesidir. Diğer kaynaklarından çok az faydalanılmıştır. Fikrî, itikâdî makalelerinden çok seyâhatnâmede ifâde ettiği tesbitler üzerinden bir fikir süzmesi, genel değerlendirme, tasnif yapılmıştır.

 

BÜYÜK DOĞUCULUĞU VE BÜYÜK ASYACILIĞI

Abdürreşid İbrâhim tam manâsıyla muhtevâ itibariyle değilse dahi isimlendirdiği ve isimlendiremediği ile çeşitli büyük fikirlerin, şekil ve gâye adına Büyük Doğu'nun tarif ettiği genç, aksiyoncu, fikirci vs. pek çok vasfın taşıyıcısıdır. Japonya uzmanı Esenbel'in ifâdelerine göre o, "Pan-İslâm'cılığın maceraperest siyâsî şahsiyeti ve militan entelektüeli"dir.

En başta dış kapukdan başlamak gerekirse o vakitler Batı'ya topyekûn karşı duran, muvazaacılığa düşmeyen Büyük Doğu Mimârı'nın "Avrupalı olmamak şerefi" dediği pâyenin sâhibi olan biridir A. İbrâhim. Çoğu gûyâ İslâm müdâfii bunu duyurmazken o bağırıyordu! Çekinmiyor, tek başına bir ordu imişçesine özgüven taşıyordu. Esenbel'in ifâdesine göre  Türkçe'de ilk olarak Japon yenilenmesini yazan ve mevcud Japon fikrini zihinlere yerleştiren odur. Doğu'nun kaybettiğinin "kendi ceketinin cebinde olduğunu" müşahhas Japonya örneği ile Müslümanlar'a gösteriyordu. Kaybettiğini kaybettiğin yerde ara. Işık var diye kaybetmediğin yerde değil!

 

Anadoluculuk

Önceden tüm neşir vasıtalarında bütün İslâm âlemini kuşatmış ise de, 1913-14 yılları arasında İstanbul'da çıkardığı İslâm Dünyası dergisini tamamı ile Anadolu/Osmanlı Müslümanları ile sınırlandırıyor. Zira artık merkez, bayrak düşmek üzeredir. Bu zamanda İslâm Birliği, Türk Birliği üzerine çalışmak ayrıcalığı mümkün değildi. Üstad Necib Fazıl'ın Esir Türkler Konferansı'nda(1965) dediği gibi "iç duvar delinmeden dış duvar delinmez." mantığıyla hareket ediyordu. Burada A. İbrâhim'in Anadoluculuğu'nu görüyoruz. Anadolu'yu merkeze alarak Müslümanlar'ın neden bu hâle düştüğünün muhâsebesi ve hâl reçetesi üzerinde durmaya başlamıştır. Ona göre bu hâle gelmenin başlıca sebebi îmansızlıktır ve bu hâle düşmede mesûl makam olarak memurların bozulmasının büyük payı vardır. Ancak yeni bir îman ve ahlâk davâsı tesis edilmeli ki bütün meseleler hâllolunmalı. (Toplumsal Tarih, 20. sayı, s.21)

 

Başyücelik Hasreti

Gelmesi için gayret edilen Meşrûtiyet ise âfet kaynağı olmuştur. Herkes laf ediyor fakat iş yok: Fikirler kurtlandı. Zirâ Meşrûtiyet'in getirdiği sanılan hürriyet Üstad Necib Fazıl'ın dediği gibi "eşek hürriyeti"dir.  A. İbrâhim'in bu hâlden rahatsızlığı öyle artar ki "âdetâ kahrolsun hürriyet diyeceği" gelir. Ve çârenin "bir elde kırbaç diğerinde adâlet olmadıkça felâketlerden kurtulmak kabil olamıyacağının artık idrâk edilmesi"dir. Yani otoritenin, bir baş yücenin varlığı ile ve yeni bir îman-ahlâk hamlesi ile buhran atlatılabilir!

 

Vatan Çapında Konferanslar

Ulemânın vakit kaybetmeden bütün Anadolu'yu köy kasaba dolaşıp konferanslar, vaazlar ederek milletin istikbâli ve hayatı için ne lâzımsa teşvîk ve tergib etmeye dâvet ediyor. Bu aslında Japonlar'ın yaptığıdır. Zira elli sene evvel Batılılar'ın en âdi muamelelerine maruz kalan Japonlar ilk hamleyi bütün vatan çapında konferanslarla başlatmışlardı. Oralarda saçılan tohumlar bitmiş ve 50 sene içinde ayağa kalkmış, Moskof'u yenmişlerdi. Tüm bu anlatılanların Üstad'ın 1960'larda başlayan ve 70'lerin sonlarına kadar devam eden tek başına milyonlara hitâb ettiği konferansları karşılamaması mümkün değil.

 

İçtihad Meselesi

Bir anlayış yenilenmesi gerektiği ihtârını yapan A. İbrâhim meselenin güneşte değil güneşi bakan gözü yenilemekde olduğunu ise içtihad meselesinde Üstad ile getirdiği eş yorumla anlatıyor. Ona göre "İçtihad kapısı açıktır. Ancak içtihad yapacak nitelikte müçtehidler bulmak çok zordur." (Toplumsal Tarih, 20. sayı, s.21)

 

Fikirsizliğimiz: Mütefekkir İhtiyâcı

Mesele İslâm tarihinde yetişen büyük mütefekkirlerin asırlardır gelememiş oluşudur. Koca tarihde bir anlayış yenilemesi yapacak bir tane mütefekkirin dahi gelmeyişi İslâm ulemâsını fukahayı körü körüne taklide sevk etmiştir. Ve bu donukluk, pörsüme meydana gelmiştir.

Görüleceği üzere mütefekkir noksanlığını çok açık şekilde İslâm Dünyası yazılarında işlenmektedir. A. İbrâhim buna çok daha evvel de dikkat çekmiş ve bizzat kendisi de ömrünü "duayı icrâda aramak" şeklinde geçirmiştir. Fikirlerini yaşamak ve yaşatmak için yedi yaşından doksanlı yaşlara devamlı bir aksiyon/mücâhede hâlinde bulunmuştur. Kendisi hakkında ifâde ettiğimiz aksiyon hârikası sözü az bile kalmaktadır. Onu, fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek davâsının baş örneklerinden kabul etmek yerinde olacaktır.

 

Büyük Asya Davâsı

"İslâm inkılabının günlük politika üstünde, iç oluşu dışarıya doğru örnekleştirici, bütünleştirici ve kadrolaştırıcı büyük siyasî, millî, ruhî dâvası Asyacılıktır."

"İslâm inkılâbının Asyacılık dâvası, müsbet Garbı, olduğu gibi Garplının elinden almak, ona mâlik bulunmadığı ruhu ilâve etmek ve birdenbire bütün Asya'ya teşmil edip sun'î ve zâlim cihan (Mandaren)lerinin karşısına, hem keyfiyet ve hem kemiyette en galip kadrosiyle çıkartmak gâyesinin mekân ideali olarak en aziz meselelerimizden biri ve belki başlıcası oluyor." (Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, s. 214, 216)

  Büyük Doğu Mimârı Üstad Necip Fazıl'ın Abdürreşid İbrâhim'den ve Japonlar'dan 20 sene sonra kaleme alıp Büyük Doğu İdeolocyası'na dahil edeceği  Avrupa-Amerika karşıtı ve Asyacı fikirleri ve Japonların, Abdürreşid İbrâhim'in görüşleri ana yapı etrâfında uyuşmaktadır. Japon Asyacılığı da maddeci ve ruh köklerine düşman Batıcılığa karşı iken Üstad Necip Fazıl da -başka âmillerle beraber- benzer sebeblerden karşı olmuştur. Üstad Necip Fazıl'ın Batı'dan müsbet ilimleri alış şeklimizi târifi de aynen Japonlarca gerçekleştirilmiştir ki bunu daha yakın br şekilde Abdürreşid İbrâhim'in seyâhatnâmesinden okuyabiliriz. Bunca benzerliğin yanında A. İbrâhim ve Japon Asyacılarının çıkardıkları derginin isminin de Daito yani Büyük Doğu olması ayrı bir hârika!

  Abdürreşid İbrâhim bir yandan Moskof'a ve Batılılar'a karşı Japonlar'ı müttefik görürken diğer yandan da Anadolu'nun merkez olduğunu ihtâr ediyor ve Müslümanları Anadolu'ya dâvet ediyordu. Böylece mazlum Müslümanlar zulümden  kurtulurken Anadolu'nun bâkir toprakları da verimlendirilecektir. Abdürreşid İbrâhim Anadolucu tavrından ömrünün sonuna kadar vazgeçmeyecektir.  

 

İkinci Cihan Harbi

 Bir gazete İkinci Cihan Harbi'nin patlak vermesi ardından Büyük Doğu Mimârı ile görüşür. Röportajın ana mevzuu Necib Fazıl'ın İkinci Cihan Harbi'nin hemen yakında çıkacağını bildiren nâdir oluşudur: "hemen hemen gaipden haber vermek derecesini bulan şayanı hayret siyasi teşhisler... Bu adam ne derse çıkıyor!" evet aynıyle röportajı yapanın Üstad'a dâir ifâdeleri bunlar... Abdürreşid İbrâhim ise daha evvel, 1933'den itibâren ikinci bir harbin çıkacağını duyurmuş ve İslâm dünyasını Japonya'nın bulunduğu safta yer almaları üzere uyaran nice yazılar kaleme almıştır. Dediği gibi savaş çıkmış fakat Japonya yenilmiştir. Fakat A. İbrâhim, bahtına, bu mağlubiyeti görmeden vefât etmişti.

 

Mütefekkir Abdürreşid İbrâhim

Her ne kadar mücerred fikir sunmamışsa da A. İbrâhim'in mücerred fikre malzeme sunacak bilgiler için "bilgi savaşçısı" ve fikri "îman varsa imkân vardır" hakikatiyle sınırsıza doğru büyütecek yani yine mücerrede sevk edecek bir "aksiyoncu"dur. Bugün bazılarının(Afgani, Abduh vs.) "İnci deniz dibinde / Çerçöp çıkmış sâhile" mısralarında belirtildiği üzere çöpten olmalarına rağmen mütefekkir-düşünür diye satıldığı ortamda fikir ve aksiyon birliğini bu kadar şahâne yürüten A. İbrâhim'e şübhesiz mütefekkir diyebilir, onu fikir hayatımızda bir ölçü-örnek olarak alabiliriz. Araştırmaların esnâsında hep düşündüm. Üstad, acaba onu okudu mu? Büyük Doğu'nun fikren iptidâî devre/giriş verimi olarak görülebilir A. İbrâhim'in fikirleri... Üstad ve Mütefekkir sarayın mimâr ve nakkaşları!

Sâhibi seyf ve kalem olanlardan ve Kemalizm'e karşı cebhe alabilmek cesâretini gösteren kıymetli tarhiçilerimizden Zeki Velidi Togan, onun için "Türkistan mukadderatı ile en çok ilgilenen mütefekkirlerden" demişse de o sadece Türk dünyasının değil bütün İslâm ve Doğu-Asya âleminin mukadderatı ile ilgilenmiş mütefekkirdir.

 

İSLAM BİRLİĞİ ANLAYIŞI

İslâm Birliği/İttihad-ı İslâm davâsı Abdürreşid İbrâhim'in hayatını anlatan en öz meseledir.  Her gittiği yerde bunun gerekliliğini va'zettiği gibi Japonları dahi Müslüman edip hilâfeti, Müslümanları güçlendirme ve birliğe sevk etme gâyesini gütmüştür. Afrika içleri hariç  seyahat ettiği bütün İslâm topraklarında devamlı insanları Hilâfet merkezi olan İslâmbol'a bağlamaya çalışmış, maarife, mektebleşmeye ve birliğe ehemmiyet vermelerini defaatle tekrar etmiştir.

Önce fikir birliği

Her ne kadar Şia'ya karşı Ehli Sünnet vurgusu yapıp onlar için hak ettikleri  kıymet hükmünü veremedi ise de mezheblerin birliği meselesinde ilginç bir tavsiyede bulunmuştur: "Mezheblerin birliğinden evvel fikirlerin birliği meselesi vardır... Fikirlerin birliği mezhebler birliğinin mukaddimesi olabilir... Önce biraz fikir birliğine hizmet olunursa, zaman gelir mezheplerin birliği kendi kendine meydana çıkar zannındayım." Peki hangi fikir? Abdürreşid İbrâhim'e göre "Bugün her taraftan bizi tahkir, tehdit ve rezil etmekte olan düşmanlarımıza mukabil hiç olmazsa haysiyet ve namusumuzu muhafaza edecek kadar bir müdafaada bulunalım."(c2: 243) Yani? Çok sert bir Batı-Rus düşmanı olduğundan Japon'undan Şiî'sine kadar herkese evvelâ düşmana karşı fikirde bir olalım diyor. Taraf olmayan bertaraf olur! Fakat henüz yeterince idrâk edemiyor ki İslâm Birliği'nin öncüsü olmalarını teklif ettiği Şiîler'in varlık sebebi, Yahudi gibi birlik bozuculuktur!

Fikre vurgu yapması Büyük Doğu bahsinde de işlediğimiz üzere "duayı icrâda arayıcılığı" onu, diğer tüm İslâm Birliği iddiacısı gecekondulardan ayırıp Büyük Doğu sitesi yakınındaki güzel mevkie yakıştırıyor.

Mücerred manâda İslâm Birliği'ni şöyle açıklıyor: "Müslümanların birleşmesi, bizde İslâm öğretisinin esasından olup bütün manâsıyla güzel ahlâk derslerinden başka birşey değildir. İttihad'ın manâsı bileşmek olup, Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimse olursa, birbirinin dilinden ve elinden emin olan kimselerin birleşmesi gibi ulviyet, ne kadar takdis olunsa yeridir. Ehl-i îman için ittihad-ı İslâm'ın manâsı budur."(c2: 257)

Bir sohbetin bir kısmı olan bu İttihad-ı İslâm tarifine düşmana karşı birlik, Asya'nın birliği, Batı'nın yenilmesi gibi seyâhatnâmenin diğer kısımlarında bahsettiği mevzuları da eklemek gerekir.

İslâm Birliği mücâdelesi tarihi yazılacak olursa şübhesiz o sayfaların herbirinde ismi geçecektir. Zirâ Esenbel'in dediği üzere: "tüm dünyada Müslümanların esâretten kurtulması için yaptığı siyâsî ve entelektüel faaliyetleri dolayısıyla bir çok ülkenin Müslümanları arasında önemli bir prestije sahiptir." (Japon Modernleşmesi ve Osmanlı, s. 257)

 

MÜSLÜMAN TÜRKÜN TÜRKÇÜLÜĞÜ

Abdürreşid İbrâhim'in kendisini Kemalistlere karşı müdafaa (görüldüğü üzere en iyi müdafaa: taarruz) ederken kullandığı ifâdeler. Okumadan evvel düşünmek gerekir ki o devrede binlerce âlim, Müslüman bu sebeblerden katledilmişlerdi. O ise, çok açık ve sert bir şekilde davâsı ile iftihâr ediyor:

"İslâm siyâseti takib ederim."

"Ben kendi kuvvetine itimad ederek çalışmakta olan, hâlis eski Türkçülerdenim, maaş için ve iltifat için çalışan sahte Türkçülerden değilim."  

  Sahtelerden değildi, onun için sahteleri, Anadolu'nun ve daha ötesinde cihan Müslümanlarının maddî-manevî kanını emerken o sefâlet içinde, zulüm altında fakat bunlara rağmen "Hz. Muhammed'in (sallâllâhû aleyhi vesellem) dili olmayı, Kur'an'ın dili olmayı"  hiç bıkmadan usanmadan sürdürmüş emsâlsiz bir kahramandı.

  Bu sebebden Sultan Vahidüddîn Han'ın "gayri müslim ve gayri Türk Selânikli" dediklerinin zulmüne uğradı. Yakın tanıdıklarından olan "sahte Türkçüler" A. Ağaoğlu, Yusuf Akçura, vd.leri İslâm'a zıt ve düşman fikirlerin sâhibi olarak makamlar edinirken o "komünist, hâin, mürteci" gibi iftirâlarla Anadolu'dan hicrete maruz kaldı, geride kalan ailesi tahkir edildi. Tüm bunlara 76 yaşında bir ihtiyar olarak katlandı. (O'na dâir kitab, makale sahibi olan hemen tüm yazarlar maalesef ilim namusuna uymayacak bir şekilde onu hep M. Kemal'i destekliyor göstermişler, Konya hayatında reva görülen zulümleri, 1935'de Türk vatandaşlığından meclis kararı ile çıkarılmasını görmezden gelmişlerdir.)

  Farklı anlayışlarla da olsa Türk dünyasında ortak mücâdele yürüttüklerinden İsmail Gaspıralı, Mehmed Âkif, Yusuf Akçura, Rızaeddin Fahreddin, Musa Carullah vb. gibi isimler çeşitli istismarcılarca sâhiblenilir ve hak etmedikleri vasıflarla gündeme getirilirken Abdürreşid İbrâhim mahsus yok sayılmış hatta emekleri çalınmak istenmiştir.   İslâm istismarcıları(İslâmcılar) ise, onu Türk ve Türk dünyası için mücâhede eden, tasavvufa hürmetkâr bir şahsiyet olmasından dolayı yokluğa mahkûm ettiler.

  Esir Türkler'in ilk kongresini hazırlayan/partisini kuran/siyâsî metinlerini kaleme alan, yine esir Türk topraklarında en çok okunan derginin sahibi ve yazarı olan, Japon yenilenmesini İslâm âlemine ilk kez duyuran ve Batıcılara karşı teklif olarak sunan, Türkler'in, Müslümanlar'ın, Asya'nın Batı'ya karşı birliğini savunan biri... Onu sahiblenenlerin Japonlar olması! Acı!

"Ben kendi kuvvetine itimad ederek çalışmakta olan, hâlis eski Türkçülerdenim, maaş için ve iltifat için çalışan sahte Türkçülerden değilim."(1932)

  Maaşlılardan kasdı kendisini çok yakından tanıdıkları hâlde ona yöneltilen zulümlere seslerini çıkarmayan ve küfür rejimini destekleyen Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura gibi isimlerdir. İslâm düşmanlıklarını Türklük adına icrâ eden bu tiplere dâir sarf edilen bu sözler ve yaşanan tablo kimin gerçek yani Müslüman Türk'ün Türkçüsü olup kimin olmadığını göstermektedir.

 

İslâm Dâiresindeki Milliyetçilik

  Abdürreşid İbrâhim, İslâm dairesi içindeki milliyetçiliğin, rejimin sahte milliyetçiliği ile hesaplaşmasında mühim bir şahsiyetdir. O ne İslâm anlayışı adına Türk'ün hakîkatine, ne Türklük anlayışı adına İslâm'ın hakîkatine kıymıştır. Büyük Doğu'nun milliyetçilik prensibine en uygun anlayış ve fikir örgüsü, zamanında nâdirlerden olarak onda idi.

  Büyük Doğu Mimârı Üstad Necib Fazıl'ın "Biz İslâm'ı kabul ettikten sonra Türk'ün Türkçüsüyüz!" terkibine yol açan anlayış O'nda da mevcûddu!

 

"İttihat Terakki, Ya Dışardan Ya Şeytandan!"

  Şu eleştirisi Türkçülük anlayışını anlamakda ve nereye ait olduğunu kesin çizgilerle belirtmekde tamamlayıcı olacaktır: Harflerin değiştirilmesini savunanlara krşı Sebilürreşad'da kaleme aldığı bir makalede "Bîçâre Müslümanlar herşeyden ümidlerini kesmişler, kafalarını taşa vururcasına çâresizler çâresine iltica ediyorlar: Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Gücü, huruf-u münfasıla icatları ile kendilerini teselli etmek istiyorlar. Bunların âkıbetleri mülahaza edecek olursak, hiç şübhesiz nifak ve iftiraktan başka bir şey değildir. Bu bize hâricden telkin olunmadıysa, mutlaka şeytan telkin etmiştir." (Toplumsal Tarih, 20. sayı, s.23)

TASAVVUFA BAKIŞI

Bugüne kadar Abdürreşid İbrâhim'i iki kesim, İslâm'ın direk dıştan yıkmaya çalışan küfür yobazlar olan Kemalistler ile İslâm'ı içten yıkmanın kafasındaki ham yobazlar, kendilerine belli noktalardan mâl etmeye, vasıta diye kullanmaya kalkmışlardır. Kemalistlere göre A. İbrâhim M. Kemal'i destekliyordu, reformacı yobazlara göre Âkif'in dostu, Afgani'nin destekçisi idi. Her iki yobazında karşı olduğu tasavvuf! A. İbrâhim ise hayatını tasavvuf ile idrâk etmiş, ondan aldığı kuvvet ile seyyah olmuştur!

Üslûbundan kimi yerde akılcılığa dâir şeyler kokmuşsa da A. İbrahim asla o hastalığa kapılmamış ve İslâm'ı akıl sınırlarına hapsedip de mucizeleri, kerameti, tasavvufu inkâr edenlerden olmamıştır. Hatta çok defa rüya ile amel ettiğini belirtir. Bu noktalardan da Âkif, Afgani vb.lerinden ayrılır. Seyâhatnâmede İmam Gazâli ve İbrahim Edhem hazerâtından bahsedildiği gibi İmam Rabbânî ks. hazretleri ve İbni Arabî ks. hazretleri için şu şekilde hürmetkâr ifâdeler yer alır: "Kutbu'l Ârifîn Ahmedu'l-Fârukî Müceddîd-i Elf-i Sâni es-Serhendi(k.s)"(c2: 422) "Hz. Muhyiddîn-i Kutbu'l-Ekber"(c2, 437) (Maalesef kaynak olarak kullandığımız eserin latinize edicisi tasavvuf düşmanı çukur bir tip olduğu için büyüklerimiz hakkında devamlı sûrette çirkin ve yalan dipnotlar düşmüştür esere.)

Abdürreşid İbrâhim İstanbul, Kazan, Mekke'de çok defâ Nakşibendî büyükleri ile beraber bulunmuş ve hatta Medine'de bir mürşide intisab etmiştir. Medrese hocasının bir hilesi ile şeyhinden ayrılmak zorunda bırakıldığı rivâyet edilir.

Seyahatnâme'nin Hicaz kısmında Kazanlı Şeyh Muhammed Murad Efendi'nin evinde İslâm dünyasından gelen her cins ve mezhebden insanın yaptığı toplantı hakkında şu sözleri söyler: "İşte bu meclis İslâm birliği meclislerine başlangıç olmak üzere 1300 sene zarfında yapılan ilk celsedir."(c2: 491) "Sessizdir Nakşibendîlerin yürüyüşleri. Ama, menzilleri aşmakta rakib tanımazlar. Bir farkla ki, kimseye rekâbet tavrı içine girmezler, her şey Yaradan’a binâendir." Kimisi sadece görünmek ister! Kimileri sessizce yol alır, bağırmaz, çağırmaz!

 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN'A BAKIŞI

Hemen bütün İslâm beldelerini gezerken Halife'ye olan muhabbeti ve Halife'nin hizmetlerini gören Abdürreşid'den hilâfeti dirilten Abdülhamid Han'a dâir tek müsbet söz işitmek seyahatnâme boyunca mümkün olmuyor. Bizce, birinin Ulu Hakan'ı anlayış şekli pek çok mesele açısından bir ölçüdür. İttihat Terakki tarafından çevrelenen A. İbrâhim bu noktada mazur görülebilir. Zira o Mehmed Âkif gibi sapıtmamıştır, fazla olmamıştır!

İttihatçıların müsaadesince sultanlık yapan Mehmed Reşad Han için söylediği şu sözler aslen Ulu Hakan içindir, zira taa Çin'de mekteb açan, Singapur'da dükkânlara kadar halife resimleri astıracak şuuru yayan Sultan Abdülhamid Han değil de kimdir? "Halife-i Muazzam Efendimiz'e karşı gayet büyük ve samimi bir muhabbet beslemektedir. Hiç şübhe yoktur ki tüm Müslümanlarda, o zât-ı âl-i simat hazretlerine (o şânı yüce zâta) karşı böyle muhabbet vardır. " (c2: 251)

Bir Şiî dahi şöyle diyor: "Otuz sene zarfında Sultan Abdülhamid Han'ı bir derece öğrenmiştik, şimdi ise büsbütün bigâne kaldık."(c2: 236)

Tahttan indirilmesi hakkında ise tutarlı olan şu sözleri söylüyor: "Abdülhamid her ne kadar akıllı olsa bile, tahttan indirilmeyi hak etmese idi, Cenab-ı Allah onu o makamda muhafaza ederdi, madem ki tahttan indirilmiştir, bilmiş olunuz ki kendi eliyle bunu hak etmiştir, o makamdan insan kuvveti ile kimseyi atamazlar."(c2: 444) Doğrudur istese idi Ulu Hakan, Selânik sürüsünü tamamını itlâf ettirebilirdi fakat "kendi eliyle bunu hak ettiğinden" karşı çıkmamazlık etmedi tam tersine "millet bunu hak ettiğinden" tahttan inmeye razı oldu. İlahî hikmet!

 Bakınız Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ks. hazretleri ne buyuruyorlar: "Biz mağdur ve mazlum, büyük şahsiyet Sultan Abdülaziz Han hazretlerinin âhının çilesini çekmekteyiz. Henüz Sultan Abdülhamid Han hazretlerinin âhının çilesine sıra gelmemiştir." Bugün cihanın her noktasındaki ve özellikle Arab ulemasının sözlerinden de biliyoruz ki bu zamanda İslâm âleminde çekilenler Ulu Hakan'ın âhıdır!

Ulu Hakan'ın Abdürreşid İbrâhim'e bakışı

"...orada İslâmiyeti yaymayı mukaddes vazife sayan Abdürreşid İbrahim isimli, aslı Kazan’lı olan bir Müslüman âliminden mektup almış, Japonya’da İslâm’ı tâmim hareketine yardımcı olmam istenmişti. İslâm âleminin halifesi idim, bir tarafta dâima iftihar ettiğim ve hizmetkârı olmaya çalıştığım bu âli vazife, diğer taraftan ruhumda bu mâhiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle, mümkün olan herşeyi yaptım. Fakat bu yardım daha çok maddî sahada kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrâhim bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latinceyi öğrendiğini yazmıştı." (Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam)

Ulu Hakan'ın bu sözlerinden de anlaşılacağı üzere o bizdendir zira başkadır!

CEMALETTİN AFGANİ VE ABDUH

Abdürreşid İbrâhim'in 1930'lu yıllarda Mısır'da yaptığı bir konuşmanın metni  bir haber sitesi tarafından tercüme edildi. Konuşmada Cemaleddin Efgani anlatılıyor.

A. İbrâhim'in Efgani ile münasebeti 1893'de Beşiktaş'da başlıyor. Şiîlikden tevârüs ettiği takıyyeciliği/sahtekârlığı ile önceleri Ulu Hakan Abdülhamid Han'ı dahi kandırabilen fakat daha sonra mason olduğu ve İslâm aleyhine faaliyetlere giriştiği anlaşılınca yine bizzat Ulu Hakan tarafından hapsedilen bu mel'un Şiî, aynı takiyye ile genç yaşındaki ve Şiîlikden bîhaber Abdürreşid'i kandırır. Rus Çarı'na "Beni Türkistan'ın başına geçirin onların size itaatini sağlayayım" diyen Efganî, Moskof mezâlimini anlatan bu mazlum gence "Onlardan intikam alacağız" diyerek tiyatro oynar. Bu şekilde hep başka yüzüyle tanımış olduğu ve daimen İttihat Terakki fırkasının yanlış yönlendirmesi ile -aynen Bediüzzaman gibi- Mısır'da yaptığı o konuşmada Efganî'yi över. Fakat hayatına ve düşüncelerine bakarsak ve Efgani'nin talebesi olan Abduh'a dair söylediklerine bakarsak A. İbrâhim'in aslında Efgani'yi değil tutmak çok sert bir şekilde eleştireceği hakikati barizdir. Zira nereden bilecek ki A. İbrahim, Efgani, meşhur İslâm düşmanı Fransız Renan ile beraber İslâm'a düşmanlıkda ve tahrifde beraberdir ve "dînin başını dînin kılıcı ile kesmek" üzere vazifelendirilmiş bir ajandır. (bkz. Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davâsında Din Tahripçileri, Bedir Yay.)

İşte Abduh'a dâir ifâdeleri:

"Bizim bu senelerde ulemâ namıyla şöhret bulmuş bazı zatlar, gençlerin hatırı için yeni bilimlere mukabil bütün dehşet içinde kalmışlar, biçâre Muhammed Abduh Kur'an'da ayetle sabit olmuş melekleri ve İblis'i dahi inkâr etmiş, akıllı hiçbir kimse îman esaslarının ikincisi olan melekleri inkâr eder mi?

Bilime sığmazmış, bilime sığmayan pek çok şeyler vardır. Hiç sıkılmadan bizim ulemâmız tarafından dînin rüknü inkâr olunursa sonra câhillerimize ne deriz? Dînimize taarruz eden ecnebîlere ne diyelim, ne diyebiliriz?"  (c2: 215)

HAÇLI KUKLASI ŞİÎLER

Gittiği her yerde çok zengin tüccar Şiîler ile karşılaşıyor. Daha önce Şiîler hakkında söylenen çok şeye inanmadığını söylüyor fakat bir gün zorla cemaate davet edip imamlık ettirdiği birinin Şiî olduğunu anlıyor. Namazın ardından Şiîler yarım saat kadar Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman r.a. ecmain'e küfrediyorlar. Bu manzara karşısında "midem bulandı" diyor.(c2: 239) Fakat hayret ki Şiîler'i kitabın tamamında her türlü iyi ve kötü yönlerini sergilemekle beraber Müslüman sayıyor. Hıristiyanlara karşı şedid olan A. İbrâhim'in Şiîler'e fazla sert çıkmadığını ve genellikle konuşmaları hep kısa kestiğini görüyoruz.

İngilizler'in gittikleri her yerde Şiîler'in de bulunduğunu ve İngiltere hükûmetinin Şiîleri himâye ettiklerini belirttiği hâlde bu meseleyi seyâhatnâmede sorgulamıyor!(c1: 608) Diğer ilmî makalelerinde ne dediğini okumadığımız için hüküm veremeyeceksek de elbette ki bu tavır desteklenemez.

Bir Şiî'nin ağzından dökülenler: "Bizim Şialar bütünüyle denecek derecede bu ümmetin aşırılarıdır. Ve sizin Sünnîler sefih fakihlerinizin elinde ölü yıkayıcı elindeki ölü gibi olmuştur. Hâlâ ulemâ esâretinden siz, müçtehitlerin esâretinden biz kurtulamaz; işte bunun çaresi biraz zordur." Her konuşmada kendi sapıklıkları anlaşılan Şiîler bu şekilde işi dâima muvazaaya döküyorlar.(c2: 202)

Özellikle Hindistan'daki İranlı Şiîler'in İngilizler'den para alarak "Hindistanlı Müslümanları aydınlatacak yerde az bir bedel mukabilinde iğfal" ettiklerini yazarken de görüyoruz ki A. İbrâhim, Şia meselesinde fazla bilgisiz ve bununla beraber fazla hoşgörülü imiş! (c2: 272) Zira Şianın tarihi budur! Bunu kendisi de söylüyor zaten: "Bunların bütün dünyada en büyük kuvvetleri, öteki din mensuplarına olan nefretleri..."(c2: 445)

Her ne kadar Şiîleri Müslüman saysa da bizzat kendi fıtratının onlarla namazda dahi beraberliği kabul etmediğini itiraf ediyor: "Evet bir namaz oldu, oldu ama kalbimde bir itminansızlık var." (c2: 239)

 YALANCI GASPIRALI İSMAİL

  İşgâl altındaki Kırım'da memur yani bir manâda Rus işbirlikçisi babanın oğlu olarak dünyaya gelen Kırımlı yazarlardan Gaspıralı İsmail 1881'de sözde Türkçü özde Batıcı "fikir"lerini Rusça(! ) yayınlanan Tavrida gazetesinde neşrediyor. Tipik Batıcı ve aşağılık kompleksi ürünü laflar: "Müslüman hayat tarzının modernleştirilmesi... Müslüman kadının hürriyete kavuşturulması..."  Millet namına sahici bazı gayretlere sahib olmakla beraber asıl mesele olan anlayış davâsında küfre götürücü görüşlerin sahibi olan ve A. İbrâhim boyuna kapatılan dergilerden, polis baskınlarından mustaripken tam 35 sene bizdeki Şinasi'yi kopya edip Tercüman diye yarısı Rusça gazete çıkarabilen(!) Gaspıralı, tüm dünyada fazlasıyla pohpohlanmaktadır. (Unesco'nun Gaspıralı yılı ilanı?) A. İbrâhim'in  85 sayı ve tamamen Türkçe neşredilen Ülfet dergisi/gazetesi, sadece bazı medreselerde ikiyüz aded okunurken Gaspıralı'nın Tercüman'ı şu bu ülkede elli-yüz aboneye sahiptir. Hayatları da şöyle bir gözden geçirildiği zaman da görülecektir ki, bir ay ile biraz büyükçe sokak lambası arasındaki fark! Gaspıralı'nın sesi mikrofona verilirken Abdürreşid İbrâhim'in gür sesi kısılmak istenmekte... Sebeb basit; biri tavizsiz İslâm diyor ve "Dünyada hiçbir düşmanlık Türk ve Moskof düşmanlığının eline su dökebilmek iktidârında değildir."(Necip Fazıl, Moskof) şuurunu taşıyor.

Abdürreşid İbrâhim seyâhatnâmesinde Japonya'ya İslâm'ın girmesine engel olan misyonerlerin devamlı oyunlar çevirdiğini, bu oyunlardan birinin de Japonya'da dinler kongresi adında bir faaliyet olacağı yalanıdır. A. İbrâhim'e göre Avrupa gazetelerinde bu yalanı yayan misyonerlerin gâyesi "İslâmiyet'in Japonya'ya girmesinin caiz olmadığına dair bir kanun vaz'ettirebilmek". Bu uydurma haberle beraber  bir çok yalan hikâyeler yazılmaya başlar. Gaspıralı da bu "yalancılar"dandır. Gaspıralı'ya göre kendisine Din Kongresi katibi Samuraki adında biri  mektub yazmış da, kongereye gidecek âlimi kendisinin seçmesini rica etmişmiş! Nefs âbidesi!

Abdürreşid İbrâhim: "Bu sûretle Müslümanların en mûteber adamları, yalanların en büyüklerini, millete hizmet namıyla safdil Müslümanlara yutturmuşlardı." (c.1: 457, 458)

Aynı şekilde Sultan Galiyev gibi Türk topraklarını Bolşevikler'e peşkeş çekip, milyonlarca Müslüman'ın katline sebeb olan mürtedler için de "Bolşevikler Türklerin arasına Tatarlardan ve kendilerinden bazı sütü-bozuklar soktuğunu" belirtiyor.(c2: 587)

 

* Eserin 2003 yılında İşâret Yayınları'ndan çıkan birinci baskısı nazara alınmıştır. Verilen sayfa numaraları için oraya müracaat edilmelidir.

Bu makale Furkan Dergisi'nin 49. nüshasında (Haziran-Temmuz 2014) yayımlanmıştır.

 

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder